Dünya İnsanlık Ailesi
İnsan Kimliğimizi gerçek kılmadan, hiçbir kimliğimizi gerçek kılamayız
İnsan Kimliğimizi gerçek kılmadan, hiçbir kimliğimizi gerçek kılamayız
Belki “Bir” kişiyiz... Belki “Milyon” kişiyiz... Belki de “Sonsuz” kişiyiz...
Safir Yayınları'nın yeni kitabı "Rüyadan Uyanmak" kitapçılarda...
"Klon Savaşları"nın çağrıştırdıklarıyla yazılmış bir yazı.
Facebook üyelikleri bulunan arkadaşlarımızı, derKi Facebook grubuna bekleriz.
" Tanrı'nın Doğumgünü" kitabının yazarı Burak Özdemir'in yazısı.
Radyo derKi, 5 kanallı olarak çok yakında geri dönecek. Server taşıma işlemleri nedeniyle geçici süreyle kapalıyız.
| En İyi İlaç |
|
|
|
| Salı, 08 Ocak 2008 | ||||||||||||||||
|
Eczaneyi unut. Kimyasal maddelerle yüklü basit gıdalar hastalıklardan koruyor. Tüm bu meseleler çok önceden halledilmiş olmalıydı. 300 yıl önce İngiliz denizcilerin limon’un skorbit hastalığındaki önemini keşfetmeleriyle beslenme bilimi doğmuştu. Şimdi, dünya kadar kitap ve tabloda her gün neye neden ihtiyaç duyduğumuz yazılı. Bu kitap ve tablolar, enerji, her çeşit protein, bir sürü yağ, vitaminler, periyodik tablonun yarısını dolduran mineraller ve diyet liflere ait bilgilerle dolu. Bu konuda bilinmedik hiç bir şey kalmamış gibi görünüyor. Acaba öyle mi? Elbette değil! Süpermarket raflarında ve çok uluslu şirketlerin laboratuvarlarında sessiz bir devrim yaşanıyor. Tatminsiz tüketiciler, standart beslenme kitaplarında yer almayan terkipleri içeren ve sayıları sürekli artış gösteren ürünlerin devamlı bombardımanına maruz kalmaktalar. Bunlar arasında, Lactobacillus casei bakterisinin Shirota suşunu taşıyan yoğurtlar, bitki sterolleri içeren margarinler sayılabilir. Asırlardır “sadece gıda” olarak kabul edilen meyva ve sebzeler dahi yeni bir tarzda sunuluyor. Bu ürünler, vücuda antioksidanları ve hastalıklardan koruyucu doğal maddeleri verme vasıtaları olarak algılanıyor. Bu fonksiyonel gıdaları veya nutrasötikleri ticari satış taktikleri olarak görmek meseleyi hafife almak demektir. Daha kötüsü, onları, ilaç ruhsatlandırma ve klinik çalışmalar gibi zahmetli işlerden kurtulmak için, gıda maddeleri içine saklanmış ilaçlar olarak görmektir. Gerçekte, çoğu hallerde, yararları hala tartışmalıdır. Domatesteki likopen gerçekten prostat kanseri riskini azaltır mı? Veriler tam değildir. Bitki sterolleri kandaki kolesterolü azaltır mı? Bazı sonuçlar olumlu ise de diğerleri olumsuzdur. Probiyotikleri alarak, barsaklarımızdaki dost bakterilerin daha iyi gelişmelerini sağlamalı mıyız? Yine, veriler karışık. Buna rağmen, bu devrimi çok ciddiye almamız gerektiği konusunda sağlam bilimsel kanıtlar mevcut. Nutrasötikler, almamız gereken vitaminler ile almamamız gereken toksinler arasında bir yere düşen yeni bir besin kategorisinin ilk habercileri olabilirler. Bitkiler diğer canlılar tarafından yenmemek için bir seri kimyasal ürettiler. Bizler de onların çoğuna karşı direnç geliştirdik. Ancak, evrim orada durmadı. İnanıyorum ki, bizler bu kimyasalların çoğunu kendi yararımıza döndürdük ve halen diyetimizde olmadıklarında eksikliklerini hissediyoruz. Beslenme bilimi, bu yüzden, gerçekte, ilk müsveddeden başka bir şey değildir. Bana göre, bitkileri yetiştirme, pişirme ve yeme tarzlarımızı tekrar gözden geçirmeliyiz. Dahası, evrimin ışığında, zararlı olduğunu zannettiğimiz pek çok doğal kimyasalın gizli yararları olabileceğini düşünmeliyiz. Bu fikre, “vitaminlere neden ihtiyaç duyarız?” sorusunu sorarak ulaştım. Cevap belirgin değil. Vitaminler beslenmemiz için gerekli olağan dışı bir kimyasallar karışımıdır. Onlara bağımlılığımız son derece karmaşık bir konudur. Hiç bir mühendis, böylesine rastgele ekstra gereksinimler listesine gerek duyacak bir motoru icat edemezdi. Ancak, tabiatta, vitamin yoksunluğu sorun teşkil etmez. O zaman bunu nasıl algılamalıyız? Cevabın bir kısmı, şüphesiz, insanların “tasarlanmış” olmadıklarında yatmaktadır. Bizler, doğal olarak, karmaşığız. Zira, evrim geçirdik. Bütün yaratıklar, sürekli olarak, birdiğerinin varlığı veya baskısı altında olduğundan modern biyologların sözünü ettiği silahlanma yarışına mahkum durumdayız. En acımasız savaşların bir kısmı kimyasal seviyede olmaktadır. Toprak altında, milyarlarca yıldır, bakteriler ve mikrofunguslar birbirleriyle çarpışmaktalar. Biz bundan, o mikroorganizmaların başlıca silahları olan antibiyotikleri elde ederek yararlanıyoruz. Yer üstünde ise, hayvanlar bitkilerle mücadele halindeler. Tüm kara hayvanları sonuçta bitkileri tüketerek yaşam sürdürürler. Bitkiler de bu saldırıya karşı savunma geliştirmek zorunda kalmışlardır. Bir ölçüde, kendilerini yiyerek yok eden hayvanlardan daha çok sayıda üreme yollarını bulmuşlardır. Bunun dışında, yenmelerini zevksiz ve zor kılmak için diken, kıl ve lif üretirler ve çoğu yabani bitkiler zehirlidir. Kimyasal savaş, metabolik yönden, pahalıdır. Bu gereksinim olmasaydı, bitkiler zor kazandıkları enerjiyi kendi genlerini yaymak için tohum üretmek amacıyla kullanırlardı. Ancak, kuşatılmış bir ulus gibi savunmaya yatırım yapmak zorundadırlar. Hayvanlar ihtiyaçları için bitkileri yemek zorunda kaldıklarından (veya etoburlarsa bitki yiyen hayvanlarla beslendiklerinden) bitkilerde bulunan toksinleri yok etme mekanizmalarını geliştirmek zorundadırlar. Koalalar bu işi mükemmelen yapan hayvanlardır. Başlıca besin kaynakları olan ökaliptus yaprakları çok sert lifler ve toksinlerle, zararlı uçucu yağlar içerir. Ancak, koalaların apandisiti bunlarla başa çıkabilir. Burada bir numara vardır. Evrim son derece fırsatçıdır. Herhangi bir soruna karşı evrimleşmiş herhangi bir organ veya metabolik sistem, sonuçta başka bir hizmet görmek için baskılanmış olabilir. Doğal ayıklanma, çok masraflı olan, toksinden arınma mekanizmasını veya ürettiği ürünleri başka amaçlar için kullanmayı bilen fertleri tercih edecektir. Bu organizmalar için zehirden arınma sadece bir temizlenme meselesi olmayacak, o fertler için fayda sağlayacaktır. Olumsuzdan olumluya dönüşümün inandırıcı örnekleri var mıdır? Vardır. Dünyada ilk hayat serbest oksijenin olmadığı bir atmosferde oluştu. Sonra, takriben, 3 milyar yıl önce günümüzdeki siyanobakterilere benzer bakteriler ilkel bir fotosentezin evrimini gerçekleştirdiler. Bu şekilde güneş enerjisini zaptedip, yan ürün olarak oksijeni ürettiler. Fotosentez işe yaradı ve bunu kullanabilen organizmalar yaşamlarını sürdürebildiler. Aniden, jeolojik açıdan, dünya oksijence sengin bir atmosfere kavuştu. Oksijen son derece reaktiftir. Demiri paslandırır, yağları acıtır, ateşi yakar. Onun varlığında evrimleşmeyen canlılar için oksijen öldürücüdür. Doğal ayıklanma bu amansız gazı detoksifiye edecek canlıları tercih ederdi. Atmosferimizde yaşamı tercih eden canlılar arasında oksijeni detoksifiye ediciler de bulunur. Ancak bu, şüphesiz, hikayenin sonu değildi. Bazı organizmaların şekerleri oksijenle reaksiyona sokarak detoksifiye ettiğini farzedebiliriz. Böylece açığa çıkan enerjinin önce ısı olarak harcandığını tahmin edebiliriz. Sonra, zaptedilmiş olsa da ATP’yi yapmakta işe yaradığını söyleyebiliriz, ATP, evrensel bir enerji “para birimi”dir. Böylece aerobik solunum meydana geldi. Öldürücü oksijen de bu şekilde bir işe yaradı. Benzer bir proses, bana göre, vitaminlere bağımlılığımızı da izah eder. Bazıları, en azından, toksinler olarak ortaya çıktı. Bitkiler bunları hayvanlardan korunmak için üretti. Buna karşılık, o hayvanlar detoks mekanizmaları geliştirdiler. Sonra, ilk detokscular toksinleri ve onların parçalanma ürünlerini kullanmaya başladılar. Şimdi bu nosyonu genişletelim. Biliyoruz ki bitkiler aralarında, çoğu zaman korunma için, inanılmaz sayı ve çeşitlilikte, henüz az bilinen bir kimyasallar farmakopesini yarattılar. Bize ne yaptıkları bu silahlanma yarışına nerede katıldığımıza bağlı. Bitkilerin toksin olarak ürettiği materyallerin çoğu bizi hala zehirliyor. Burada, silahlanma yarışı bitkilerin lehinedir. Spektrumun diğer tarafındaki vitaminler ise bizler için oksijen kadar hayati önemi haizler. İfratla tefrit arasındaki bir yerde bizi etkileyen bir seri farmakolojik etkili ajan bulunmaktadır. Bunlar, yüksek dozda alınmadıklarında zehirli değildirler ve aynı zamanda vücuda alınmaları hayati bir önem de taşımaz. Bu materyaller uzun zamandır “tonik” olarak bilinen maddelerdir. Papatya çayından ginseng’e kadar geleneksel ve bitkisel tıbbın iştigal alanına giren malzemelerdir. Keza, spektrumun vitamin tarafında, sayıları her gün artan, yararlı ama kesinlikle gerekli olmayan bir grup materyal vardır ki bunlara nutrasötikler veya fonksiyonel gıdalar diyoruz. Vücudumuz zaman içinde onlara uyum sağlamıştır, onları kullanma yollarını öğrenmiştir ama bağımlılık geliştirmemiştir. Nutrasötikler böylesine önemliyse onları keşfetmemiz neden bu kadar zaman aldı? Sebep çok. Bir kere, öğrenecek çok şey var. Bilinen vitaminlerle ilgili bilgilerimiz de zor kazanılmıştır. Hamile kadında folik asit eksikliğinin bebekte omurilik sorununa (spina bifida) yol açtığı yeni öğrenildi. 1970’lerde katıldığım bir toplantıda, hekimler folik asit’in bu rahatsızlığı önlemedeki rolünü kontrollü çalışmalarla denemenin etik yönlerini tartışıyorlardı. Nutrasötikler, çoğu kesin olmayan, etkilerinden ötürü, yalancı-vitaminler (quasi-vitamins) olarak algılanabilirler. Bitki sterollerinin, iddia edildiği gibi, kandaki kolesterolü düşürmesi iyidir. Ancak, çoğumuz, kolesterol seviyemiz normalden yüksek de olsa, bluğ çağına ve ötesine kadar yaşayabiliyoruz. Bitki kimyasallarının fizyolojik etkilerinin bulunabilmiş olması modern farmakolojinin büyük başarısıdır. Farmakoloji olmasaydı, fazladan birkaç yıl daha yaşamayı veya davranışlarımızda az ama önemli değişiklikler meydana getirmeyi öğrenmek zor olacaktı. Peki, bilinmeyen kaldı mı? Bir sürü şirket, milyarlarca dolar beklentisi içinde nutrasötik ürün imalatına giriştiler. Bunun etkileri umulandan büyük olacaktır. Teze göre, insanların, bitkiler, mantarlar ve mikropların ürettiği çok sayıda kimyasala gereksinimleri var. Doğadan bitki toplayanlar bunu geçmişte başardılar. Bitki avcısının diyetinde çok sayıda bitki türü bulunmaktaydı ve bunlardan tanen, terpen, alkaloit, yağ ve diğer bileşikleri alabiliyordu. Modern diyetlerde sadece az sayıda tarım bitkisi bulunmaktadır. Bunlar biyokimyasal özelliklerine göre değil, verimlilik ve gösterişlerine göre ıslah edilir ve üretilirler. Biyokimyasal açıdan, modern ürünler yabani eşdeğerlerine oranla daha az lezzetlidirler. Genelde, modern tarımsal insanın “farmakolojik açıdan fakirleşmiş” olduğunu düşünüyorum. Yani, fizyolojimizin kullanmaya evrimleştiği bir seri yalancı-vitaminden (quasi-vitamins) yoksunuz. Gerçek mesaj, belki de, daha basit, botanik yönden daha çeşitli, sadece avcı atalarımızın değil onlardan önceki ot yiyen atalarımızın da beslenme alışkanlıklarına benzer alışkanlıklara dönmemiz yönündedir. Besici olsun, çiftçi olsun dünyanın tüm ziraatçileri ile aşçıları tüm bildiklerini unutup tekrar başa dönmelidirler. Gerçekten, bitkisel tıp bu fikrin ışığında yeniden gözden geçirilmelidir. Çağımızın en büyük korkusu “uyuşturucular” konusuna da biraz evrimsel düşünce katabiliriz. Afyon alkaloitleri, kokain, alkol, nikotin, esrar ve kafein’in resmen lanetlenmesinin ve yanlış kullanımlarından doğan tehlikelerin temelinde, genelde, yararları çok iyi incelenmemiş bu ilaç hammaddelerinin genel olarak kötü olduğu varsayımı yatar. Bununla birlikte, beynimiz de vücudumuz gibi bitkiler ve mantarların yaptığı zararlı maddelerin varlığında evrimleşmiştir. Deneyimlerimiz gösteriyor ki, bu maddelere maruz kalırsak, dünyayı farklı şekilde algılıyoruz. Püritanlar, modern yasa-koyucuların çoğu ve tıp bilimcileri, normal beslenme alışkanlıklarımızdan her sapmayı anormal addediyorlar. Ancak, ot yiyen atalarımız bu az bilinen materyallerle mutlaka karşılaşmışlardır. Belki de, vücudumuzun sürekli oksijen varlığında daha iyi çalışması gibi, beynimiz de onların az da olsa varlığında daha iyi çalışır. Belki de beynimiz “farmakolojik açıdan fakirleşmiştir”. Belki dünyaya farklı zamanlarda, farklı değer ölçüleriyle bakmanın bir kurtulma (survival) değeri var. Belki, tanıdığımız ve uyuşturucu diye lanetlediğimiz ajanlar bu konuda bize yardımcı olurlar. Hiç bir suç işlememiş veya patolojik eğilimleri olmayan pek çok kişi yaşamlarını yasal sınırlar içinde alkol, kafein ve nikotin alarak dengelemekteler. Onlar, puritanların dediği gibi “zayıf” karakterli mi? Yoksa, beynimiz o maddelerin varlığında daha iyi mi çalışıyor? Belki de güçlü uyuşturuculara karşı yürüttüğümüz, bazan histeri ölçüsüne varan, savaşın doğru olup olmadığını kendimize sormalıyız. Bunu, Glenmorangie (bir malt viski)’den daha az saygın başka bir uyuşturucu kullanmamış biri olarak yazıyorum. Sadece son yıllarda, Charles Darwin “Türlerin Kökeni”nde doğal ayıklanma fikrini ortaya attıktan 140 yıl sonra, elementer evrimsel düşünceyi günlük hayatımıza doğrudan sokmak moda oldu. Nutrasötiklere uygulandığında, bu düşünce onların uyduruk ürünler olmadığını gösteriyor. Onlar, biyolojide, hayal dahi etmediğimiz, heyecan verici yeni bir çağın başlangıcını müjdeliyor olabilirler. Mr.Colin Tudge’un New Scientist, 17 Kasım 2001, No. 2317, sayfa 40-43’de çıkan “The Best Medicine” adlı makalesinden K.H.C.Başer tarafından tercüme edildi. Bilim Yazarı Colin Tudge’un son kitapları: In Mendel’s Footnotes (Mendel’in Dipnotlarında) [Jonathan Cape] ve The Variety of Life (Hayatın Çeşidi) [Oxford University Press].
Yorum yaz Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 |
||||||||||||||||