Ay Çocuk (2. Kitap – Bölüm 1)

1.888 views

İKİNCİ KİTAP

BÖLÜM BİR.

La Bruja.

Gri bir kedi… Taş evin dış panjurunun içerlek kısmında pusuya yatmış, seyrediyor olup bitenleri.

İki adam evin kapısını çalıyor kendinden emin, soğuk ve gri.

‘ Tak tuk tak!’

Tek kata yayılmış evin kapısı gıcırdayarak yaylanıyor her tak tukta..

İçeride, antik ladin ağacından yapılma dikdörtgen bir masanın yanında, harıl harıl yanan bir ateşin kutsadığı, alçak tavanlı, şömineli orta boy bir oda.

Masanın üzerine yarım daire şeklinde, özenle dizilmiş bir deste.

Kartların yüzü kapalı ama o ne gizemli bir deste dostlarım!

Her birinin üzerine diğeriyle eş, beş köşeli yıldızlar çizili, sanki kadim bir meşe ağacının ince dallarının verdiği ilhamla resmedilmişti. Düz, fabrika yapımı değil de, en nadide sanatçının gönül gözünden çıkarak dünyada kendine yer bulmuşcasına.. son derece kişiye özel bir deste..

‘ Tak Tuk Tak!!! Aç kapıyı kadın!’

Derin derin iç geçirdi kadın. Dakikalar boyunca sabretmiş, hiç ses çıkarmadan beklemiş ama sonunda canına tak etmişti. Sağ elini kapıya doğru sinir bozucu bir sineği kovalarmış gibi salladı.

Şu an çok  daha cazip bir iş üzerindeydi. Önündeki desteye soru soracaktı, tek bir soru. Bu çok önemliydi.

Aşağı yukarı otuz beş, kırklarındaydı. Kalçalarına kadar uzanan, gri dalgalı saçları vardı. Grilerin arasından seçilen parlak beyaz tellere sahip olmak hoşuna gidiyordu. Beyaz saçlarıyla barışık olmasının sebebi yaşının verdiği olgunluktan değildi. Kendini bildi bileli saçları böyleydi. Grilerin arasından şeritler halinde dökülen sıvı bir gümüş kadar parlak beyazların, onun güzelliğine güzellik kattığını düşünüyordu ve bu doğruydu.

Seksen bin can alan Büyük Veba Salgını’ ndan sağ sağlim kurtularak İspanya’nın güney kasabalarından birine kaçıp kendini kurtarmıştı. Sadece Londra’ da yirmi bin kişi yaşamını yitirmişti.

Yerleştiği bu bölge ona atalarından miras kalmıştı.

Taş ev ve etrafını çevreleyen geniş bir arazi.

Pencere pervazından içeri giren gri kedi, bir süre yalanıp dururken onu yan gözle kesti.

Kadın, deste kartlarından gözlerini ayırmadan, sakince mırıldandı, ‘ Gel Mia…’

Kedi gerim gerim gerindi, masanın üzerindeki desteye göz atarak yere atladı.

Kadın, kendini yumuşakça dört ayağının üzerine inen bu estetik harikası hayvana benzetti. Hayatta her ne olursa olsun, o da en zor durumlardan son anda sıyrılarak hep dört ayak üstüne düşerdi. Kedi ve kadın uyumlu bir ikiliydiler.

Dikkatini tekrar desteye yönlendirerek gözlerini kapadı.

Uzun siyah kirpikleri vardı. Kalem gibi düzgün ve bir silgi kadar esnekti parmakları. Sol elinin işaret parmağını kağıtlara uzattı. Parmağını yarım daire şeklinde dizilmiş kartların üzerinde ahenkle gezdirirken, diğer elinin avuç içini kalbine koydu.

Şöminenin yanına kıvrılan kedi, kül grisi gözlerini ateşe dikmişti. Sıcaklığın verdiği keyifle esnemek için ağzını açtığında, kadının parmağı kartlardan birine inceden dokundu. Yavaşça aralandı göz kapakları.

Dokunduğu kart, diğerlerinin altında kalmış ama sadece küçük bir köşesini de olsa destenin dışına çıkarmayı başarmıştı. Kadın alt dudağını hafifçe ısırarak kartı işaret parmağıyla kendine doğru çekerken sırıttı.

Parmağını çektiği kartın üzerine bastırarak bekledi ve sonra dokunsan kırılacak bir kristalmiş gibi yumuşak davranarak diğer yüzünü çevirdi.

Kartın ortasından tabanına kadar inen derin toprak katmanları, tarçından kakaoya, kilden küle, hakiden zerdeçala kadar tüm toprak renklerini barındırıyordu.

Resmin orta kısmında, tam kalbinde.. Tahtadan bir tabutun içine yatmış toprağa karışan bir beden vardı.

Kartın ortasından tepeye yükselen bölümünde ise bir ruh göçü resmedilmişti. Fiziksel bedeni terk edişin ve esaretten özgürlüğe kavuşmanın verdiği duyguyla sanki kanatlanmış gibi  havada uçarak kartın tepe noktasına doğru yol alan altın sarısı tenli, masmavi saçlı bir kadın göze çarpıyordu.

Toprağın sabitliği temsil edişi, hem huzursuzluğa hem de huzura yol açışı ona oldu olası tuhaf gelirdi.

Toprak, bir tohumu içine alıp dönüştürendi. Yaşam verendi, karşılığında günün birinde senden sevdiklerini alan ve bedenini isteyen.

Taptaze, göz kamaştıran renkte bir çiçeğin köklerinin, derinliklerdeki bir kirpi leşinden beslenmediğini kim savunabilirdi?

İki yüzü vardı toprağın. Can veren ve beden yiyen.

Tüm güzellik ve ihtişamıyla renk cümbüşüne boğan, nefes alıp verdiğini hissettiren, yorgunluğunu alan toprakla, minik beyaz kurtçukların oynaşarak içini kemirdiği leşler ve ölü bedenlerin kanıyla beslenen toprak aynı mıydı?

Yerde kadife bir yastığın üzerine kurulmuş kısık gözlerle ateşe dalan kedinin sırtını okşadığında kedi mırmır mırıldandı.

Şöminenin üzerindeki çıkıntıya dizili bir sıra kitap vardı.

Kitapların arasından en kalın, en küflü, en kullanılmış olanını aldı.

Kitabın küflü ve kabarık sayfaları, Londra’ dan ayrılış yolculuğundan kalan sağanak yağmurlu, sel baskınlı bir gecenin hatırasıydı. Kapağında kızıl renkli bir güneşin önüne resmedilmiş bir pan flütün hemen yanında çöl kumunun üzerine yazılmış iki kelime göze çarpıyordu;

Gölgeler Kitabı

Yüzü denizin yüzeyinde, geri kalanı suyun içinde kıvrılan bir kadın… Güneşin kavurduğu kızıl kumların üzerinde tek başına duran bembeyaz, kemikten bir orak… Siyah üzerine bakır bir renkle çizilmiş, ayın hilalden dolunaya, iç içe geçmiş döngüleri. Arkasına güneşi alarak, uçuk turkuaz rengi denizin derin kumlarına doğru gülümseyen bir yunus.

Kapağı çevirdiğinde, kitabın yaprakları çatırdadı. Pek çok ufak resim içeren ilk sayfanın merkezindeki yazı hemen gözüne çarptı;

MAVİ

Yaratma gücü. Solunum sistemi ve boğaz.

Rahatlamaya yardım eder.

Huzuru sağlar.

Eğer kendini üzgün hissediyorsan maviden kaçın.

Turkuaz mantıklı düşünmene ve kendini açıklıkla ifade etmene yardım eder.

Koyu mavi karar vermeyi kolaylaştırır.

Mavi besinler sakin uyumanı sağlar.

Erik yatıştırıcı ve antiseptik etkiye sahiptir.

Masanın üzerine, toprak kartının yanına bıraktı kitabı. Geniş kollu, dökümlü kapşonlu gri kışlık pelerinini omzuna atarak kapıya yöneldi.

Ardından, ‘ Meeeuuu!’ diye miyavladı Mia.

Peşi sıra takip edeceğinden emin bir gülümsemeyle kapıyı açtığında masmavi bir gökyüzüyle karşılaştı kadın.

Geniş arazinin dört bir yanını kaplayan çimenler, yeşilin her tonunu barındıran bitki örtüsünün ve ağaçların büyüleyiciliğine tezat; kapıya vururken sanki zaman duruvermiş gibi aniden dona kalmış iki adam.

Bir gören olup olmadığını kestirmek istercesine etrafa göz gezdiren kadın, arazinin temiz olduğuna kanaat getirdikten sonra taş kesmiş iki adamın arasından yumuşak ve sessiz bir biçimde süzülerek sıyrılıverdi.

Az ileride.. Çimliğin bitiminde.. Yeşil skalasının en büyülü ve esaslı yaratıcı gücüyle donanmış doğa tonlarının derinleşmeye başladığı sınırda, koltuk biçiminde bir kaya vardı.

Tıpkı denizin sularındaki gibi zamanın gelgitleri ona bu şekli vermişti belki.

Taşa vardığında, beklenmeyecek derecede ani bir hareketle dönerek üzerine oturdu.

Pelerinin etekleri onun hemen ardından açılarak havalanıp dönüşüne ortak oldu. Oturmasıyla birlikte yine onu takip ederek kapandı ve bedenini sardı.

İki adam hala kapının önünde hareketsiz duruyordu.

Kadın buna kıs kıs güldü. Aynı süratte kalkıp kayanın ardına geçerek saklandı, gri kedi pelerinin eteklerininin arasına sığındı.

Kadın, iki adamın üzerindeki etkiyi geri çekmek istercesine sağ elini uzattı ve sonra toplayarak kapattı  onlara doğru açılmış parmaklarını….

Adamlar, kaldıkları yerden hayatlarına devam etmek üzere canlandı.

Önce kapıyı ardına kadar açık bulduklarına şaştılar, sonra tedirgin adımlarla evden içeri yollandılar.

Kadın, sipher aldığı yerden doğrularak eve sırtını döndü…

Rahat adımlarla ormana yöneldi.

Hasat bitimiydi.

Ekim sonu, bilgelerin ‘ Avcı Ayı’ dedikleri zaman aralığı. Öte dünya krallıklarının bir kez daha kışın dondurucu uyanışına teslim olmadan önce, en güçlü etkilerini Dünya’ ya aktardıkları zaman.

Bir anda yaşamı sonlansa, bundan sonraki yaşamında kuzey rüzgarını, kehribar rengi güneşin doğuşunu bastırmak üzere göğe yükselen bir dolunayın meydan okumasının verdiği yoğun duyguları, düşünceleri, hisleri yine anımsar mıydı?

Bir ermiş değildi, korkuları vardı. Ona göre hayal gücünün olmadığı yerde korku da yoktu.

********

Kasabanın delisi kasaba girişinde karşıladı onu. Üzerine gece mavisi bir cüppe geçirmişti. Dökümlü kapşonun altından omuzlarına doğru uzanan kuzguni saçları önceki gece yağan yoğun yağmurdan olsa gerek ıslaktı. Büyükçe bir kayaya yaslanmış elindeki uzun piponun içini doldurmakla meşguldü.

Kadını gördüğünde eğilerek reverans yaptı deli.

Kadın hafifçe dizlerini bükerek karşılık verdi.

‘ Aradığın aktar, kilisenin sokağında.’

Kadın, adamın parmağıyla gösterdiği yere doğru baktığında çan kulesini gördü.

Bir süre, gri bohçasını sırtına atarak oradan uzaklaşan delinin ardından baktılar. Sonra kedi Mia önde, kadın arkasında kasabaya giriş yaptılar.

*******

İki adam sessiz adımlarla eve girdi. Küçük girişin bitiminde bir mutfak, yanında banyoya açılan kapı, diğer yanında ise içinde çıtır çıtır yanan kızgın odun korlarının bulunduğu şömineli orta boy bir oda. Şöminenin karşı duvarında, evin konuşlandığı arazinin arkasına bakan pencerenin yanına sırtını vermiş, beyaz tülden bir cibinlikle oda genelinden kendini ayıran bir yatak.

Odanın ortasına yerleştirilmiş ladin ağacından, dikdörtgen masa.

Arazinin uzağındaki kayayı, ormanın başlangıcını, büyükçe bir ağacı ve evin biraz kenardan da olsa girişindeki ahşap verandayı gören penceresinin altında, oturduğunda içe gömülen kat kat minderler… şömine önüne yerleştirilmiş, diğerlerinden küçük yumuşak bir minder.

İki adam meraklı gözlerle etrafa göz gezdirdikten sonra koridora çıkmaya yeltenene sordu öteki, ‘ Nereye gidiyorsun?’

‘ Evde yok ki!’ dedi diğeri, ‘ Buradan hemen çıkmalıyız, aksi halde başkasının evine izinsiz girdiğimizi bir gören olursa fena olur. Hem ya kadın yakınlardaysa, bir anda buralarda bitiverirse ne diyeceğiz?’

‘ Hakkımızı sonuna kadar arayacağız. Şartlarımıza uymazsa buradan gidecek!’ dedi öteki, kızmış olduğu belliydi.

Omuz silkerek tekrar odaya girdi diğeri. Arayan gözlerle masanın altına doğru eğilerek yalandan, sevgi dolu bir tonla seslendi, ‘ Gel pisi pisi pisi..’

********

Mavi cübbeli deli, koltuk biçimindeki kayanın üzerine oturmuş evi gözetliyordu. Bir yandan da parmaklarının arasındaki, koşarken toprağın üzerinde dikkatini çektiği için durup yerden aldığı karga tüyünü okşuyordu.

Derken evin içinden, arazinin etrafına gizlice göz atan iki adamı gördü.

Adamlar önce ağır adımlarla evden çıktılar, sonra hızla tabanları yağlayarak koşmaya başladılar.

Koltuk biçimindeki kayanın yanından geçip gittiler. Kayanın üzerinde oturan deliyi her nedense görmediler.

*******

İçerisi kurutulmuş güller, lavantalar ve zambaklarlarla dolu cam kavanozlar, ahşap küçük bir sunağın altında bal likörleri ile dolu şişeler, birkaç yelpaze, lavanta kesesi, tarçın kabukları, kurutulmuş gül yaprakları, badem yağı, misk ve safran şişecikleriyle doluydu.

Destina, on üç yıldır bu kasabada aktarlık yapıyordu. Bunun yanı sıra, kış aylarında odun, yazları gübre satardı. Kazancı giderlerini karşılamaya pek yetmiyor olsa da yuvarlanıp gidecek kadar idare ediyordu. Yaptığı iş artık pek kabul görmüyordu ama geçimini sağlamak için elinden gelen tek şey buydu. Eskiden, çok değil bundan birkaç yıl önce neredeyse tüm geliri olan ebelik artık mümkün değildi çünkü bu kasaba.. Ah! Artık bu kasabada bir elin parmaklarını geçecek kadar bile kadın yoktu ki! Cadı avı dedikleri, şu kadın avı sırasında çoğu diri diri yakılmış, canını kurtaranlar ise buraları çoktan terk etmişti. Ona göre veba salgınına sebebi, cadı avında katledilen kadınların ve onlarla birlikte ateşlere atılan kedilerin lanetinden başka bir şey değildi.

Destina, hem cinsinden kimsecikleri görmeden ve mümkün mertebe bir hayalet gibi kimselere görünmeden, her gün küçük dükkanını açmış, her akşam kapıya kilit vurarak evine gitmişti. Tanrıçanın ışıldadığı eski vahşi günleri özlemle anıyordu. Şu an içinde bulunduğu düzen ona bu tür bir arzudan utanç duyması gerektiğini dayatsa da önemli değildi bu. Doğup büyüdüğü topraklarda, geceleri burçak tarlaları hışırdayıp yüksek sesle konuşurdu. Uzaklarda, kuzeyde ayışığıyla birlikte açık alanlara gelen kurtların oradan oraya koşturarak Tanrı’ ya yakarırcasına uluyuşlarını dinlemek sıradan olaylardandı. Özlemle içini çekti. Kapının açılmasıyla çınlayan çanın sesini duyduğunda, gelen müşteriyi görmek için gizli iç odadan çıktı.

Gri cübbeli, beline kadar uzanan gri dalgalı saçlarının arasından ince tutamlar halinde ışıldayarak dökülen beyaz buklelerin aydınlattığı kalp şeklinde güzel bir yüz ve karşısındakini tartan koyu gri donuk gözler.

O an Destina, kurtların ve kadınların kendilerini yanlış anlayanlar tarafından yok ediliyor oluşunun ne denli çarpıcı bir benzerlik taşıdığına hayret etti.

‘ Adaçayı var mı?’

‘ Kurutulmuş mu, yoksa taze mi olsun?’

Kadın, raflara kaçamak bir bakış attı, ‘ Bir demet, kurutulmuş olsun.’

Destina, ‘ Kedi otu da ister misin?’ diye kadının eteklerinin altından başını uzatan kediye bakarak gülümsedi, ‘  Bu gri tüy yumağının, kedi otlarının arasında sırt üstü yatıp zevkten dört köşe olmasını seyretmen için pencere önüne koyduğun geniş bir saksıya ekmen yeterli.’

Destina’ nın tüm samimiyetine tezat, kadın buz gibi gözlerle burnunu çekerek,

‘ Adaçayı yeterli.’ dedi; onun düşüncelerini kokusundan okumaya çalışan bir kurt gibi.

Ormanlıklar, meyve bahçeleri ve çiftliklerle çevrili bir yerde büyümüş olduğundan mıdır bilinmez; Destina, sezgileri oldukça güçlü biriydi.

Bu yabancı kadın, karşısındakiyle arasına belirgin bir duvar örmeyi belli ki çoktan öğrenmişti. İçinde bulundukları dönemi göz önünde bulundurduğunda pek de haksız sayılmazdı tabii. 

Adaçayı demetini kadına uzattığında göz göze geldiler.

Destina’ nın, karşısındaki kadının değişen koşullara uyum sağlamakta deneyimli ve tuttuğunu koparan bir tip olduğunu anlaması için anlık bir göz teması yeterliydi.

Sert ve güçlüydü kadın, belli ki sadece ince bir buz gibi kırılgan olanların içinde yükselen gerçek güçten habersizdi. Daha fazla soru sormamaya karar veren Destina adaçayını müşteriye uzattı. Kadın elinde otlar ve ardında dört ayaklı gölgesini de sürükleyerek dükkandan çıktı..gitti.

**********

Ormanlık yolda yürüyorlardı gerisin geri eve doğru. Önde, elinde bir bağ taze kurutulmuş adaçayıyla kadın, arkada kedi.

Yaklaştıkça daha sessiz adımlarla yol almaya başladılar. Kayanın oraya geldiklerinde, önce arkasına saklanıp arazinin ortasındaki evin çevresine göz attılar, sonra sessiz iki gölge gibi evden içeri süzülerek kapıyı arkalarından kapattılar.

Şömine henüz sönmeye yüz tutmuştu. Kapı ardına kadar açık kalmış olduğundan içerisi soğumuştu.

Kadın ateşi canlandırmak için şöminenin yanına dayalı kalınca bir dalı kullandı. Az sonra içten içe yanan yanan odunların arasından küçük bir ateş parçası harlandı.

‘ İşte oldu..’ diye mırıldanarak derin bir nefes aldı.

O ateşi güçlendirmekle uğraşırken, kedi Mia tekrar yumuşak minderine kurularak şekilden şekle giren alevleri seyre daldı.

Aktardan aldığı adaçayından birkaç dal ayırıp alevlere yaklaştırdı.

Kuru yaprakların uçları yanmaya başladığında, bitkiyi çekti. Birkaç küçük alev parçacığı şöminenin taşlarına düşüp kül oldu.

Şimdi içten yanmaya devam eden dallar bir tütsü gibi tütüyordu. Ağır ağır yürüyerek tütsüyü odanın her bir köşesinde dolaştırdı. Adaçayının o tazelik veren hoş esansının tüm odayı doldurduğundan emin olduğunda evden dışarı çıktı.

Bu doğal tütsüyü evin etrafında tüttüre tüttüre birkaç tur attı. Tam işini bitirip eve girecekti ki, az ilerideki koltuk kayanın üzerinde şampanya rengi küçük bir köpek gördü…. Daha dikkatli baktığında köpek orada yoktu, yanılmıştı.

Kapıyı örterek içeri girdiğinde kedi Mia’ nın hep aralık duran pencereden dışarı çıkmış olduğunu gördü. Kediler harika hayvanlardı. İnsana ihtiyaç duyabilirlerdi fakat muhtaç değillerdi.

Ladin masanın ortasındaki kartın tepesinde bir işaret vardı. Toprak elementinin sembolüydü bu. Seçtiği kart, ölüp toprak olmayı onaylıyordu. Ölümden ölesiye korkmasının sebebi toprağa karışıp gitmek değildi, onu rahatsız eden şey yeniden bir bebek olarak dünyaya gelmek ve bu yaşamında dünyanın sırlarına dair öğrenmiş olduğu tüm bilgiyi unutarak, doğumunda ona bahşedilen yüksek doğalı bir takım güçlerin zamanın kasvetli tonozlarıyla birlikte yok olup gitme ihtimaliydi. Varlığın pek çok kereler yeryüzünde bedenlenip evrim geçirdiği fikrine inanıyordu. Kimseyle paylaşamazdı bunu.

Asıl olan şey ise, o bu yaşamında fiziksel ölümsüzlüğü arıyordu ama nafile..

Atalarından gelen en iyi dna ile donanmış olması onu ölümsüz yapmıyordu.

Çağın ötesinde fikirlere sahip oluşu ise, uzun zamandır yaptığı kişisel araştırmalarını destekleyen geniş bir hayal gücünün ürünüydü.

Hakikate erişmede dinlerin yetersiz olduğunu düşünüyordu.

İnançla ilgili meselelerde, otoritenin değil, sezgilerinin onayladığını kabul eden bir dünya görüşüne sahipti. Her türlü din ve görüşe karşı hoş görüyü esas almasına rağmen İsa’nın yanılmaz olduğunu kabul etmezdi.

Hıristiyan Kutsal Kitap’ larını Pavlus’ un Dini olarak adlandırır, İsa’ nın ise insanın asıl olması gereken yüzünün bir temsilcisi olarak dünyaya uğramış üstatlardan biri olduğuna inanırdı. İnsandı insan olmasına ama suda yürüyebilen, cüzamlıyı iyileştiren, şarabı çoğaltan ve ölüyü diriltebilen demek; Tanrısal güçlerle donanmış mucizevi bir türün varlığına dair oldukça açık bir kanıttı.

Dininin kutsal kitaplarından her birinin insan tecrübesinin bir belgesi olduğunu yok saymıyordu ama yazarlarının, insan oldukları için, kendi yorumunu kattığını düşünüyordu. Kilisenin savunduğuna tezat, o insanın günah işlemeye, hata yapmaya eğilimi varsa da, asıl itibariyle günahkar olduğuna inanmıyordu.

Eğer ölüm kaçınılmazsa ondan korkmanın anlamsız olduğunu düşünerek bir misvak çubukla dişlerini fırçalamaya başladı.

Evin arkasındaki kuyudan çektiği birkaç kova suyu, demir bir kazanın içine doldurarak şömineye götürdü. İnce yapılı olmasına rağmen cüssesinden beklenmeyecek oranda güçlüydü. Kazanı şöminenin ortasından sarkan kancaya yerleştirdi. Adaçayı demetinden birkaç dal alarak suyun içine attı. Kazandaki su ısınırken, masanın üzerindeki kitabın ortasından bir yerlerden herhangi bir sayfa açtı.

Gri gökyüzü fonuna parlak renkli bir gökkuşağı eşlik ediyordu.

Toprak elementinin sembolü, resmin hemen altında göze çarpıyordu. Hemen yanında ise şunlar yazılıydı;

Bir çemberin mükemmel simetrisi içinde

evrenin esas doğası bulunur.

Bundan ders almak için, bu düzeni yaşatmak için elinden geleni yap.

Kitabı kapatıp yerine kaldırdı. Masanın üzerinde duran mumu yakmak için şöminenin alevine tuttuğu ince daldan yararlandı. Dalı uzatmasıyla alevlenen mumu alıp banyoya yöneldi. Az sonra demir kazandaki kaynar suyu ahşap fıçıya dökerek birkaç kova soğuk suyla birleştirmişti. Rahatlatıcı ve hem bedeni, hem de ruhundaki tortuları arındıran bir banyodan sonra.. Siyah yumuşak dokulu, yerleri süpürecek derecede uzun etekli ve ellerinden sarkacak denli uzun kollu geceliğini giydi. Giydiği kıyafetlerin bir taraflarından sarkması, ya da teni cezbedici bir dokuya sahip olması hoşuna gidiyordu.  

El örgüsü renkli şalını omuzlarına attı, mumu alarak kapının dışına.. Ahşap verandanın tavanından sarkan, sazdan yapılma hamağının tatlı konforuna vücudunu bıraktı.

Evin birkaç adımlık mesafe yakınındaki  yaşlı köknar ağacının tepesine tüneyen haberci baykuş öttü durdu…

‘ Puuuhuuu.. Prrruhuuu..’

Bir anlık sessizlikten sonra, kedi Mia, ağzında iri bir tavukla çalıların arasından çıktı. Birer çakmak taşı gibi sivri köpek dişlerini hayvanın ense kökündeki sinirlere geçirmiş olduğu için tavuk baygındı.

Kedi minyatür bir leopar kesilerek, avını yaşlı ağacın tepesine taşıma çalışmalarına davrandı.

Kadın, tüy gibi hafif ama bir o kadar da hızlı hareket ederek içeri yollandı. Saniyeler geçmeden tekrar verandadaki hamaktaydı.

Aşağı yukarı bir dakikalık zaman dilimi içinde çalıların arasından, görünmemek için yarı sürünerek, yarı emekleyerek ağaca doğru ilerleyen bir adam çıktı. Kadın, hiç ses etmeden adamı seyre daldı.

Bir göz kırpımlık zaman aralığı sonrasında, yalandan bir sevgiyle geceye fısıldayan ikinci adam belirdi… Diğerinden daha inceydi. Adam sağa sola bakınarak ve büyükçe bir mumun ışığından yararlanarak arayan gözlerle arazide dolanmaya başladı, ‘ Gel pisi pisi… Pisiiii..Gel pisi..’

Kadın sırıttı.

Kedi Mia, ağzında kendi ağırlığınca bir tavukla birlikte ağacın ilk basamağı olan dala tırmanmayı başardı.

Emekleyerek ilerleyen irice adam ağacın gövdesine sırtını yaslayarak arayan gözlerle toprağa baktı.

Şöyle ele avuca gelen birkaç taş bulsa kediye atıp tavuğunu kurtarmaktı amacı. Yanında sapanı olsa zifiri karanlıkta bile vurabilirdi avını ama ne çare… Ortalıkta yemyeşil çimlerden başka bir şey yoktu.

Diğerinin gözüyse, evin verandasından yumuşakça yayılan ışığın aydınlattığı hamakta bağdaş kurarak oturmuş kadındaydı.

Şlik, şlak.. Tatlı bir merminin kayarcasına yuvaya sürülme sesi buna eşlik etti.

Tam da, ‘ Gel pisi pisi,’ derken göz göze gelmişlerdi. 

Siyah elbiseli, gri saçlı kadın,tüfeğinin namlusunu ona doğrultarak nişan aldığında adam korkudan dona kaldı.

Evden olsa olsa üç metre uzaklıktaydı.

O – gel pisi pisi- boğazına bir yumru gibi oturmuştu şimdi.

‘ Bir adım daha atarsan, kurşunumu iki kaşının tam ortasında görürsün.’ diye mırıldandı kadın.

Adam kulak kabarttı. Ah bir de kadının ne demiş olduğunu duysaydı! Ellerini yukarı kaldırarak beyaz bayrak niyetine mendilini çıkardı.

‘ Yaklaş,’ diye seslendi kadın.

Adam eve doğru bir adım attığında, yaşlı köknar ağacından tarafta olan diğeri, bar bar bağırarak verandaya çullandı.

Kadın aniden namluyu onun geldiği yöne doğrulttu, hedefi gördü… Silahı ateşledi.

Barut parçası alt baldırını sıyırdığında, adam can havliyle çığlıklar attı.

Kadın bir süre, panikle kendini oradan oraya atan adamı seyrettikten sonra namluya yeni bir mermi sürerek, elinde titreşen mumla arazinin ortasında korkudan olduğu yere mıhlanmış olana nişan aldı.

Adam, son derece iç güdüsel bir hareketle, iki elini yüzüne doğru çaprazladığında mum yere düştü. Avuç içleri namludan yana dönüktü sanki tüfeğin ucundan yayılacak vurucu etkiyi savuşturabilecek gibi.

Kadın, göz gez arpacık halinde ve bir kuş kadar hafif, bir boz ayı kadar sakin nefes alıp vererek bekledi.

Nefesini yavaşça salıverip adamın iki kaşının arasında arpacığı gördü.

Nefesinin tükendiği noktada onu birkaç saniye tuttu.

Tam tetiğe dokunacaktı ki, hedefteki; ‘ Dur dur dur dur!!! Bekle bekle!!’ diye panikle ardarda bağırdı.

‘ Seninle değil derdimiz!.. Bizi rahatsız eden şu gri kedi!….’

Kadın ses etmeden dinlemeye devam etti. Namlu hala adamın iki kaşının ortasına nişan almaya devam ettiğine göre ikna olmamış demekti belli.

Bir yandan kadını kollayıp, diğer yandan baldırındaki acıyla durmaksızın bağıran arkadaşına ulaşabilmek için soğuk terler döken adam, ‘ Senin kedin bizim tavuklarımızı boğazlıyor.’ dedi; ‘ Tavuklar bizim yumurtamız, civciv verenlerimiz, çok sıkıştığımızda etini yediğimiz. Bize bir kümese uygun tek bir horoz kralın yanında, bir kurt gibi ete susadığımızda boğazlayabileceğimiz kadar çok horoz veren hayvanlarımızdır. Tavuklar huysuzlandığında, biz de huzursuzlanırız. Tavuklar öldüğünde, biz de onları boğazlayanı boğazlamak için harekete geçeriz. İnsanın doğası bu, kusura bakma biz böyleyiz.’

‘ O bir kedi, avlanmak onun doğasında var. Nasıl bir köpek havlamadan duramaz ise bir kedi de avlanmadan durmaz.’

Silahını indirip duvara dayadı. Hamaktan kalktı ve bir yandan sızlanıp diğer yandan topallayarak arkadaşının yanına koşturan adama baktı, ‘ Hadi ama abartma, özellikle kenardan sıyırdım baldırını. Canın, verdiğin tepkinin onda biri kadar acımıyor aslında..’

‘ Ne biçim bir kadınsın sen! Utanıp özür dileyeceğine..’

Diğeri dürttü, ‘ Sakin olsana.. Onun arazisindeyiz.. Suçluyuz.’ diye çabucak fısıldadı.

‘ Arkadaşımın kusuruna bakmayın senora, kediniz az önce tavuklarımızdan birini çaldı.’

Baldırını ovuşturan şişmancası, ‘ Evet, şu köknarın üst dalına çıkardı hayvanımı. Sapanım yanımda olsaydı alırdı cezasını ama…’

Dürttü diğeri yine, ‘ Siz buraya geldiniz geleli haftada bir, bazen iki tavuğumuzu boğazlayıp mideye indiriyor. Bu gidişata dur demek için bugün evinize geldik gelmesine ama sizi bulamadık. Biz de kediyi aramaya koyulduk.’

‘ Bulsanız ne yapacaktınız?’

‘ Ne mi yapacaktık!?’ diye bağırdı şişmancası, ‘ Ne yapabilirim, ben de onu boğazlayacağım! Aauuuuuççç!!! ’ Daha fazla konuşmasın diye ayağına sağlam bir tekme atmıştı diğeri.

‘ Ölen tavuğun bir adı var mıydı? Ya da diğerlerinin.’ diye sordu kadın, gözleri boş ve duygudan uzaktı.

‘ İsim mi??.. Oturup tavuklarıma isim koymadım ama onlar benim tavuklarım.’ dedi şişman olanı.

Kadın derin bir iç çekti. Kaşlarını çatarak, ‘ Tsck tsck tsck..’ dedi, ‘ Birincisi, kedimin adı Mia, bu yüzden o herhangi bir kedi değil. İkincisi ve bence en önemlisi o bana değil, ben ona aitim. Üçüncüsü, kedimin doğasında avlanmak var, aç ya da tok olması fark etmez.

Sadece tavukları boğazlamak değil, sansardan tavşana, iri sıçanlardan küçük kuşlara varana dek her türlü hayvanı yakalamak onun yaratılıştan gelen dürtüsü.’

‘ Peki bizim zararımız ne olacak? Onun dürtüsüymüş tamam ama benim tavuklar bir bir azalıyor?’

‘ Burada bekleyin..’ derken siyah eteğini savurup, havada kayar gibi süzülerek evden içeri girdiğinde, ‘ Sen çıldırdın mı?!’ diye püskürdü diğeri. ‘ Kadın seni alt baldırından vurdu. O tüfeği bana doğrulttuğunda, namlunun soğukluğunu üç metre uzaktan iki kaşımın arasında hissettim..’

Kadın verandada belirip yanlarına gelene kadar, ‘ Sen hala zarardan bahsediyorsun! Sakin ol ve kibarca kedisini evden salmaması şartı ile öldürmeyeceğini söyle..’ diye panikle mırıldandı.

Kadın, elinde iki avuç parayla geri geldi ve adamların ellerine doluşturdu. ‘ Bu, zararını fazlasıyla karşılar. Kediye gelince, birlikte olduğumuz sürece onu korumak benim görevim. Bir daha bizi rahatsız etmeyin.’

Kendinden emin bir halde dönerek eve yürüdü. Kapı arkasından kapanırken çıkardığı çatırtı, iki adamın içindeki boşlukta yankılandı.

Adamların ağzı açık kalmıştı.. Kadının verdiği para onlara nereden baksan yirmi tavuk aldırırdı.

Şişman olanı, gözlerini avucunun içindeki paralardan alamayarak, ‘ Zengin olduk Gregor..’ dedi diğerine.

Gregorio, ‘ Farkındayımmm..’ diye sırıtarak mırıldandı.. ‘ Hadi Leo,buradan ufak ufak uzayalım.’

Arazinin bitiminde başlayan kendi çiftliklerinin sınırına geldiklerinde durup rahat bir nefes aldılar.

Leopoldo mühim bir fikir bulmuş gibi parlak gözlerle arkadaşına bakarak sordu; ‘ Şu kedi, yarın da bir tavuk çalar mı dersin?’

Gregorio, ‘ Bgbgbıdaaak..Gt gt gt gdaaaak..’ diyerek tavukları taklit etti.

Kahkahalar atarak omuz omuza verdiler. İçsel bir tür iksirle fokurdar gibi dans ederek mahzenden bir galon şarap aldılar ve içmeye koyuldular.

Ay tepeye yükselip geceyi aydınlattığında, kedi Mia, sessizce sürünerek ağacın gövdesine doğru ilerledi. Pençelerini üzerinde durduğu yosunlu tüylerle dolu dala geçirmişti. Atlama pozisyonuna geçip tırnaklarını yuvalarına çeker çekmez havada vücudunu doğrulttu. Kendini yer çekimine duyduğu sonsuz güvenle bırakıp, yine dört ayağının üzerine zarif ve yumuşak bir iniş yaptı.

Uzun gri tüyleri vardı. Gözbebeğine doğru yeşile çalan gri gözlere sahipti. Meraklı adımları ağacın arkasına yöneldi.

Ağaca sırtını dayamıştı. Gri bir bohçası ve mavi bir pelerini vardı. Kedi Mia, ufak ufak sokularak yanaştı. Adam, kedinin parmaklarının arasındaki karga tüyünü koklamasına izin verdi. Kedi, bir süre tüyü kokladı.. Sonra puslu gözlerle adama baktı.

Adam gülümsedi. İnci gibi sıralanmıştı dişleri. Dar bir burun, çıkık elmacık kemikleri ve sert bir çene hattına sahipti.

Kedi Mia, karga tüyüne uzandı ve aldı.

Ağacın tepesindeki baykuş öttü; ‘ Puhuu..’

Kadın köknar ağacını ve evin verandasını gören pencereden dışarı baktı. Kedi Mia, ağacın arkasından çıkmış eve doğru yürüyordu.

Gülümseyerek onu karşılamak için pencereyi iyice açtı, ‘ Hoş geldin Mia.. Güzel kızım..’

‘ Meeeuuu..’ diye mırıldanarak karga tüyünü bıraktı kadının avucuna.

‘ Teşekkür ederim.’ dedi kadın, sevinmişti. Saçlarını tepesinde toplayıp kıvırdı ve topuzu tutması için tüyü tam ortadan geçiriverdi.

Evin sıcaklığının iç gıdıklayan mayhoşluğu kedi Mia’ nın uykusunu getirdi. Koca bir tavuğu mideye indirmişti.

Yatağa sıçramasıyla, cibinliğin tüllerinin arasından kayar gibi yorganın içine süzülmesi bir oldu.

Kadın onu taklit ederek yorganın içine girdi.. Ay ufukta yükselirken, sarmaş dolaş bir halde, uyku duvarının ötesine geçmişlerdi.

Leopoldo hıçkırdı ve Gregorio’ yu dürttü, ‘ Adı neydi şu kadının?..’

Gregorio çok daha az içmiş, daha çok arkadaşına içirmişti, ‘ La Bruja..’

‘ Pşttt..akşam akşam.. Evlerden uzak! Nereden çıkardın bir bruja olduğunu?’

‘ Masanın altında kediyi ararken gözüme bir deste ilişti.. Sen görmedin mi?’

Leopoldo şişenin dibinde kalan son yudum şarabı mideye indirdikten sonra burnunu çekti,

‘ Ben deste falan görmedim.’

‘ Beş köşeli yıldızlar vardı. Yarım daire şeklinde diziliydiler. Nasıl görmezsin, Leo?’

‘ Bilmem, dikkatimi çekmemiş işte.’

‘ Bir kitap da vardı masanın üzerinde… Adını söylemeye korkuyorum, Meryem Ana’ mız doğru yolu göstersin..’

‘ Söyle Gregor çatlatma beni hadi..’ dedi Leopoldo, oldu olası sabırsızdı.

‘ Kapağında koca bir kemikten orak sanki Azrael’ inki gibi tüyler ürperten türden!….’

‘ Yüce İsa!.. Peki başka?’

Gregorio, hatırlamak istermiş gibi gözlerini kıstı, ‘ Ay’ ın içiçe geçmiş halleri..Evet, evet bu çiziliydi!’

‘ Ah! Olabilir… bir bruja.. doğru tespit etmiş olabilirsin Gregor! Başka?’

‘ Başka şekiller de vardı ama tek hatırımda kalan kitabın adı; ‘ Gölgeler Kitabı..’

Korkuyla ayağa kalkan Leopoldo’ nun gözü paralara takıldı, ‘ Bu kadın bir bruja ise eğer, paraları da kendi gibi lanetlidir Gregor!’

Uyanık Gregorio, ‘ Paraların lanetli olduğu doğru olabilir..’ dedi, ‘ Ne yapsak gömsek mi?’

‘ Şimdilik kümese saklayalım..’ dedi Leopoldo, ‘ Başına da bir köpek dikeriz.. Hem çiftliği de o lanet kediden korumuş oluruz.’

Gregor, ‘ Evet, bir köpek bulmalıyız Leo! Bu harika bir fikir!’ diyerek arkadaşının ensesine bir şaplak indirdi. ‘ O gerçek bir Bruja ise ne yapacağız peki?’ diye fısıldadı.

‘ Evini kedisiyle birlikte ateşe veririz..’ dedi Leo, sesi son derece kararlıydı.

İki arkadaş aynı anda ıstavroz çıkardılar, ‘ Tanrı esirgesin..’ 

Sessiz adımlarla kulübelerine yollandılar.

Eğer kadın bir Bruja ise yanmıştı.

La Bruja…. Bir cadı..

BÖLÜM SONU.

Yorum Yapın