Ay Çocuk – Bölüm 12

2.410 views

UYKU DUVARININ ÖTESİNDE

Dümdüz bir ovadaydı.

Sapsarı çimenler vardı, Ay Çiçeği sarısı.

Rüzgarlı bir öğle sonrası.

Yeni yıla az kalmıştı.

Güneşin üzerini gri bulutlar örttüğünde, Ay Çocuk düzlükte tek başınaydı. 

Sert rüzgar yüzüne ve pantolonunun paçalarına vurduğunda kollarını iki yana açarak derin bir nefes aldı.

Yaklaşmakta olan fırtına, içinde ufak bir tedirginliğe yol açmış olsa da paçayı kurtaracağının farkındaydı.

Sıkı sıkı kapadığı gözlerini hafifçe araladı.

Ovanın kilometrelerce ötesinde dönüp duran ve bulunduğu yöne doğru yol alan hortumu gördüğünde istemsizce sırıttı.

Bu dev kasırga az sonra onu da içine alacaktı.

Rüzgar hızını arttırdığında, yüzüne ince toz tağnecikleri yağmaya başladı.

İlk çalı çırpı parçaları bedenini yaladığında, son kez derin nefes aldı…… ve bir girdap gibi onu merkeze çeken hortuma kendini bıraktı.

‘ Aç gözlerini..’ diyen sesi duyduğunda gözlerini açtı.

Ses tanıdıktı.

Her kimse, görünmüyordu ama çok yakınlardaydı.

Ayaklarına baktığında, yere paralel biçimde havada süzüldüğünün farkına vardı.

Yüzüne vuran, toz değil kum tanecikleriydi sanki, içine bir şey kaçmasından sakınarak kıstı gözlerini.

Nefesini de gözleriyle birlikte kısmıştı gayri ihtiyari.

Darlanan nefesle birlikte, vücudu ağırlaşarak toprağın etkisine kapılıverdi.

Şu an, en son istediği şey yere inmekti.

En gri, en fırtınalı güne gözünü açmış olsa bile yerde olmak yerine, uçmayı tercih ederdi.

Araya girdi ses, ‘ Hatırla! Derin bir nefes al. Rahatça vermeye başladığında yükseleceksin yine.’

Hemen hatırladı, nefesine odaklandı.

Sönmekte olan bir balon gibi yavaşça yere doğru inen bedeni nefesle dolduğunda bir an havada asılı kaldı…

Ciğerlerindeki havayı kontrollü bir süratle dışarı vermeye başlamasıyla birlikte yine havalanmıştı.

Kimliği belirsiz ses, öyle iç rahatlatıcı, öyle tanıdıktı ki; kendini onun verdiği talimatlara tereddütsüz bırakmakta hiç mi hiç zorlanmadı.

Yerden birkaç metre yükselmesiyle birlikte, bir şeyin daha farkına vardı.

Rüzgarın estiği yönde ona doğru savrulan toz, toprak, ağaç dalları, ahşap sandalyeler, demir tabureler, kürklü oyuncaklar, kilimler, tokalar, tabaklar, çatallar gibi nesnelere karşı görünmez bir kalkanı vardı.

Bu görünmez kalkan, ona yaklaşan her şeyi geri itiyordu.

Sanki bir kurtarma baloncuğuydu bu.

Sadece alıp verdiği nefese tutunuyor, bu sayede bedeni yere inmeye fırsat bulamıyordu.

Aklından başka bir şey geçtiği anda nefes kendini sıkıyor ve vücudu, toprağa çekiliyordu.

Nefes alış verişlerine sıkıca tutunmuştu tutunmasına ama hareketlerine de hakim olabilmeyi istiyordu.

Girdabın merkezine doğru güvenli bir şekilde yol alabilmesine rağmen vücudunu henüz kontrol edemiyordu.

Araya girdi ses, ‘ Hatırla! Derin bir nefes al. Rahatça vermeye başladığında ve buna derin bir iç ritm duygusuyla süreklilik kazandırdığında, uçmaya devam etmekle kalmayıp kulaç da atabileceksin havada.’

Hemen hatırladı, nefesine odaklandı.

Buna havada uçmak değil de yüzmek, demek daha mantıklıydı.

Stili kurbağalamaydı.

Derin bir nefes çektiğinde bükülüp kıvrılıyordu kolları bacakları.

Nefes vermeye başladığında bir balık gibi iki yanında birleşiyordu kolları, bir ok gibi yaydan fırlıyordu düzelip yan yana bitişen bacakları.

‘ İşte bu bilgiyle sen, tekrar havada yüzmeyi hatırladın!’

Evet, gerçekten hatırlamıştı.

Daha önce bunu çok kereler yapmıştı.

Havalanmak onun hep bildiği şeydi, buna şaşmadı.

‘ Nasıl oldu da unutmuşum?’ diyen bir düşünce aklını başından aldı.

Gün ışığı odanın penceresinden içeri daldığında, gözlerini hafifçe araladı.

Güneşe rağmen, içinde büyük miktarda oksijen taşıyan serin rüzgar, pencere önündeki eski ahşap panjurları sağa sola salladı.

Soldaki sessizliğini korurken, sağ panjur gırç gırç gıcırdadı.

Dudakları titredi.

Ayak parmaklarının uçları hafifçe seğirdi.

Gevşemişti elleri.

Uyuşmuştu bedeni..

Kulaklarına inceden bir çınlama yerleşmişti.

İki kürek kemiğinin arasında acı hissediyordu, sanki bir bıçak kesiği.

Nefes aldığında batıyor, verdiğinde uzaklaşıyor gibi yapıyordu.

Ayılana kadar yatakta döndü durdu.

Uzun aralıklarla daldığı hafif uykularda, gördüğü rüyaya geri dönüyordu.

Havada yüzmenin ne demek olduğunu ezelden beri biliyordu ruhu.

O, rüzgara karşı girdabın merkezine doğru yol alırken, ses hep yanındaydı.

Sanki daha önce çok kereler ondan buna benzer dersler almış gibi içi mentollü, kalbi rahattı.

Bu yüzden yaklaşan fırtınayı gördüğünde sırıtmakla yetinmiş, korku duymak ne kelime kendini tümüyle akışa bırakmıştı.

Berrak bir şuurla gözlerini açtığında kendini dinçleşmiş hissediyordu.

Kürek kemiklerinin arasına saplanan sancı yok olmuştu.

Banyoya girdiğinde başının tepesine vuran sıcak su tanecikleri onu öylesine mest etti ki, iç geçirip mutlu oldu.

Derin nefesler alıp vermeye başladığında çok emindi az sonra yerle paralel hale gelecekti vücudu..

Geçirmiş olduğu deneyimin anısı öyle yoğun, öyle canlıydı ki havada yüzmeyi bildiğini adı gibi biliyordu.

Duşun içinde gözlerini açtığında ayaklarının banyo tabanlarına yapışık, dikilir vaziyette duruyor olması onda hayal kırıklığına yol açmadı.

Deneyimlediği şeyin doğallığı, bilinç altında sıkışıp kalmış derin bir bilgiyi yüzeye fırlatmıştı.

İçini, çağlar ötesinden gelen ve fizik kurallarına boyun eğmeyen bir varlık olduğu hissi kapladı.

Yaratıcı güçle donanmış doğduğu fikri ruhunu sardı.

Sanki gözlerinin üzerinden ince bir perde kalkmıştı.

Uzak geçmişte, zamanın karanlık çemberine hapsolmuş kayıp bir bilgi parçası şimdi özgür kalmıştı.

Bu duru oluşa çekilerek öğleni, akşam… Akşamı sabah yaptı.

Gece boyunca şarap içti, hiç uyumadı.

Derken sabaha karşı….

Hezarfen misali gördü önünde boylu boyunca uzanan boğazı.

Deniz kıyısındaki evlerin ışıkları sönmüş, havanın karanlığı biraz kırılmıştı.

Uzaktaki vapur iskelesine yanaşmaya başlamıştı küçük bir balıkçı takası.

Gökyüzündeydi.. Bu kez yerden metrelerce yüksekteydi.

Tepeden boğazda bir tur atmaktı niyeti.

İlk köprünün ışıkları henüz sönmemişti.

Alacakaranlığın içinde nasıl da renk değiştiriyordu el değmemiş bir gerdanlık misali.

Bu sefer uçmak, onun düşünmeden yapabileceği bir şeydi.

Havada daireler çizmek bir yana, istediği zaman mavi denize doğru dalışa geçebiliyor ve bedenine, tekrar yükselip kendini rüzgara bırakmasını söylemesine gerek kalmadan rahatlıkla süzülebiliyordu.

Bir ara hızını alamayıp ardı ardına taklalar attığı bile oldu.

Neşeyle akıyordu ruhu, doğan güneşin ilk ışınları gözbebeklerine vurduğunda, o hala boğazın maviliğinde özgürce uçarak kahkahalar atıyordu.

Mutlulukla titredi dudakları, seğirdi gözleri… burnu.

Göbek deliğinin yarım karış altında, karnı tıp tıp atıyordu.

Yumuşak hareketlerle ayak parmaklarını oynattığında sıcak bir enerji sardı vücudunu, belden aşağı doğru.

Yatakta boylu boğunca uzanmış yatıyordu.

Puslu gün ışığı göz kapaklarını gıdıklıyordu.

Yumuşacık bir sabahtı bu.

Ellerini yumruk yapamayacak derecede gevşemişti vücudu.

Hayal denemeyecek kadar gerçek olan rüya canlandırmıştı ruhunu.

Gün boyunca yaşadığı şeylerin yanında, hep canlı kaldı gördüğü düş..

Hala onun içinde yaşıyordu.

Uçmayı biliyordu.. Uçabiliyordu.

Bu duyguya tutunarak yine akşam oldu..

Göğe yükselmemle, derin uykuya dalması bir olmuştu.

Sakindi ruhu…

Ormanın derinliklerinde, bir gölün kıyısına oturmuştu.

Dorukları mor çiçeklerle süslenmiş dağlar, onu rüzgardan koruyordu.

Kulaklarına duru bir çağlayanın sesi vurdu..

Ayağa kalkmasıyla yerden birkaç santim yükselmesi bir oldu.

Bir göz açıp kapayıncaya kadar kendini çağlayanın önünde buldu.

Ne bildiği bir suya, ne de daha önce gördüğü bir şelaleye benziyordu bu.

Çağlayarak akan mor bir alevdi doğrusu.

Gökyüzünden fışkırarak, yeryüzündeki bir nehre karışan göz kamaştırıcı mor alev..

Hiç tereddüt etmeden kaynağa yaklaştı…

Şelalenin altına girerek kendini akışa bıraktı.

Mor alev, içinde turuncu ve sarının tayflarını da taşıyarak Ay Çocuğun başının tepesinden girdi…

Ayaklarının altından, üzerinde yalın ayak durduğu kayaların derinliklerine daldı.

Kulağında yine o tanıdık ses vardı; ‘ Bu bilgiyle sen, koruyucu kalkanın olan mor alevle tekrar donandın… Kendini hatırladın…

Gözlerini açtığında vakit gece yarısıydı.

Astroloji adı verilen ilimle uğraşanların, ‘ Karanlık Ay…’ dedikleri zaman…

Yüzümü Dünya’ dan sakladığım günlerden altıncısı.

Kadim büyücülerin, en sevdiği zaman aralığı…

Yataktan kalktı.

Gece ayazında, üzerinde neredeyse teni gibi yumuşacık eski bir gecelikle terasa çıktı.

Hala mor alevin etkisindeydi sıcak ayak tabanları.

Güzeldi kafası..

Güzel düşüncelere dokunuyordu aklı.

Görünmez bir kalkanı vardı. Onu düşük enerjilerden koruyan, arındırıcı bir mor ışıktı.

Etkisi o kadar güçlüydü ki, hayatı boyunca ve dünyadan yitip gittikten sonra onu asla unutmadı.

Ruhunun en dibe vurduğu anlarda, hep onu hatırladı.

Mor alev oradaydı. Durmaksızın yıkıyordu onu baştan aşağı.

Yüzünü kaldırdığında, su gibi akan ışık, iki kaşının arasından girdi..

Damarlarında yol alarak bedenini arşınladı…

Tabanlarının altından toprağa karışmaya başladığında…

Vücudu damla damla eriyerek süzülmeye başladı yeryüzünün derin katmanlarına.

Bloklar halinde toprak kalıplarından geçti; bugünden önceki zamanlara..

Bir iç güneş ufukta belirdi sonunda.

Dünya’ nın derinliklerinde bir başka oluş daha vardı, bir ara duraktı burası..Oyuk Dünya’ ydı adı.

Dağlar, ovalar, dereler, tepeler yine buradaydı.

Atmosfer az daha nemli, iklim; tropikal denebilecek türden sık yağmurlu ve ılımandı.

Bir mağaranın girişine oturmuş, gün batımını izliyordu.

Sanki hep burada yaşıyormuş gibi doğal bir seyirdi bu.

Batan Güneş, sanki mor bir alev topuydu ama yaydığı ışın öylesine güçlüydü ki, içerdiği parçacıklar altından yapılma güçlü sicimleri andırıyordu.

‘ İç Güneş’ tir onun adı.’ diyen sesi duyduğunda nedense hiç şaşırmadı. Yanında biri daha vardı.

Yine tanımıştı sesi.

Meşe ağacından oyulma bastonunu tutuyordu biçimli elleri.

Hafif esen meltemle dalgalanıyordu siyah uzun saç telleri.

Kemikliydi burnu, köşeliydi çenesi, esmerdi teni.

Bir Kızılderili’ ydi.

Karga’ ydı bu tabii.

Dudaklarında ince uzun bir pipo vardı her zamanki gibi.

Gri bohçasına sırtını dayamış, mağaranın önünde onunla birlikte gün batımını seyreden Karga’nın hali tavrı öyle kendinden emindi ki, bakmaktan ziyade içiyordu güneşi, altın ışınları içine çekiyordu piposunun dumanı gibi..

Kendini yeni yetme bir büyücü çırağı gibi hissetti.

Gözlerini kırpmaksızın güneşe bakıyordu Ay Çocuğun Merlin’ i.

‘ En son nerede kalmıştık?’ diye sordu Karga, son derece sakindi sesi.

Tutku dolu gözlerinden, ince işlenmiş zekasını belli eden bir enerji fışkırıyordu.

Ay Çocuk’ tan yana bakıp gülümsediğinde aydınlandı yüzü.

Bembeyazdı dişleri.

Bir cevap almak istermiş gibi bakıyordu ona şimdi.

Ay Çocuk, samimiyetle, ‘ İçimden bir ses sanki zamanın başlangıcından beri seninle burada oturup konuşuyor olduğumu söylüyor ama şunu açıkça itiraf etmeliyim ki, bu tesadüf karşısında mutluğumu nasıl ifade etmeye çalışsam azdır; her ne kadar nerede kaldığımızı hatırlamasam da.’

Nereden geldiğinin bilgisini bulmak için hafızasını yokladığında; sağ elinin işaret parmağıyla mağarayı gösterdi Karga, ‘ Şu gördüğün mağara, bulunduğun dünya ile burası arasında bir kapı aslında.’

Boyutlar arası bir kapı ha!!!

En büyük hayallerinden biri daha gerçekleşmişti sonunda!

Girivermişti düşlediği Avalon’ a, Periler… Elfler diyarına.

‘ Burada kimler yaşıyor?’ diye sordu merakla.

‘ Sakinleri, iki milyon yıldır dünyadalar..’ dedi Karga, ‘ Boylarını soracak olursan eğer, yaklaşık iki buçuk üç metre var. Nüfusları yirmi beş milyon kadar… Tenleri sanki altın molekülleriyle bezenmişçesine parlak sarı ışıklar saçar. Altın tenli insanlardır Arthaga’ lılar.’

‘ Peki şimdi neredeler? Neden görünmüyorlar? ’

‘ Üst dünyaya açılan bir mağaradandır buraya çıkış ama ne var ki hala Arthaga sınırlarından çok uzaktayız.’

‘ Ne duruyoruz o zaman, bir an evvel yola koyulalım?’

‘ Her isteyen girebilseydi eğer, burası çağlar boyu gizemini koruyabilir miydi sence?’

‘ Bundan her geleni almadıklarını mı çıkarmam gerekiyor?’

‘ İçeri almak istemedikleri zaten buralara gelemiyor.’

‘ Yani beni aralarına alabilirler.’

‘ Belli olmaz; az sonra – bu kadarı ona yeter- deyip seni geldiğin yere geri de gönderebilirler.’

‘ Ben nereden geldim ki?’

‘ Adı üst Dünya mıydı sanki?’

‘ Yani Dünya’ nın yüzeyi…’

‘ Evet, var olan her şeyin yüzeysel bilgisi.’

‘ O zaman ben yukarıdan geldim, yani gökten indim aşağıya.’

‘ Derine indikçe farkındalık artar buralarda.’

‘ Yedi kat yer dediğimiz mitin bir parçası mı bu Oyuk Dünya?’

‘ Hem evet, hem hayır.’ diye yanıtladı Karga, ‘ Geçmiş, şimdi ve gelecek… her şey var Dünya’ da. ‘

Sükunetle düşündü Ay Çocuk, ‘ Eğer iki milyon yıldır burada iseler, Yeryünün asıl sakinleri onlar değil de kimler? ‘

‘ Dikkatli ol!’ diye uyardı Karga, ‘ Sadece aydınlık değil, karanlığın tayflarını da barındırır bu Dünya. Cüceler ve Belial’ in oğulları da vardır burada.’

Surat salladı Ay Çocuk, ‘ Üst Dünya’ nın ikicil sistemi yine hakimse eğer, işim ne ki bu rüyada?’

Kürsüde ders verirmişcesine cevap verdi Karga,  ‘ Yukarıdaki ne ise O’ dur aşağıdaki de, hatırla..’

‘ Ah! Doğru ya..’ Ne tuhaf biriydi şu Karga. Tüm sorulara basit ve iç rahatlatıcı bir yanıt vardı onda.

Piposunu toprağa silkerek oturduğu yerden doğruldu. Bohçasını sırtına attığında çoktan yola koyulmuştu.

Arkasını dönmeye gerek duymadan seslendi Ay Çocuğa, ‘ Ne duruyorsun? Yolumuz uzun..’

*******

Az gittiler, uz gittiler. Gündüzü akşam ettiler.

Sonunda iki yanı dev ağaçlarla kuşatılmış toprak bir yola girdiler.

Ötede taşlarla örülmüş bir duvar vardı. Gökyüzünde yıldızlar öyle bir toplanmıştı ki, şekli sanki bir ejder başı. Yaklaştıkça yol yokuş aşağı meğillendi. Toprağın rengi hardal sarısını andırıyordu şimdi.

Uzun, düz bir hattı sınır. Boylu boyunca örülmüş; ne sağında, ne de solunda öteye geçit veren bir açıklık bırakılmamıştı.

Bir baş büyüklüğündeydi sınır taşlarının her biri. Renkleriyse ne daha önce gördüğü, ne de duyduğu gibi.

‘ Tulami..‘ dedi Karga, ‘ Siyah da değil, kırmızı da…’

Taşların tarifsiz renklerine bakarken düşündü Ay Çocuk, ‘ Burası neresi,’ diye sorsa tuhaf kaçar mıydı acaba?

‘ Bildiğin dünyanın derinliklerindesin çocuk..’ dedi Karga, ‘ Oyuk Dünya…’

‘ Benim bildiğim, Dünya’ nın ortasında bir magma tabakasının bulunduğu…’

Lafını bitirmesine fırsat vermedi Karga, ‘ Tüm bildiklerini unutman gerektiğini söyleyen olmamış mıydı sana?’

Bu doğruydu. Dünya hakkında henüz pek az şey biliyordu.

‘ Şamlaba…’ diye fısıldadı Karga, ‘ Şu an Şamlaba ülkesinin sınırındayız.’

‘ Arthaga?… Hani Arthaga’ ya gidiyorduk? Şamlaba da nereden çıktı?’

‘ Şşşşt!… Yüksek sesle konuşma buralarda. Arthaga’ nın tam zıt yönündeyiz şu anda.’

Tam o anda, yumuşak ama korku yayan, tok ve buyurgan bir ses yayıldı dört bir yana;

‘ Şimdi beni yalnız bırakabilirsin onunla…’

Ay Çocuk, taş duvarın ötesini ince bir sis tabakasının örtmeye başladığını fark etti.

Karga ona, ‘ Buradan sonrasına bensiz devam etmen gerekiyor.’ dediğinde, artık geri dönmek için çok geçti.

‘ Sınırdan tek başıma mı geçmemi istiyorsun yani?’

‘ Lilith’ in sana verdiği keseyi yanında taşıyorsan, korkmana gerek yok ki.’

Elini geceliğinin cebine attı çocuk.

Siyah kadife keseyi bileğine taktığında gümüş meşe yaprağı yıldızların ışığında parıldadı.

Sırtını dikleştirdi, gözlerindeki korku silindi. Bir soğuk sardı içini.

‘ Nasıl görünüyorum?’

‘ Tıpkı bir Günbatımı Elf’ i gibi, ‘ dedi Ay Çocuğun Merlin’ i; ‘ Şimdi taş duvarın ötesine geçerek sislere dalma vakti.’

‘ Gözlerimde ne görüyorsun şu anda?’

‘ Sen bir prensessin Ay Çocuk. Hadi git artık.  Ha.. şunu hatırlamalısın, sen Ateş ve Işığın çocuğu olarak doğdun.. Karanlığın gölgelerinin senin üzerinde pek az etkisi var. Bu bilgiyle git. Seni bekleyenden geçebilirsen eğer, geldiğinde beni burada bulacaksın.’

Ay Çocuk bir iki adım attı, sınırdan geçebilmesi için bir açıklık ya da kapı arar gözlerle bakındı.

Taş duvarın ötesinde iyiden iyiye çöreklenmişti sis.

‘ Gözlerini kapaman yeterli..’ diyen Karga’ dan yana dönüp baktığında istemsizce sırıttı.

Gözlerini yavaşça kapadı. Yıldızlar ayaklarının altından aktı. Hafif bir esinti geceliğinin eteğini okşadığında derin bir nefes aldı.

Usulca araladı göz kapaklarını, sisin ortasındaydı. Çıplaktı ayakları.

Çimler nemli ama ılıktı.

Arkasına baktığında taş duvarın öte yanına geçmiş olduğunun farkına vardı.

Kulağını gıdıklayan tatlı bir melodi vardı. Uzaktan geliyordu sanki bakır bir bakraca düzgün ritimlerle damlayan ince su taneciklerinin çınlaması.

Yavaş adımlarla sesin geldiği yöne doğru yürümeye başladı.

O yürürken sis dağılmaya başladı.

Müziğin üzerine eklenen bir şarkıya dokundu kulakları;

 ‘ Kutsaldır bu topraklar benim ve halkım için.

Gündoğumunda başlarını iç güneşe kaldıran günebakan çiçekleri,

Tüm değerli taşlar ve yerin damarlarında akan altın madeni.

Yağmur sonrası toprağa yayılan koku,

Ayaklarımızın altına serilen mavi iç deniz ve onu kucaklayan altın kumsallar.

Karanlık ormanların koynundaki sis.

Ağaçların öz suyunda saklıdır gizimiz.

Kızılderili adamın anılarındayız hepimiz.

Doğa bizim annemizdir, bunu bilir… Bunu söyleriz.’

Sis aralandığında…. ve Ay Çocuk ardında ne olduğuna baktığında, yıldızların aydınlattığı bir şato gördü uzakta.

Pırıl pırıl parlıyordu gecenin boğazında. Kırmızıdan yapılmıştı, lal taşı gibi kırmızı. Yakut gibi ışıltılı. Altındandı kapısı. Kapının iki yanında, taşların arasından fırlayacakmış gibi duran, sağlı sollu iki gargoyl vardı. Oniksten yontulmuş gibi kapkaralardı ancak gözlerinin oyuklarına yerleştirilmişti kan kırmızı yakutun ışıltısı.

Şato, girintili çıkıntılı bir tepeye dayamıştı sırtını. Sol kanadı uçurumdu, denize bakıyordu. Dev dalgalar kayalara bembeyaz köpüklerle vuruyordu ama her nedense denizin sesi duyulmuyordu. Derken bir kişneme sesi duydu. Sesin geldiği yöne dönüp baktığında karşısında derisi mavi kuarzı andıran parlaklıkta bir at duruyordu.

Ay Çocuk yavaşça ata yaklaştı. At tepki vermedi.

Yaklaştıkça anladı ki, bu atın görüntüsü hiç de bildiği atlar gibi değil.

Derisinin parlaklığı bir yılan gibi pullarla kaplı olmasından ileri geliyordu. Sırt bölgesindeki lacivert kalın pullar, gövdesine doğru indikçe incelip küçülerek açık maviye dönüşüyordu. Göğsü bembeyaz sık pullarla kaplıydı. Uzun kuyruğundaki tüyleri ve başından göğsüne kadar gür bir şekilde aşağı inen yelesi sanki altın tozuna bulanmış gibi ışıl ışıldı.

At kişneyerek eşindiğinde Ay Çocuk havayı kokladı ve temkinli bir şekilde elini atın boynuna uzatarak nazikçe okşamaya başladı.

At, bundan hoşlandığını belli edercesine boynunu eğerek başını Ay Çocuğun omuzuna bıraktı.

Ay Çocuk hafifçe kahkaha attığında at geri çekilerek sırtına binmesini istermişçesine ön bacaklarını büktü.

Tereddüt etmeden harekete geçti bizimki.. bir an sonrasında ise atın üzerindeydi.

At hareketlendiğinde sıkıca tutundu altın rengi yelesine.

Dört nala koşmak ne kelime, neredeyse kanatlanacaklardı yıldızlarla dolu göğe.

Ve öyle oldu…

Atın iki yanından, bir çift perdeli kanat açılıp gerildiğinde Ay Çocuğun nutku tutuldu.

At hızlandı, kanatlar yere paralel şekilde açılıp kapandı ve tüm hızıyla gökyüzüne fırladı.

Alışmıştı buna, hiç korku duymadı.. yerini içi içine sığmaz bir heyecana bırakmıştı.

Bu Şamlaba denen ülke ne tuhaftı. Yukarıdan bakıldığında denizin rengi sanki kırmızıydı. Koca şato, değerli bir mücevher parçası gibi karanlıkta parlamaktaydı. 

İnce bir sis sadece taş duvarın önünde değil, sanki ülkenin sınırlarını çiziyormuşçasına koca bir alana yayılmıştı.

‘ Sınırın ortasındaki ülkedesin.. Şamlaba..’ dedi At.

Duruydu sesi.

Akışkandı, kabına sığmayan bir su gibi.

Ay Çocuk hafifçe yana eğilip atın yüzüne baktı.

At şahlanarak yükseldiğinde boynuna sarıldı. Yıldızlar ne kadar yakındı.

Bir ejder başını andıran takım yıldız görüş alanındaydı.

‘ Draco..’ dediğinde şaşırmadı, ‘ Buranın sakinlerinin asıl yuvası.. En parlak olanının adı Sigma Draconi’ dir. Ejder varlıkların gezegeni.’

Mutlulukla bağırdı Ay Çocuk; ‘ Tanrım.. Tanrıçam.. sonunda!.. Yıldızlara varıyorum bir atın sırtında…’

‘ Ağır ol..’ diye fısıldadı at ona; ‘ Bir sınavdan geçeceksin bunu hatırla.’

Omuz silkti Ay Çocuk, ‘ Rüyadayım nasıl olsa.. en önemlisi de hala bir rüyanın içinde olduğumun farkında oluşum. İstediğimi yaratırım, istemediğim bir kabusun içinden sıyrılıp onu bir demet papatyaya dönüştürebilirim.’

Aniden baş aşağı dönerek yere doğru dalışa geçti at.

Ay Çocuk, bir çığlık attı, ‘ Yuppiiiiiiiiiii!! ‘ ama bu o kadar ani olmuştu ki, neredeyse atın üzerinden boşluğa fırlayıp gidecekti. O yüzden bu yuppiiiiiiiiiiii’ yle birlikte bir çığlık atıvermişti.

‘ Dikkatli ol Ay Çocuk,’ dedi At, ‘ Tıpkı dünyanın yüzeyinde olduğu gibi, iç dünyanın da kendine ait bir yolu vardır. Sen her ne kadar papatya demeti yaratabileceğini düşünsen de, önüne bir sarmaşık gülüyle çıkabilir.’

Denize doğru hızla yol alıyordu at. Gerçekten de kırmızıydı deniz, hem de kan kırmızı. Azgın dalgalar sarp kayalıkları dövüyordu dövmesine ama hala ses yoktu. Şatonun eteğindeki dev uçurum suların bıraktığı izle köpürüyordu.

‘ O kadar yükseğe çıkmışız ki, hala denize çakılmamız olası değil.. Yaklaşıyoruz ama bu öyle saniyeler içinde gerçekleşebilecek bir şey değil!..’ demesiyle bir oldu suyun yüzeyine çarparak derinliklerine dalışları. Derin bir nefes alarak ciğerlerine oksijen doldurmaya ve suyun içindeyken onu yavaş yavaş salmaya bile vakti olmadı.

Denizin tatlı sularına hızlı bir giriş yapmışlardı. Tatlı diyorum çünkü sanılanın aksine Şamlaba’ nın denizi bilindik denizler gibi tuzlu değil, tatlıydı. Şekerliydi basbayağı.

Gözlerini açtı.. Hala atın sırtındaydı.. Şimdi atın kanatları iki yanına doğru kapanmış, az önce havada dört nala koşan ayakları ise gelişmiş bir amfibianın perdeli ayaklarının şeklini almıştı.

Altın rengi kuyruğu, büyük bir su yılanının kuyruğuna dönüşerek suda rahatlıkla yol almasına yardımcı oluyordu. İşin garibi Ay Çocuk suyun altında nefes alabiliyordu.

At denizin derinliklerine daldı. Son sürat yol alıyorlardı, suyun altında sanki yönü önceden belirlenmiş bir mekik gibi hızlıydı.

Denizin dibi kumluydu, alışılagelmişin dışında bir kumdu bu çünkü kırmızı ve morun tüm tayflarını içinde barındırıyordu. İçinden bir ses buraları daha önce milyon kere gördüğünü söylüyordu belki bundandı korkusuzluğu.

Az ileride büyük bir resif vardı sanki sonsuzluğa uzanıyordu. Resifin etrafında yoğun bir hareket olduğunu berrak bir görüşle seçebiliyordu. Görme duyusu sanki karada olduğundan çok daha fazla çalışıyordu. Her şey alabildiğine net ve kusursuzdu.

At, resifin bulunduğu yöne doğru yüzüyordu. Yaklaştıkça, sudaki canlı sayısı artmaya başladı. Gövdesi balık, başı kuşu andıran el büyüklüğündeki canlılardan tutun da, ejder başlı denizkızlarına, insan suretli yılan balıklarından, kaplumbağa kabuğuna sahip devasa köpek balıklarına varana kadar hemen her varlık atı ve üzerindekini gördüğünde selamlamak istercesine yol açıyorlardı.

Yaklaştıkça, resifin köklendiği yerde geniş bir geçit belirdi. At yavaşlayarak oyuktan içeri girdi. Karanlığa rağmen emin hareketlerle ilerledi. Yolu biliyordu besbelli. Yüzeye doğru yol alıyorlardı şimdi. Atın boynuna sıkıca kenetlenmişti elleri. Tüm gücüyle sarmıştı bacakları atın belini.

Bileğindeki siyah kadife keseye kaydı gözleri…

Gücünü ondan mı alıyordu neydi?

Hiç bu derece hayali, bu derece belirsizlikle dolu bir yere doğru yol alıp da kalbi böylesine coşkuyla akmamıştı ki!

Suyun altında rahatlıkla nefes alıp verebilmesine ne demeli?

Kulağının hemen arkasındaki kıvrımın yerini minik solungaçların aldığından adı gibi emindi.

Hayal gücü her şeye değerdi.. Bunu kimsenin ondan alabilmesine olanak yoktu ki…

Düş… Süre gelen en gerçek şeydi!

At yavaşladı..

Hareketleri ağırlaştı.

Ay Çocuk, başını yukarı çevirip baktığında yüzeye birkaç kulaç kaldığının farkına vardı.

Suyun dışından içine vuran çivit mavi bir ışıkla gözleri kamaştı.

Yaklaştıkça canlı bir sarı da eşlik etti mavi ışığa, hemen ardından oynaşmaya başladı tatlı bir fuşya.

Burnunu suyun dışına çıkarmıştı at şimdi.

Sırtındaki Ay Çocuğun başı da birkaç saniye sonra yüzeyde beliriverdi.

Koca bir salonun dip köşesindelerdi.

Doğal yollarla oluşmuş, ama sanki insan elinden çıkmış gibi daire şeklinde bir havuzcuğun denize bağlanan kollarından biriydi bu salon.

Salonun taş duvarlarında, her biri ince bir alevle aydınlanan topaz taşından şamdanlar vardı. Minik şamdanların içinde titreşen alev parçacıkları Ay Çocuğu hipnotize etmek istermişcesine bir  an parlıyor, bir sonraki anda ise nefes verirmiş gibi sönmeye yüz tutuyorlardı.

Zemindeki dev karoların her birinin eni ve boyu bir metre kadardı. Bir satranç tahtasını andırıyordu odanın tabanı. Bir bakır, yanında siyah oniks.. Bakır ve siyah oniks…

At silkelendiğinde altın tozundan su tanecikleri yerlere serildi.

Ay Çocuk ata özendi… başını sağa sola salladığında ince tellerden kırmızı su damlaları döküldü salonun taşlarına.

Yan gözle ona baktı at… ‘ Buraya kadardı görevim.. Artık tek başına devam edeceksin.’

‘ Beni bırakma… Çok rahattım sırtında.’

‘ İşim bitti ama, geldiğin yere geri götüreceğim seni sonra…’

‘ Adını bile sormadım daha.’

‘ Daha sonra, hadi şimdi atla.’

Yavaşça süzüldü atın sırtından aşağı. Karşı karşıya kalacağı şeyle ilgili ufak bir fikri olsa çoktan tabanları yağlamıştı.

At tekrar girdi havuzcuğa.

Arkasına bakmadan dalıverdi suya.

Ay Çocuk ne yapacağını bilmez bir halde dikildi bir süre.

Sonra sessiz adımlarla ilerlemeye başladı salonun içine.

Sıcacıktı salon, genişti alabildiğine.

Duvarlarda bakır üzerine işlenmiş gravürler vardı.

En göz alıcı olanına yaklaştı.

İki dev ejderha birbiriyle dövüşüyordu. Altlarında, onları izleyen insan kalabalığı ise minik karıncaları andırıyordu.

Tüm bu kalabalığa ve toz, dumana tezat gökte yıldızlar ışıldıyor, ağaçlarda çiçekler açıyordu.

Tam arkasından kulaklarına vuran sıcak bir ses duydu; ‘ Beyaz Erifarius ve siyah Striagorn.. İki en büyük ejderha… Ne savaştı ama..’

Sesin geldiği yöne baktı.

Salonun uzak köşelerinden birinde, eni ve boyu neredeyse beş metre büyüklüğünde, kırmızı tülden yapılmış bir perde vardı.

Sanki hafif bir rüzgar esiyormuş gibi dalgalanıyordu tülün katları.

Yerlere kadar dökülüyordu tül ancak arkasında genişçe bir divanı andıran ve ince işçilikle oyulmuş bir taht olduğu rahalıkla seçilebiliyordu.

Tahtın üzerinde oturan her kimse, konuşan da oydu.

Sesi duruydu, ‘ Yaklaş da yüreğini görebileyim..’ dediğinde, gizleyemediği bir huşuyla yol aldı ona doğru.

Yakınlaştıkça sıcaklık arttı.

Perdenin ardına gizlenenin bir ejderha olduğunu biliyordu ama yine de neyle karşılaşacağına dair en ufak bir fikri yoktu.

Tülün ardından gelen tatlı bir kahkaha duydu.

Ay Çocuk, tam elini uzatıp tülü aralayacaktı ki, kahkaha anında dönüşüverdi buyurgan bir tona; ‘ Dur orada…’

Hemen çekti elini gerisin geri ama sormadan edemedi, ‘ Neden seni görmeme izin vermiyorsun ki?’

‘ Birincisi, bana siz diye hitap etmen daha yerinde bir karar olur. İkincisi ise, benim iznim dışında yerli yersiz hareketlerde bulunman doğru değil.’

Ay Çocuk başını kaşıdı. Kafası her karıştığında bunu yapardı. İçinden bir ses ısrarla ona konuşmamasını söylüyordu ama yazık ki bizimki merakının önüne geçemiyordu, ‘ Ben seni görmek istiyorum ama..’

Lafını bitirmesine fırsat kalmadan, tül ani bir şekilde havalandı. Ardından dev bir alev topu parıldayarak Ay Çocuğa doğru fırladı, ejderha öfkeyle tısladı; ‘ Ben de seni uyarmıştım ama.. ’

Az önceki sıcak ve kulağı okşayan ses nereye gitmişti?!

Ay Çocuk can havliyle yere attı kendini.

Alev onu teğet geçerek hızla duvara yöneldi. Erimiş bakır kokusuna bir ‘ tıssssss’ sesi eşlik etti.

Ay Çocuk yavaşça başını duvara çevirdiğinde eriyik halde yere damlayan bakır tanecikleri gördü.

Tahtın ayaklarıyla aynı hizadaydı..

Ayakların her biri altındandı, yeşim taşından iri tanecikler altının içine gömülüydü. Göz alıcıydı.. Pırıl pırıldı. Kırmızı tülün üzerine işlenmiş su damlası büyüklüğündeki yakutlar gözünden kaçmadı.

‘ Zenginliği severim.. Gösterişli şeyler oldum olası hoşuma gitmiştir benim.’

Perdenin ardındakinin, az önceki öfkesinden eser kalmamıştı.

Sesi yine yatışmış, sıcaklığı Ay Çocuğun korkusunu söküp atmıştı.

‘ Ayağa kalkabilirsin…’

Yavaşça yattığı yerden doğruldu.

‘ Şimdi tülü aralayabilir ve bana bakabilirsin…’

Tekrar bir alev topuyla karşılaşıp karşılaşmayacağını bilmiyordu ama eylemsiz kalırsa onu kızdıracağından emindi. Elini uzatıp temkini elden bırakmayarak perdeyi araladığında gördü onu..

Bronz rengi pullarla kaplı teni ve bir ejderha olduğunun altını çizen kızıl bakışlarıyla, uzun kirpiklerinin altından ona bakıyordu.

Altın bacaklı büyük taht, kan rengi yakuttandı.

Ejderhanın bedeni, sanki usta bir sanatçının elinden çıkma bir eser gibi kusursuz kıvrımlara sahipti. Boyu yaklaşık üç metreye denk gelen çekici bir dişi.

Yüzündeki vakur gülümseme, onun kendine olan güvenini belli ediyordu.

Sol omuzunda iki karış büyüklüğünde bir ejder yavrusu vardı. Gövdesi ve başı eflatun, ince perdeli kanatları ise mavi tonlarındaydı. Minik ejderha sanki uykusu gelmiş gibi esnedi. Ağzını açtığında göze çarpan küçük bir çatal dildi. Yılanı anımsatan turkuaz rengi, ucu tüylü bir kuyruğa sahipti.

Ay Çocuk, gördüklerinin etkisiyle, istemsiz bir şekilde öne doğru eğilerek selam verdi.

Zayıf ama atletik görünümlü bir ejderdi. Keskin çene kemiği, düzgün kemikli burnu ve kızıla çalan büyük gözleri, kraliyet sınıfı içinde yetişmiş olduğunu belli edercesine asaletle parlıyordu.

Ejderha keyiflendiğini belli edercesine hafifçe sırıttı; ‘ Bana Kraliçe Dramin diyebilirsin. Dünya’ nın Ejderha Kraliçesi.’

Pek de kibirliydi.

Minik ejderha ince boynunu kraliçenin yanağına sürterek omuzuna kıvrıldı. Derin derin içini çekti, nefesini verip gözlerini yumduğunda burnundan çizgi halinde tüten küçük bir çift duman havaya karıştı.

Dramin, sivri tırnaklı elini önce omuzundaki minik ejdere götürdü, uzun parmaklarıyla okşadı onu.

Ay Çocuk kaçamak bakışlarla kolaçan ediyordu onu. Mücevherden geçilmiyordu Dramin’in bilekleri, parmakları, boynu.

Dramin sanki onu duymuş baktı ve bir yandan karşısındakini yakacakmış gibi bakan gözlerle süzerken diğer yandan boynundaki gerdanlığı yumuşak bir hareketle okşadı; ‘ Bu kolyenin üzerindeki yakutlar, güneydeki Ejder adalarından çıkarıldı.. Emrimde çalışan bir ustanın elinde özenle yontulup şekillendirilerek irili ufaklı halde, sırasıyla gerdanlığa serpiştirildi.’

Ay Çocuk, onun bunu neden anlattığını bilemedi. Ne desindi ki? Bir şey demeye korkuyordu şimdi.

‘ Sana bunu anlatışımın sebebi,’ dedi Dramin sanki yine duymuş gibi; ‘ Bu taş, ejderhalara özel bir enerji verir. Yakut, çok çok uzun zaman önce atalarım tarafından bütün taşların anası kabul edilmiştir. Soyluluk taşıdır. Toprağın kanıdır ve bu sebeple yaşamın temsilcisidir. Bu taş, ejderlerin içindeki ateşi temsil eder. ’

‘ Bir şey söyleyebilir miyim kraliçem?’

‘ Tevazu sahibi olman hoşuma gitti. Hemen söyle şimdi.’

‘ Siz ejderhaların içinde taşlar ve onların doğasına karşı yoğun bir ilgi ve bu konuya dair derin bir bilgi olduğunu okumuştum.’

‘ Görkemi, bolluğu, zenginliği ve hükmetmeyi severiz biz. ’

Gözü Ay Çocuğun bileğindeki siyah kadife keseye takılmıştı şimdi.

Gözbebekleri derin düşüncelere daldığını belli edercesine tek bir çizgi haline gelene dek küçülüverdi.

Güzelliği alışılagelen bir güzellik değildi. Onu özel yapan şey, çarpıcı kızıl bakışları, parlak bronz renkli kaygan teni ve seçkin havasıydı.

Nemli bronz dudaklarının ardında inci gibi parıldayan keskin dişlere sahipti ve bir o kadar da soğuk, sivri bir dile.

Dramin, düşüncelerinden sıyrılıp başını kaldırdı. Derin bir nefes aldı, havayı dışarı bırakırken tısladı. Sırtını dikleştirerek koca kızıl gözleriyle Ay Çocuğu süzdü. Kendinden emin bir ifadeyle biçimli dudaklarını araladığında tek bir cümle yayıldı salona, ‘ Ben hükmederim…’

Son derece kibirliydi ama bu asla çiğ bir kendini beğenmişlikle karıştırılmamalıydı.

Başı dik, sözleri buyurgandı. Bir ejderha kraliçesinde aranan özellikler her ne ise onda vardı.

Hazır araya sessizlik girmişken Ay Çocuk söz için izin aldı; ‘ Bir şey daha sorabilir miyim Kraliçem?’

‘ Ne soracağını biliyorum çocuk.. Bana neden Dünya’ nın ejderha kraliçesi dendiğini merak ediyorsun.. Sorunun yanıtı kadim zamanlara uzanan bir geçmişte.. Şimdilik kalman daha doğru olur merak içinde.. ’

O uzandığı yerden doğrulurken, omuzundaki minik ejderha uykusundan uyandı. Gerindiğinde küçük ellerinin üzerindeki sivri keskin tırnaklar göze çarptı.

Dramin kendinden emin hareketlerle tahtından kalktı ve Ay Çocuğun hayranlıkla dolu bakışlarının altında yavaşça ilerleyerek salonun pencerelerinden birine yöneldi.

Pencereyi açtığında, minik ejderha ‘ kiyuuuu, kiyuuuu’ diye sesler çıkardı.

Kraliçe onu avucunun içine alarak öpüp okşadı.

Sonra pencereden dışarı uzanarak yavru ejderin kulağına fısıldadı;

‘ Nid Dim Ond Duw,

Nid Duw Ond Dim.

Hadi uç, uç ki aydınlat karanlığı..’

Minik ejderha, yeni açmış bir gül gibi gerdi kanatlarını. Boyununu sağa sola doğru bir yılan gibi oynattı. Derin bir nefes alıp havalandığında ağzından çıkan küçük bir alev topu karanlığı aydınlattı.

O gecenin karanlığına karışırken, Kraliçe Dramin’ in alnının tam ortasında, göz kamaştırıcı bir ışık parıldadı.

Parlak hipnotik gözleri gökyüzünün kuzeyine çevrildi. Kızıl bakışlar Büyük Ayı ve Küçük Ayı arasında kıvrıla kıvrıla dolaşan kutupsal takımyıldız Draco’ yu buldu. Bronz rengi pullu teni güneş alevi gibi parıldıyordu. Bir ejder başını andıran takım yıldız görüş alanındaydı. Ne tuhaf!

Yerin kilometrelerce derinliğindeki bu oyuk dünyanın semaları, yeryüzeyindeki gökyüzünün bir eşi idi.

‘ Beni buraya getiren at, en parlak olan yldızın adının Sigma Draconi olduğunu söylemişti. Ejder varlıkların gezegeni.’

Kraliçe sanki o yanında yokmuş gibi hiç cevap vermedi.

İki kaşının arasında ters üçgen biçiminde, ışık yayan gizemli bir taş vardı sanki.

‘ Yanıma yaklaş..’ dedi Dramin, ‘ Daha yakından bak draconce’ ye.’

Pullu ince parmakları yavaşça alnına yöneldi ve gizemli taşa yumuşak bir biçimde dokundu.

Draco takımyıldızı kıvrılarak ilerleyen bir bacaksız ejderha gibi gökyüzünde ışıldadı; sanki bir anlığına daha da parladı ve kuvvetli bir ışık Kraliçe’ nin alnının ortasındaki Draconce’ ye  vurdu. Ejderhanın başını oluşturan yıldızlarda bir hareket vardı.

Sanki yıldızdan ufak bir parça, koparak ayrılmıştı. Delici bakışlar hareketi yakalayarak yoğun bir dikkatle lacivert gökyüzüne odaklandı.

Dağ kristalinden yapılma pencereden hafifçe dışarı sarktığında, gecenin ayazı ince, pullu yüzüne çarptı.

Beyaz ışıktan cisim karanlığı yararak ona doğru geliyor, gökyüzünde kayarak ilerlerken geniş kavisler çiziyordu.

Parlak cisim, Dramin’ in bulunduğu yere yaklaştı, yaklaştıkça parlaklığı arttı.

Yavaşça alçalarak göz hizasının yirmi metre ötesinde, havada asılı bir biçimde durdu.

Bir ejderha eli büyüklüğünde, ışık yayan bir küreydi bu.

Ağır bir hareketle kendi etrafında dönmeye  başladı.

Havada ufak kavisler çizmeye başladığında Dramin yavaşça diz çöktü; ‘ Kozmik inci,’ diye vakur bir tonda seslenirken soğuk bakışlarını yere doğru çevirdi, sanki birini selamlıyormuş gibi.

 

Geceyi kaplayan bir ses duyuldu.

Her yönden gelen, tüm alanı kapsayan bir sesti bu. Herhangi bir cinsiyete ait değildi, içinde tüm tonları taşıyordu.

‘ Dramin,’ dedi ses havaya yayılarak.

Dramin bakışlarını yavaşça kaldırarak göz hizasındaki boşlukta hafif kavisler çizerek ışıldayan parlak küreye baktı.

Küre ışık saçarak hareketlendi ve pencerenin dışına doğru salınarak yaklaştı.

Ay Çocuğun gözleri, kürenin içinde neredeyse bir ipekböceği kadar küçük, bir ejderhanın minik bedenini seçti.

Minik ejderin pullu derisi kıpkırmızı idi.

Kozmik inci, buz mavisi ışığıyla salınırken o, kürenin içinde kıvrılarak dans ediyordu sanki.

‘ Kozmik Ejderha,’ diye huşuyla mırıldandı Dramin.

Kürenin yoğun ışığı alnının ortasındaki mistik taşa vurdu.

Draconce yansımanın etkisiyle bir ayna vazifesi görerek buz mavisi bir ışık yaydı Kozmik İnci’ ye doğru.

Bir sıcaklık sardı aşağıdan yukarı Ay Çocuğun bedenini. Gözkapaklarını kırpıştırarak havada asılı duran kürenin içine tekrar baktı.

İki kaşının arası deli gibi karıncalandı. Göğüs kafesi, aldığı nefesler yetersiz kalmışcasına dolup dolup taştı. Yüreği ağzında attı. Kürek kemiklerinin arasına yine o tanıdık bıçak kesiği ağrı saplanmıştı. 

‘ Aaaaaaaghhhh!!!’ ve ‘ Çat!’ göğüs kafesinin ortasından bir ses çıktı.

Soluk alamıyordu.

Dramin’ in tatlı dokunuşu bir anlığına rahatlattı onu. Acı anında yok olmuştu.

Dramin ona bakıp sırıttığında Kozmik inci, gerisin geri pencereden dışarı süzüldü ve gökyüzünde geniş kavisler çizerek takım yıldız Draco’ nun bulunduğu yere doğru gözden kayboldu.

Ay Çocuk hafif adımlarla ay ışığının aydınlattığı pencereye yürüdü ve istemsiz bir hareketle pervazın dışına zıpladı.

Lacivert gecenin serinliği yüzüne vurdu, koyu mavi saçları hafif rüzgarla dalgalandı. Siyah kadife kesenin üzerindeki gümüş meşe yaprağı rüzgarla birlikte ters döndüğünde üzerindeki kimliği belirsiz yazı parıldadı.

Dramin, usulca kulağına fısıldadı,

‘ Y Gwir Yn Erbyn Y Byd..

Dünyaya karşı Gerçek..’

Dudakları hafif bir tebessümle aralanırken Ay Çocuk derin bir nefes aldı.

Tümüyle dinmişti acısı.

Nefesini verirken kürek kemiklerinden dışarı doğru bir çift ince perdeli kanat çıktı.

Ejder kanatları!

Koca kanatlar sırtında kıvrılmış duruyordu.

Ay ışığı çocuğun bronz pullu tenine vuruyordu.

Bir derin nefes daha ve kanatlar iki yana doğru gerilerek açıldı.

Gecenin içinde, pencere pervazının kenarında isimlendirilemez gözalıcılıktaki bu yaratığın ağzından bir alev topu, fırlayarak gökyüzüne yükseldi.

Ay Çocuk, kendini güvenle boşluğa bıraktı.

Bir an sonra, o da Kozmik incinin gittiği yöne doğru karanlıkta süzülüyordu.

Sigma Draconi’ye.

Ağzından alevler çıkıyor, sesi gecenin içinde yankılanıyordu.

Havayı yaran büyük bir kükreme duyuldu, ‘ Dur orada! ’

Durdu.

Ardına dönüp baktığında gözleri Kraliçenin kızıl bakışlarıyla buluştu.

‘ Geri gel şimdi..’ demesiyle pencereden içeri girmesi bir oldu.

‘ Seni bekleyenden geçmelisin ve geldiğin yoldan geri dönmelisin.. Kural bu,’ dediğinde ise okkalı bir alev topu çıktı ağzından Ay Çocuğun bulunduğu yöne doğru.

Kor ateş onu içine aldığında istemsizce gözlerini kapadı. Kanatlarının yandığını, pullu derisinin soyulup döküldüğünü hissetti ama acı duymadı.

Ateşle banyo yaparken gözlerini bile açtı. Mordu rengi, arındırıcı bir mor alev. Onunla yıkandı.

Sonunda onu bıraktığında, diz çöktü Ay Çocuk.. Kalbi tıp tıp attı. Eski suretine dönüşmüş ama hiç yara almamıştı.

Kraliçe Dramin onaylarcasına başını salladı. ‘ Kızılderili adama seni buraya getirmesini söylemekle en doğru şeyi yapmışım. Ancak bir ejderha, ateşle yıkanıp küle dönüşmez. Ejderha, ejderhadır..İnsan kılığına bürünse bile.’

Bu… ne demekti şimdi?

Dramin yine onu duymuş gibi, ‘ Olmuş halinim senin. Yüksek benliğin. Uyku duvarının ötesinde seninle buluşmaktı dileğim. Geleceğini gördün.. Şimdi, şimdine güvenle dönebilirsin ama seninle işim henüz bitmedi, bundan emin olabilirsin. Git hadi.’

Demesiyle döndü gerisin geri. Soru soramazdı, burası onun ülkesiydi. Ayrıca yolu uzundu , evini özlemişti.

Salonun en dip köşesindeki havuzcuğa yöneldi. Atı gördüğünde kalbi hafifledi. Ağır adımlarla ilerledi sanki acele etse arkasındaki güç onu sırtından bir alev topuyla vuracakmış gibi.

Hiçbir şey olmadı.. Atın sırtından yavaşa süzülerek salonun en ücra köşesine dönüp baktığında, Dramin göz kırptı ona.

‘ Artık götürebilirsin onu Phooka.. Ateş Sarayı’ nın prensi.’ diye seslendi ata vakur bir tonda.

Suya daldılar.. Geldikleri yoldan, eve doğru uzadılar. Resifteki oyuktan dışarı çıktıklarında, bir deniz atı sürüsü takip etti onları.

Minyatür deniz ejderleri diye düşünmekten kendini alamadı. Her biri kuyruklarıyla eşlerine sarmalanmışlardı. Onlarca değil, yüzlerce deniz atı. Zebra desenlilerden tutun da, pembe beyaz noktalılara varana kadar her renk vardı. Yol boyunca onlara eşlik ettiler. Yüzeye çıktıklarında neredeyse kıyıya bile vuracak gibiydi minik ejderler.

Ne güzellerdi.. Dünya nasıl da sihirli bir yerdi. İşin tuhaf yanı, bir o kadar da gri görünebilmesiydi. Küçük parmaklarıyla kolunu cimcikledi, gerçekti rüya değildi. Kızıldı denizdeki kum tanecikleri. Yorgun değildi, yine de eve dönmekti niyeti.

Taş duvarı gördüğünde derin bir oh çekti. Sis, buralardan çekilmemişti son bıraktıkları gibi. Kıyıya çıktıklarında Phooka silkelendi. Ay Çocuk onu taklit etti. Mavi saç tellerinden dökülen kırmızı su tanecikleri onu takip etti. At durduğunda sırtından indi. Griydi taş duvarın ötesi. Tanıdıktı kokusu, rengi, şekli..

Bu onu hoşnutsuzluğa sürüklemek yerine mutlu etti.

Bir an önce sınırdan geçip bildiği dünyaya göz açmaktı niyeti.

‘ Artık inebilirsin sırtımdan..’ dedi Phooka.

Süzülerek indi.

Atın çenesini sevgiyle okşadığında Phooka yine başını omuzuna koyuverdi.

‘ Karanlıktaki en yakıcı alevin içinden geçtin.. Hadi sımsıkı kapa yine gözlerini..’

******

Gözlerini kapadı..

Dümdüz bir ovadaydı.

Sapsarı çimenler vardı, Ay Çiçeği sarısı.

Rüzgarlı bir öğle sonrası.

Yeni yıla az kalmıştı.

Güneş’ in üzerini gri bulutlar örttüğünde, Ay Çocuk düzlükte tek başınaydı. 

Sert rüzgar yüzüne ve geceliğinin eteğine vurduğunda kollarını iki yana açarak derin bir nefes aldı.

Yaklaşmakta olan fırtına, içinde ufak bir tedirginliğe yol açmış olsa da paçayı kurtaracağının farkındaydı.

Sıkı sıkı kapadığı gözlerini hafifçe araladı.

Ovanın kilometrelerce ötesinde dönüp duran ve bulunduğu yöne doğru yol alan hortumu gördüğünde istemsizce sırıttı.

Bu dev kasırga az sonra onu da içine alacaktı.

Rüzgar hızını arttırdığında, yüzüne ince toz tağnecikleri yağmaya başladı.

İlk çalı çırpı parçaları bedenini yaladığında, son kez derin nefes aldı…… ve bir girdap gibi onu merkeze çeken hortuma kendini bıraktı.

Yorum Yapın