Mahkemelerde Geçen Yıllar

5.222 views

Hanidir süregelen bilgi kirliliği ve ilkesiz gazetecilik furyasında, beynimi her türlü yalan yanlış komplo ve iftiradan koruma adına Cumhuriyet Gazetesi’ne müdavimim. Gazetenin 26 Haziran 2010 cumartesi günkü sayısında Kürşat Başar’ın HAYAL ve GERÇEK köşesinde ‘Mahkemelerde Sürünmek’ başlıklı yazısını okuyunca geç işleyen ve bir türlü tecelli etmeyen adalet sürecinden kısmen nasibini almış biri olarak derinden etkilendim.

Kürşat Başar yazısında şöyle diyor;

Bizde birine kızınca, “Seni mahkemelerde süründürürüm” denir.

İnsanların haklarını aradığı, eğer haklıysa en büyük güvencesi olarak görmesi gereken mahkemeler, bizde “sürünülecek yer” sayılır.
Ama konuşmaya gelince herkes “Türkiye’nin bir hukuk devleti olduğu”ndan söz eder.

Kendi kendinize sorun. Size göre birinin mahkemeye gidip mahkûm olması her zaman onun suçlu olduğunu gösterir mi?

Peki ya bir davadan beraat eden herkesin gerçekten suçsuz olduğuna inanıyor musunuz?

Türkiye’de adalet herkese göre farklı algılanıyor.

İnsanlar müebbet hapis istemiyle tutuklanıyor, hapse atılıyor, gazetelerde, televizyonlarda suçlu ilân ediliyor, sonra serbest bırakılıyor. Ama yine de birilerine göre suçlu olmaya devam ediyor.

Ya da tam tersi, bir suçtan mahkûm oluyor, ama yine birilerine göre haksızlığa uğramış, komploya kurban gitmiş oluyor.

Devletin en üst düzeyinde yargıya sürekli bir eleştiri var.

Herkes hukuku başka türlü okuyor, başka türlü yorumluyor.

Yargıçlar dinleniyor, savcılar görevden alınıyor, başsavcılar tutuklanıyor. Belli ki şu an görevdekiler fazla konuşmasa da yargıda büyük bir savaş yaşanıyor.

Hükümet kendi cezalandırmak istediği insanlarla ilgili davalarda yapılan hukuk dışılıkları görmezden geliyor ama istemediği kararlar çıktığı zaman yargıya söylemediğini bırakmıyor.

Başbakan açıkça, “yargıya güvenmediği”ni söylüyor.

Yargı reformu ve demokratikleşme sözü dillerden düşmüyor ama “özel yetkili” mahkemeler kaldırılmıyor.

Dava dosyalarının gizliliği tüm yasalara karşın sağlanamıyor. Kişilik hakları ayaklar altında.

Bütün hukukçular, gözaltıların, tutuklamaların yargı sürecinde çok nadir kullanılacak önlemler olduğunu söyleyip durmasına karşın mahkeme kararı bile olmadan bu işlemler gerçekleştirilebiliyor.

Bazen tutuklamalar yapılmadan önce haber oluyor!

Zamanı, yeri, kapsamı belirsiz dinlemeler yapılması için mahkeme kararları verildiği ortaya çıkıyor.

Böyle bir ülkede hangi mahkeme kararının gerçekten bir anlamı kalır?

Bu ülkede, “mahkemelerde süründürme” anlayışı ortadan kalkmadıkça, mahkemeler gerçekten de insanların haklarını aradığı, güçsüzün güçlüye, masumun suçluya karşı sığındığı yer olmadıkça, tüm yurttaşlar makamı, serveti, kökeni, rütbesi ne olursa olsun orada eşit olduğunu bilmedikçe geri kalan hiçbir şeyi konuşmanın anlamı kalmaz.

Yukarıdaki satırları okuyunca gerek şahitlik gerekse kaderin cilvesi sonucu bazı davaları olan biri olarak kendimi fena halde konuyla alâkadar hissettim. Şöyle ki; ben doğru bildiğini söylemekten çekinen ve rica edildiğinde karşımdakinin yüzdeyüz haklılığına kâni isem şahitlikten kaçan biri değilim. Her ne kadar büyüklerimiz; “Paran bolsa kefil ol, vaktin bolsa şahit ol” demiş ise de.

Doğruyu söylemek için Allah’ın huzuruna çıkmayı beklersek çok geç kalmış oluruz… O’nun huzurunda kimsenin kandırma şansı olmayacak nasılsa!..
Oldukça sade, hırstan, yalan dolan ve kazık atmadan uzak yaşantıma rağmen devam eden iki mahkemem var. Biri; altı senedir süregelen çok başarı göstermeme karşın radyoculuktan hayatımın en komik ücretini dahi alamadığım süreç ile ilgili ‘alacak’, diğeri babamın 1995 yılında vefatı sonrası bağlanan maaşın SSK tarafından aniden kesilip yedi sene boyunca yapılmış ödemelerin tümünün geri istendiği ‘verecek’ davası.

Radyodan ayrılalı 6 yılı geçti. Zaten çalışırken de o komik ve sembolik ücreti haftalık şeklinde dörde bölüp matbu olmayan kâğıtlara attığım imza karşılığında veriyorlardı ve kendimi adeta oto sanayide çalışan çırak gibi hissediyordum. Son bir buçuk ayın ücretini ise hiç ödemediler. Belki aman aman bir meblağ değildi kalan ama eski bir sendikacı ve emekçi olarak gurur meselesi yaptım. İlke olarak ne kimseye beş kuruş borcum ne de alacağım kalsın istemiyorum.

Çok ses getiren bir program olmasına rağmen ara pazarlık ve zam talebim olmadı o 375 günlük süreç zarfında. Ayrılma sonrası durumu yakinen bilen avukatım, sözkonusu şirkette her şey illegâl yürüdüğünden. Herhangi bir bordro vb. kayıt kuyut bulunmadığından öncelikle sigorta tesbit davası açmamızın uygun olduğunu belirtti.

Sirkeci’deki İş Mahkemesi’nde görülen davada ilk başlarda işveren avukatı; “Bu hanım kim tanımıyoruz?.. Kendisinin hiçbir emeği geçmemiştir müessesemize!..” ifadelerini kullandı. Akılları sıra ‘Matmazel Brigitte’ takma adıyla yaptığım işte davayı mecburen nüfusumdaki adım Fatma Şiyma Aksekili olarak açtığımdan inkâr edip, sıyırmaya çalıştılar kendilerini.

Ona bakarsanız birlikte program yaptığım Cem Ceminay’ın nufustaki adı da; Remzi Cem Gökmen. Bir çok tanınmış simanın, esas adlarıyla ünlendikleri adlarının farklı olduğu gibi…

Şahsen bir kimlik problemim yok. Bu ‘Matmazel’lik evlenmemiş olmam ve Fransızca bilmem nedeniyle tamamen Cem Ceminay’ın fikriydi. Nede olsa tecrübeli bir radyocu olarak, dinleyicinin ilgisinin neye daha yoğun olacağını önceden tahmin etmişti.

Neyse mahkemeye dönersek, bir ara; “Bu hanım Cem Ceminay’a hayrandı o sebeple gelip gidiyordu stüdyoya” da dediler. İşim gücüm kalmamış, kargalar kahvaltı etmeden sabahın köründe her sabah Teşvikiye’den ta Korukent’in oraya gideceğim!..

Daha sonra; “Madem ısrar ediyor çalıştığına dair, o zaman bu listeden kendine şahit göstersin deyip” önüme bir personel listesi koydular. Listede işe girmeme vesile olan şahsın ve programa konuk akışı sağlayan ve zaman zaman yayına giren asistanımızın ve de partnerim Ceminay’ın adları vardı. Geri kalanları tanımıyordum. İşe girmemde rol oynayan kişi halen şirkette çalışmaktaydı ve şahit olmayı reddetti. Canı sağolsun!.. Diğerleri zaman içinde cadı kazanından farkı olmayan bu iş yerinden ayrılıp şahitliğe geldiler ve beni tasdik eden ifadeler verdiler. Buna mukabil şirketin aşçısı çıkıp mahkemeye “Bu hanımı tanımıyorum” dedi. Yayın biter bitmez eve dönüyordum. Oranın yemeğini mi bekleyecektim. Ayrıca 22 sene çalıştığım bankanın aşçısını bile tanımam ve onunda beni tanıması sözkonusu değilken!..

Mahkemeler en yakın 3 en uzak 6 ay gibi aralıklarla görülüyor ve duruşmalar genelde 3 ilâ 5 dakika kadar sürüyor. Eğer tanık dinlenecekse haydi diyelim 10 dakika. Arada ‘Adli Tatil’de oluyor. Bekle Allah bekle… Adalet tecelli edecek, hakkımı alacam!.. diye.

Karı koca avukat bir tanıdıklar; “Sen bu davayı kazansan bile patronların hakkında üst üste konsa metreleri bulan dava dosyaları var. Sana sıra gelmez!..” dediler. Olsun beklerim!..

Nitekim hakim de durumu fark etmiş olmalı ki, bir keresinde duruşma esnasında karşı tarafın avukatına; “Sizin hakkınızda ne çok dava var” dedi.

Alacaklarımı alamamak ve borçlarıma sadık olmaktan dolayı çok sıkıntı çektim ve zaman zaman halâ çekmekteyim. Sekiz yıldır zam gelmeyen emekli maaşlarıyla, ara sıra ufak tefek gelir getiren işler yapabilen biri olmama rağmen çok zorlanıyorum. Allahtan avukatım aynı zamanda yıllar zarfında arkadaşım dostum oldu. Halimden anlıyor… Bazen duruşma çıkışı Sirkeci Adliyesi yakınındaki Konyalı’da yemek yiyoruz. Umarım zaman içinde temerrüt faizine giren alacağımı tahsil eder ve tok gözlü dostumunda ödemesini yaparım.

Diğer dava babamızın vefatı sonrası avukatın yaklaşık bir yıl sonra bağlanmasını sağladığı ve geriye dönük toplu ödeme aldığımız SSK davası. İki kız kardeş olmamız nedeniyle zaten yarım ve sembolik bir maaştı. Ve babam hayatı boyunca bize gönül rızasıyla çıkarıp pek de para vermiş biri olmadığından hep tedirginlikle aldığım bir meblâğdı. Hiç evlenmediğimden ve ülkemizde bazı kişilerin ‘naylon boşanma’ tabir edilen biçimde eşinden ayrılıp sırf babadan maaş alabilmek için olmadık yöntemlere baş vurduğunu bildiğimden seneler evvel maaşın aniden kesilmesine ve akabinde gelen mahkeme kağıdına çok şaşırmıştık.

Herhangibir katakulli yapmadığımızdan SSK’nın Ankara’daki genel müdürlüğüne dilekçe yazıp ekinde evraklarımızı postalayıp ödemenin neden kesildiğine dair hesap bile sormuştuk.

Mahkemeden gelen celp sonucu; kanunsuz hiçbir şey yapmadığımıza, babamızın vefat ettiği tarihten evvel emekli olduğumuza, maaş bağlanma sürecinde avukat kanalıyla her türlü evrakı sunarak mevzuat ne gerektiriyorsa uygun hareket ettiğimize SSK’nın Fındıklı’daki hukuk işlerindeki görevlileri inandırmakta, daha fenası lütfedip bizi dinlemelerini sağlamakta hayli zorlandık. Sürekli olarak muhatap olduğumuz tavır; “Suçlu ayağa kalk, hesap ver!..” tarzı insanı illâki suçluluk psikolojisine zorlayan, panik olma ve hata yapmasına odaklı bir tutumdu.

Defalarca gidip gelerek, hukukçu dostlardan görüş ve tavsiye alarak kendimizi dinletmeyi ve dosyalarımıza “Kurum hatası vardır” şerhini koydurtmayı başardık.

Kızkardeşim arada evlenip ayrılmış olsa da benim medeni halimde doğdum doğalı bir değişiklik sözkonusu olmadığından maaş almamam gerektiğine inanamıyorum.

Sanırım bizimle ilgili sorun, emeklisi olduğumuz Osmanlı Bankası’nın satılması ve bilâhare kapatılması sonucu; yabancı bir bankanın Türkiye Personeli özel emekli sandığından aylık alan bizlerin, durumunda meydana gelen değişiklikten kaynaklanıyordu. Çünkü artık T.Garanti Bankası emekli sandığından ve dolayısıyla SSK kapsamından aylık alan durumuna gelmiştik. Aynı kurumdan iki kez aylık almakta uygulamada yoktu…

İki kızkardeş olarak dava dosyalarımız ayrı hakimlere düştü. Kızkardeşimin davasına bakan hakim lehte, benimki ise aleyhte karar verdi. Kaderime mi yanayım bilemiyorum. Bu durumda 411 TL para yatırıp temyize başvurduk. Halen de cevap bekliyoruz…

Başımdaki bu iki dava için harcadığım süreç hiçte yabana atılır cinsten değil. Geç tecelli eden adalet adalet midir?.. Benim ömrüm bu davaların sonunu görmeye vefa edecek mi?.. diye ister istemez kendime soruyorum.

Benim dürüst olmam, borcuma sadık olmam başkalarını maalesef bağlamıyor. İnsanların pek çoğu kazık atmakla, yalan söylemekle, entrikayla iştigal eder olmuş. Nasılsa dişli bir avukat bulup veya yurtdışına kaçıp, ya da burada kalıp saklanarak bir şekilde kendilerini kurtarma, sıyırma imkânı var diye düşünüyorlar.

Daha geçen ay çocukluk arkadaşımın kızının üç yıl evvel balayı dönüşü bitme sürecine giren evliliğinin damat tarafından çeyize ve takılara el konulması sonucu açılan davasına şahitlik için Ankara’ya gittim. Bu sayede, İstanbul’dan sonra Başkent Adliyesi hakkında da görüş edinme imkânı buldum.

Züğürtlükten kefil olamasam da bol bol şahit oluyorum!..

Bırakın insan eliyle yapılmış yasaların adaletini her şeyden önce ilâhi adaletten korkan ve inanan biriyim. Dürüst olanın cezalandırıldığı, madrabazların el üstünde tutulduğu ülkemizde “Doğrunun gemisi yamulsa da yatmaz!..” diyenlerdenim.

Hayatımda daha kaç tane ‘altı yıl’ var bilemiyorum. Mahkeme kapılarında sürünmek, soğuk ve sevimsiz koridorlarda beklemek çok sıkıcı. Umarım biri kamuoyuyla paylaşılmış ve başarılı olunmuş anamın ak sütü gibi helâl ücreti, diğeri ise sağlığında evlâtlarına para vermemiş bir babanın maaşının geri istenmesi olan iki davam tez vakitte sonuçlanır.

Elbet Hak yerini bulacak; geçici bir süre için yaptıklarını kâr görenler uzun vadede zararını, mağdur olan bizlerde kazancını göreceğiz. Buna inanıyor ve bu umutla bekliyorum.

Hepimize mahkeme koridorlarından, itilâflardan ve duruşmalardan uzak günler diliyorum.

Yorum Yapın