Değişim Nerede Başlayacak?

4.379 views

Atatürk’ün beni en çok etkileyen sözüne “Veda” filminde rastlamıştım: “Ah benim sevgisiz bırakılmış halkım” diyordu bir sahnede Ata’m. Türk Halkı Atatürk’ü neden sevdi ve peşinden gitti? Çünkü Atatürk halkını gerçekten sevdi. Halk da bunu içinde hissetti. Evet, karizma; liderlik yeteneği; hitabet gücü gibi özellikleri de vardı Atatürk’ün, ama halkıyla olan ilişkisinin temelinde sevgi yatıyordu.

Şu dönemde de aslında benzer bir durumu yaşıyoruz… Halkımız sevilmeye, ilgilenilmeye aç ve karşılarında onlarla ilgilenen, onlarla “ben sendenim halinden anlarım” diyen bir yapı var(?). Halbuki bu yapı halkı aslında kendine bağımlı kılıp, iktidarını sürdürme peşinde. (Ki dünyada mevcut sistem içinde herhangi bir iktidarın yapacağı yegane şey budur aslında. Çünkü iktidardakiler, iktidarlarının devamını isterler ve bunu garantilemek adına da kendilerine bağımlı kitleler yaratırlar. Bunun için kimisi “açlık ve fakirlik”i kullanır, kimisi de “şeriat gelecek” öcüsünü, kimisi de başka başka öcüleri. Ama iktidarlar, bir yandan da halkla iletişimini sıcak tutmalıdırlar; nitekim “Halkla İlişkiler” adı verilen disiplin de buradan ortaya çıkmıştır.)

Peki alternatif olarak ne var “sevgi ve ilgi bekleyenlerin” karşısında? “Bunların hepsi salak zaten!” “Aziz Nesin de söylemişti bunlar aptal diye, az bile demiş”, “makarnaya kömüre sattınız ülkeyi” diye sürekli kendilerine kızan bir kitle. Peki bu kişiler, kızgınlık yağmuru altında ıslattıklarından şunu mu demesini bekliyorlar: “Valla ya biz salağız, akıllanalım da bir daha oy vermeyelim bunlara.” Ne zaman kızgınlık ve öfke altında kalmış birilerinden, böyle bir hareket tepkisi alabilirsiniz ki? Siz, size öfke saçan birileri karşısında “Evet ya adam haklı” diye mi düşünürsünüz, yoksa kendinizi savunma amacıyla karşı saldırı da bulunup, bir de size destek olacak birilerini mi ararsınız? Madem “biz aydınız” diye geçiniliyor, o zaman karanlık enerjinin araçları olan öfke ve kızgınlık neden ellerde meşale? Bu mudur aydınlık?

Bu ülkede yeni ve aydınlık bir yapı oluşacaksa, önce birbirimizi severek başlatabiliriz bunu. Tıpkı Atamızın yaptığı gibi. O, halkını gerçekten severdi ve onu anlamak demek, göğüste rozet “onun halkına” kızgın ifadelerle bakıp, sövüp saymak değildir. Gerçekten sevmek ve sevdiğini hissettirmektir. Bu ülkede değişim olacaksa, işte buradan başlayacak.

Sürekli kızdığımız, tepki verdiğimiz yapı, bugüne kadar yansıttığımız ayrılık bilinci enerjisinin sonucu aslında. Türk halkının ortak bilinçaltı ve enerjisi yarattı şu anda kızmakta olduğumuz yönetimi. Aslında tüm dünyada da durum böyle. Mevcut dünyevi yapı ve yönetimler, ayrılık bilincinin sonucu ortaya çıktılar. Diyeceksiniz ayrılık nerede? Ülkeler arası sınırlar birer ayrım değil midir? İnsanlar arasındaki milliyet, din, dil, ırk gibi farklılaşmaları birer ayrım değil midir? Benim ne farkım var insan olarak çölde yaşayan Tuareg’le ya da New York’te yaşayan adamla. Hepimizin kalbini sök yanyana koy bakalım, hangisinin kimin olduğunu anlayabilir misiniz? Hepimiz herşeyden önce İnsanız ve kalben ve ruhen “Ben herşeyden önce İnsanım” diyebildiğimiz anda değişim kumbarasına bütünlük bilincindeki bir insan olarak kendi paramızı da atabiliriz ve ne kadar çok insan bu kumbarayı doldurursa, değişim o kadar hızlı başlayacak.

Ülkemiz için de geçerli bu. Biz kendi toplumsal bilinçaltımızdakileri olduğu gibi yansıtan yönetimler tarafından idare edildik hep. Yaşadığımız olaylardan da ayrılık bilincinde yaşadığımızı net olarak görüyoruz ki ruhumuz ayrılığa isyan ediyor. “Biz bütünüz, yapmayın ayırmayın bizi” diye kızıyoruz. Ama bir yandan da kızgınlıkla gene ayırıyoruz aslında kendimizi; bu sefer kimden mi? Bu illüzyonu görmemiz için gereken şartları oluşturan kişilerden. Yöneticilerimize kızıyoruz, öfke hissediyoruz. Halbuki onlar (ruhsal plandan bakıldığında) ne yapmaları gerekiyorsa onu yapıyorlar. “Hayatımızda kızdığımız kişilerin aslında bizlere büyük gelişimler yapma fırsatı sunduklarını da” da bilmiyoruz çünkü. Aynı zamanda “Hepimizin Bir olduğu” gerçeğini de… Bu gerçeği artık sadece mistikler değil, kuantum teorisiyle içiçe olan fizikçiler bile kabul edip, birbirimize olan bağımızı açıklayabilirken…

Değişim istiyorsak, bizleri bütünlük bilinciyle yönetecek yönetimler arzuluyorsak, önce biz bütünlük bilinciyle bakmaya başlayacağız hayata lamı cimi yok. Evet, hayatınızda birlikte yürümeyi seçmeyeceğiniz insanlar olacaktır elbet; bütünlük bilinciyle yaşamak demek seçimsizlik de değildir. Ama içinizde o kişilere karşı öfke, kızgınlık gibi hisler taşımazsınız. “Bana kazandırdıkların için çok teşekkür ederim” dersiniz; diyebiliyorsanız dıştan ama içten hissederek ve kendi yolunuzda yürümeye devam edersiniz, o da kendi yolundan gider. Hayat motivasyonunuz kızgınlık, öfke, nefret temelli olmaz. (Arada kızabilirsiniz bu arada, ama içinizde taşıdığınız yakıcı bir enerji değildir bu.)

Yine değişim istiyorsak: Birbirimizi seveceğiz. Bu cümleleri o kadar çok duyduk ki kulağımız yalama oldu ve artık içimizde birşeyleri kıpırdatmıyor belki. Ama kulağımızla birlikte kalbimiz ve ruhumuz da yalama oldu ki halen yapamıyoruz bunu. Ne kendimizi seviyoruz, ne de birbirimizi. O zaman da korku yönetiyor hayatımızı ve biz korkularımızla hareket ediyoruz. Kızıp, küfrediyoruz. Bunu yaptığımız sürece de, bizlere bunu yansıtan bir yapı içinde yaşayacağız. Ne zaman kendimizi ve birbirimizi sevmeyi öğreniriz işte o zaman içinde bulunduğumuz yapı da değişir, dünya da…

(Sevgili Nil Gün yazıyı okuduktan sonra şöyle bir cümle kullandı. Ben de bu görüşünü çok beğendiğim için sizlerle paylaşmak istedim: Atatürk, tüm çocukluk yaralanmalarına rağmen, sorunlarının altında ezilmek yerine onları aşmayı ve kendini sevmeyi başarmıştı. Bu nedenle, halkı kendine bağımlı değil, özgürlükçü düşünce biçimine bağlı kılmayı da başardı. . Bu yüzden de hala seviliyor. İnsanlara bütünsel sevmeyi hatırlattığı için. O mükemmelliği savunmuyor, herkesin olabildiğinin en iyisini gerçekleştirmelerini teşvik ediyordu.)

Yorum Yapın