Mangal Gibi Yürek, Çelik Gibi Sinir

4.791 views

Cumhuriyet Gazetesi’nin 4 Mayıs 2010 tarihli nüshasında Deniz Som’un ‘Vaziyet’ başlıklı köşesinde yeralan; Tüküren Adam başlıklı yazısında aynen şunlar yazmakta;

1950’li yıllarda yere tüküren adamı “Yasak kardeşim” diye uyarmışlar, adam “Artık yasak yok, memlekette demokrasi var” demiş. Reşit Çağın bu öyküyü anlattıktan sonra devam ediyor:

“Ne acıdır ki, ‘tükürme özgürlüğünü’ demokrasi sanan anlayış önce ‘Siz isterseniz hilafeti bile getirebilirsiniz’ diyenlere ve Başbakanlık koltuğuna geçici olarak oturan bayram çocuğuna, ‘Artık yetki senin, ister asarsın ister kesersin, her şey sende’ diyebilen bir zihniyete iktidar yolunu açan bozulmanın ve çürümenin milâdı olmuştur.

Ludwig Wettgenstein’ın ‘Bir insan kilitli olmayan ama içeriye doğru açılan bir kapıyı sürekli itiyor, çekmek aklına gelmiyorsa, odada hapistir’ sözünü doğrularcasına, koskoca bir toplum, asıp kesmeyi yönetmek sanan böyle bir zihniyet yapısının iki dudağı arasından çıkacak fermanlara yılladır mahkum olmuş fakat başından uzaklaştıracak demokratik basireti ve refleksi gösterememiştir.

Hiçbir çağdaş ülkede; bu kadar doğruyu söylemeyen, yolsuzluklara adı karışıp da hesap vermeyen, uluslararası ilişkilerde, baş başa görüşmelerde ne sözler ve ödünler verdiği bilinmeyen, laik, sosyal ve demokratik devletin ve toplumun yapısını tarumar edip, uymadığı anayasayı kendine uydurarak geleceğini kurtarmaya çalışan, karşı görüş kabul etmeyip herkese çatan, hazine mallarının yandaşlara peşkeş çekilmesinden imar rantlarının dağıtımına kadar her konuda tek başına karar veren bir kişiliğin iktidarını sürdürmesi mümkün değilken bizde güçlenerek sürmüştür. Çünkü istibdat her güçsüz ulusun siyasal cezasıdır!

‘Kapının önüne koyarım’ hakaretini sineye çeken bakanlar, açıklarından dolayı koltukları için mi bilinmez bürokratlar, basın, üniversiteler uyarılarını, eleştirilerini, tepkilerini ve yasaların gerektirdiği işlemleri esirgedikleri için, çağdaş cumhuriyet felsefesine karşı önyargılı ve tahammülsüz bu kişilik dizginlenememiş, siyasi ve hukuki açıklarına rağmen tek seçici olarak kararlarına ve icraatlarına katlanılarak bugünlere gelinmiştir.

Anayasa çalışmalarına (çatışmalarına) bakınca, 1950’lerde ‘Memlekette demokrasi var’ diyerek tüküren adama nazaran demokratik ölçekte ne kadar geliştiğimiz çok daha iyi anlaşılmakta ve ‘itibar, sandığın şeydir, karakter ise olduğun’ sözü her zamankinden daha fazla anlam ve önem kazanmaktadır.”

Gazetenin üstte alıntı yaptığım aynı günkü köşesinde hemen altta bu defa ‘Haksıza haddini bildirmek’ yazısında ise;

Cıvanımın padişahı Fatih Sultan Recep vatandaşa ucuz et yedirmek gibi bir görev üstlenip pahalı et yedirmeye hakları olmadığını söyleyince Timuçin Öktem haksıza haddini bildiriyor:

“Milyonlarca emekliyi sefalet ücretiyle yaşamak zorunda bırakmaya hakkın var mı? Milyonlarca emekçiyi asgari ücret kıskacında inim inim inletmeye hakkın var mı? İşçiyi, memuru, köylüyü aç bırakmaya, onları kovmaya aşağılamaya, suçlamaya hakkın var mı? Ekonomiyi berbat ederek fabrikaların kapanmasına ve 100 binlerce insanın işsiz kalmasına sebep olmaya hakkın var mı? Madenlerimizi, limanlarımızı, fabrikalarımızı babalar gibi satmaya hakkın var mı? Çocuklarınız, yandaşlarınız, dolar milyarderi olurken, dershane parası yüzünden canına kıyan çocukları görmezden gelmeye hakkınız var mı? Üniversite mezunu genci işsiz, aşsız bırakmaya hakkın var mı? Teröristlerin devlet töreniyle karşılanmasına göz yummaya hakkın var mı? Deniz Feneri soygununa kayıtsız kalmaya hakkın var mı?

Hakkınız yok yolsuzları, arsızları, hırsızları, bunlar benim yandaşım diye yok saymaya. Hakkınız yok hısımlarınızı akrabalarınızı devlet bankası kredileriyle abat etmeye. Unutmayın ki Deniz Baykal destek vermeseydi muhtar olmaya bile hakkınız yoktu!”

Mayıs ayı başlarında Cumhuriyet’te okuduğum bu iki yazıdan bugüne, yani 11 Mayıs’a olaylar daha da vahim vaziyetlere geldi. Bir yanda değerli vatan evlatları üçer beşer şehit olurken, diğer yanda Cumhuriyetin kurulmasında ve çok partili sisteme geçilmesinde büyük emeği olan İsmet İnönü Hitler’e benzetildi!.. Ana muhalefet lideri Deniz Baykal’ı istifa etme noktasına getiren gelişmeler oldu.

Uğur Dündar ana haber bülteninde, hanidir sürdürülen ve muhataplarını intihar etme noktasına getiren iftira ve karalama kampanyalarını yapanları “Haysiyet cellatları” olarak niteliyor. Kendisine can-ı yürekten katılıyorum.

Atalarımız; ‘Allah dostunda düşmanın da mertini versin’ demiş. Böyle kalleşçe, sinsilikle, haince yöntemleri tercih edenlerle, ahlâki değerlere sahip aklı selimli kişilerin başa çıkması çok zor.

İktidara ve taraftarlarına sorarsanız bütün olup bitenleri; ‘demokrasi, eşitlik’ ve ‘hiç kimse hesap sorulamaz değildir’ gibi abuk subuk yanıtlarla geçiştirme çabaları içindeler.

2002 seçimleri sonrası Zülfü Livaneli gazetedeki köşe yazısında; bugün hükümetin başı olan şahsa o yolu açanın bizzat Deniz Baykal olduğunu ve “Yapma etme!..” diye karşı çıkanlara “O koltukta bir ay bile zor dayanır!..” gibi yanıtlarla uyarılara kulak asmadığını açıkca belirtmişti.

Bugün olup bitenlere bakınca Baykal’a “Oh olsun!..” diyesim geliyor ama olan vatana millete bizlere oluyor neticede…

Onlar aralarında tepişirken, didişirken halk aç perişan işsiz geçim derdinde. Gerçek gündemlerle, sorunların halliyle uğraşmak gibi bir kaygısı yok makam mevki sahiplerinin!..

Parti başkanlığını nerdeyse babadan oğula devrolan padişahlığa, hanedanlığa çevirdiler. Biz bu liderlerden ancak ölürlerse mi kurtulacağız?!

CHP’de son yıllarda öne çıkan bir dolu değerli, birikimli, ağzı laf yapan insan var. Neden onlardan biri genel başkan olmasın ki?.. Meselâ Muharrem İnce veya Kemal Kılıçdaroğlu…

Zaten RTE Baykal’a; “Sen orada kal, bize lâzımsın!..” demedi mi defalarca.

Memleket kalkıp kopuyor. Şehit cenazeleri onbinlerin katılımıyla, yeri göğü inleten sloganlarla kaldırılıyor. Mecliste ise; suşi partileri tertip ediliyor sanki inadına!.. Ben kendi adıma; zehir zıkkım olsun diyorum!..

Tüm organlarını yıllar evvel bağışlamış, emanetçisi olduğum dünya mallarını ise Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Mehmetçik Vakfı’na ilerde sorun yaşanmaması için uygun bir biçimde ayrıştırarak hibe edecek dünya malında zerre kadar gözü olmayan şahsi hırslardan arınmış biriyim. Yaptığım tüm ek işleri, sekiz senedir zam gelmeyen emekli maaşları ve alıp başını giden hayat koşulları yüzünden gitgide daralan geçim seviyesinde; elim biraz daha geniş olsun, inandığım vakıf ve derneklere, tanıdığım onurlu gururlu dar gelirli ona buna avuç açmayan insanlara daha fazla destek olabileyim diye yapıyorum.

Bugünkü iktidarın zihniyeti ve icraatları beni kahrediyor!.. Ölenlere bu iğrençliklere katlanmaktan kurtuldular diye imreniyorum!..

Bize bunları yaşatanlara ise asla ölüm dilemiyorum. Aksine yaşamalılar ve sonuna kadar tek tek yaptıklarının hesabını vermeliler. Anneannem; “Ölüm paklıktır yavrım” derdi. Ölmesinler ölemesinler. Hele asla öldürülmesinler!.. Bir de kahraman olurlar başımıza!!!

Bütün şehit olanların, gazi kalanların, bunalım geçirip intihar edenlerin, hastalanıp tedavi göremeyenlerin, aç bilaç dolaşıp yemek yiyemeyenlerin, ayağında ayakkabı olmayıp parasızlıktan vesaite dahi binemeyenlerin, evinde sobası yanmayanların ve daha nice nice mağdurların hesabını versinler!..

Son iki dönem 2002 ve 2007 seçimlerinin sandık bazında seçim sonuçları asla açıklanmadı!.. İçinde hile hurda olmadığına katiyyen inanmadığım bir oy oranını aldıklarını kabullenemiyor, doğru farz etsem bile bu defa geriye kalan %53’lük kesime çatır çatır yapılan kanunsuzluklara, haksız ve anti-demokratik uygulamalara illet oluyorum!..

Allah her birimize ‘Mangal gibi yürek, çelik gibi sinir’ dahi verse bugün yaşananları hazmetmek mümkün değil!..

İnsanlar sadece konuştuklarından değil, sustuklarından da sorumludurlar. Ne zaman uyanacak, ses verecek bu millet?!

Bunca şey olup biterken hala “Bana deymeyen yılan bin yaşasın” diyebilenlere kendi küçücük dünyasına zarar gelmesin, lüksünden ödün vermesin diye bu gidişe dur demeyenlere yazıklar olsun!..

Kavgadan, kargaşadan ve aşağılamadan sorumlu şahıs; ‘Cahil ile sohbet güçtür bilene, çünkü cahil ne gelirse söyler diline!..’ deyişine tıpatıp uyuyor.

Pencereme astığım şanlı Türk bayrağını memleket bu iktidardan kurtulana kadar orada tutacağım.

Ben bir cumhuriyet çocuğuyum. Varlığımı aziz Atatürk’ün ve silâh arkadaşlarının onurlu mücadelesine borçluyum. Onlara ve ecdadıma olan vicdani sorumluluğum ne gerektiriyorsa yapmaya hazırım.

Bazıları Türkiye’den ve Türklükten nefret etse de, inadına ve daima;

Ne mutlu Türk’üm diyene!..

Yorum Yapın