Görüntülenme : 4894  |
Sayfa 1 of 7
Çeşitli ülkelerin parlamentolarında karşımıza çıkan ve başımızı da sık sık ağrıtan soykırım iddialarına dayanan "Ermeni Sorunu"'nun temeli aslında 19. yüzyılın sonlarına dayanıyor. Hepimizin bildiği gibi Osmanlı artık eski gücünde değil ve Rusya, İngiltere, Fransa gibi devletlerin de iştahını kabartıyor bu yaşlı imparatorluk. Milliyetçilik akımları ve saydığım ülkelerin kaşımalarıyla da Osmanlı topraklarındaki farklı milliyetlerden halklar birer birer ayaklanıyor. İşte sorunun ortaya çıkışı da tam bu döneme geliyor. Uzun uzun nedenlerini anlatmaya yerim yok ama kısaca
“Ermeni Sorunu”nun da ortaya çıkışında Fransız İhtilali’nin; 1878 Berlin Konferansı’nın; Batılı devletlerin tahrik, teşvik ve finansmanının; Ermeni Patrikhanesi ve Ermeni Kiliseleri’nin çalışmalarının; Osmanlı Devleti’nden Avrupa ve A.B.D.’ye giderek ihtilalci fikirlerle yurda dönen Ermenilerin; 1828, 1878, 1912, 1914 savaşları öncesi/sırası/sonrası olayların; propaganda faaliyetlerinin; göç hareketlerinin; gayrimüslim okullarının; hayır cemiyetlerinin; Ermeni çetelerinin; misyoner faaliyetlerin; Yunanistan, Bosna-Hersek ve Bulgaristan olaylarının; kısaca bütün bu sayılan sebep ve olayların rolü vardır ve tüm bunlar bir bütün halinde “Ermeni Sorunu”nu ortaya çıkartmıştır. (Özgüldür, 2001)
“Ermeni Sorunu”nun günümüze uzanan süreçte farklı boyutları yaşanmış olmakla birlikte üzerinde en çok tartışılan yönü “ Ermeni Soykırımı” iddiaları ve bu iddiaların dayandığı “Tehcir” olayıdır. 1. Dünya Savaşı öncesi dönem ve savaş sırasında Ermeni komitelerinin ve savaş bölgelerindeki Ermenilerin devlet aleyhine tutum ve davranışları üzerine Osmanlı Hükümeti önce 24 Nisan 1915 tarihinde Ermeni Komitelerinin kapatılması ve yöneticilerinden 2345 kişi hakkında devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklanması kararını almış ve daha sonra da 27 Mayıs 1915 tarihinde savaş bölgelerindeki Ermenilerin başka bölgelere nakledilmeleri kararını içeren Tehcir Yasası’nı çıkartmış ve uygulamıştır. Ermeniler, bu tehcir sırasında 1.5 milyon Ermeni’nin öldüğünü ve bunun bir “soykırım” olduğunu iddia etmişler ve 2345 kişinin tutuklandığı 25 Nisan 1915 tarihini “Ermeni Soykırımı”nın başladığı tarih olarak kabul edip, bu günü “Ermeni Soykırımını Anma Günü” olarak dünya kamuoyuna kabul ettirmek için çalışmışlardır. (Ermeni Sorunu CD’si, 2000).
Nitekim Türkler ve Ermeniler, kendi tezlerini dünya kamuoyuna aktarıp onu etkilemek, karşı tarafın tezlerine karşı çıkıp onu çürütmek ve kendileri hakkında kamuoyunda olumlu bir imaj oluşturup onu yanlarına çekmek adına kitle iletişim araçlarını kullanmışlar, kampanyalar yürütmüşler ve dünya medyasında sık sık yer almışlardır.
Ermeniler, Türkler tarafından soykırıma uğradıkları iddialarını dünya kamuoyuna kabul ettirmek adına bu konuya sürekli gündemde tutacak ve medyada yer bulmasını sağlayacak faaliyetlerde bulunmuşlar; kimi zaman “24 Nisan Soykırımı Anma Günü” haberleriyle, kimi zaman kendi tezlerini savunan bir bilim adamının makalesiyle, kimi zaman “soykırımdan kurtulmuş” bir Ermeni olarak lanse edilen kişilerle yapılan röportajlarla ve son yıllarda da dünya genelinde çeşitli ülkelerin parlamentolarına getirdikleri Ermeni Soykırımı kabul eden yasa tasarıları çalışmalarıyla gündemde sık sık yer almışlardır. Bunların yanında Ermeniler kendi tezlerini aktardıkları gazete, televizyon, radyo, kitap, broşür, kongre, panel, sinema gibi iletişim araçlarını ve son yıllarda ise oldukça etkin bir araç olan internet ağını düzenli, sürekli ve etkili kullanmışlar ve soykırım iddialarını kabul ettirmeye yönelik kampanyalarını yürütmüşlerdir. Ermenilerin bu faaliyetlerine karşı Türk tarafı, dönem dönem etkili faaliyetlerde bulunmuş olsa bile, bu çalışmaların düzenli ve sürekli olmaması nedeniyle kendi tezini anlatma konusunda yetersiz kalmıştır. Türk tarafının bu konudaki eksikliklerini Yaşar Kalafat ve Mahmut Sezgin şu cümlelerle vurgulamaktadır:
“Türkler’in Ermeniler’le yaptıkları mücadelede en büyük eksikliği stratejisiz ve perspektifsiz olmalarıdır. Bugüne kadar Türkler tarafından yapılan çalışmalar, Ermeni iddialarının paralelinde ve gölgesinde cılız birer savunma olmanın ötesine geçememiştir. Şu anlaşılmıştır ki; Ermeni iddiaları çerçevesinde ortaya konan çabalar, Ermeni paradigmasının ifade ettiği söylemin dümen suyundan çıkamamış ve Ermeni söyleminin uluslararası dünyada Ermeniler lehine yarattığı siyasal ve kültürel iktidarın aciz bir mahkumu olmaktan kurtulamamıştır. Türkiye’nin uluslararası ilişkilerde “Ermeni Sorunu” sebebiyle içine düştüğü çıkmaz bir kez daha açıkça ortaya koymuştur ki; yeni stratejilerin geliştirilmesi, kaçınılmaz bir ihtiyaç haline gelmiştir.” (Kalafat ve Sezgin, 2002)
Aynı konuda Tuna Köprülü ise şunları söylemektedir:
“Türkiye kendisini iyi anlatamadı. Daha doğrusu Türkiye’nin bence tutarlı bir politikası yok bu konuda. Neyi reddediyoruz? Soykırımı. Evet biz soykırım yapmadık ve bu tarihçiler tarafından tescilli. Ama Amerika gibi bir yerde hiç kimseyi öldürmedik diye ortaya çıkarsanız gülünç oluyorsunuz. Amerika öyle bir ülke ki bundan 100 kusur yıl önce kendi iç savaşında birbirini öldürmüş. Biz 1915’de geçen olayları iç savaşın eşiğinde bulunan bir imparatorluğun çöküntüsünde ortaya çıkan bir karmaşa olarak göstermeliydik. Bu soykırım lafı Amerika’da çok geçerli bir laf. Hala Yahudilere yapılan zulümle ilgili filmler Oscar kazanıyor. Bizim onu yok etmemiz lazımdı. Ve birkaç defa Amerikan yönetimi tasarıdan bu soykırımı sözcüğünü çıkarttı. Biz onunla da yetinmedik. Soykırım sözcüğü tasarıdan çıktıktan sonra tasarının tümü de yok olsun dedik. Bir kargaşada bir iç savaşın eşiğinde olan olaylarda kimin kimi öldürdüğü ortaya çıkabilir mi? Bu mümkün değil. Ama soykırım sözcüğü kalktığı takdirde anılması doğaldır bunu da engelleyemezsiniz.” (Köprülü, 2003)
Türk tarafının kendisini tanıtma ve kendi tezlerini aktarma hususlarındaki yetersizliklerine bir de Türklerin dünya kamuoyunda tarihten beri süregelen olumsuz Türk imajı da eklendiğinde bugün görünen mevcut tablo ortaya çıkmıştır. Ermeniler, “soykırım”auğradıkları iddialarını ABD ve Avrupa’daki ülkelerin meclislerinde gündeme getirmişler ve Fransa, İtalya gibi ülkelerde de kabul ettirmişlerdir; içlerinde ABD’nin de bulunduğu birçok ülkede de kabul ettirmeleri uzak bir ihtimal olarak durmamaktadır. Günümüzde birçok ülkede 24 Nisan “Ermeni Soykırım Günü” olarak Ermenilerce anılmakta ve bazı ülkelerde bugün resmi olarak onanmaktadır. Bu kararların Türkiye’nin imajı ve uluslararası ilişkileri açısından zararlarını emekli büyükelçi Ömer Lütem şöyle ifade etmiştir:
“Türkiye’nin imajı zaten 1980’den, hatta 1970’lerin başından bu yana çeşitli nedenlerle kötüleşmiştir. Onun üzerine de insanlığa karşı suç oluşturan soykırımı koyarsanız, gerçekten imaj bakımından çok aşağı geliriz. Bu kötü imaj ekonomik güçlüklerden çok AB’ye girmemizi etkileyebilir. Üst üste alınan bu yoldaki kararların önemini ben burada görüyorum. Zaten parlak olmayan Türkiye’nin imajı büsbütün karartılıyor. O kararların yaptırım gücü yok ama böyle bir zararı var. Bir başka zararı daha var. O da şu; Türkiye bu türlü kararlar alındığında birlik içine giriyor ve bu kararları reddediyor. Ama bu kararları alan ülkelerle ilişkileri de zedeleniyor, örneğin, Fransa’yla olduğu gibi…” (Lütem’den aktaran Tavşanoğlu, 2002)
Türk Amerikan Dernekleri Asamblesi (ATAA) Başkanı olan Tamer Açıkalın Ermenilerin kampanyalarındaki kısa ve uzun vadeli hedeflerini, her biri İngilizce “R” harfi ile başlayan ve Türkçe “4T” stratejisi olarak şöyle sıralamaktadır (Kantarcı, 2001a):
“Birinci hedef “Tekrar canlanmak” (Ressurrection): Ermeniler, işe 1973’te terörizm ile Los Angeles’ta başladılar. Bu terör dalgası yıllar sürdü ve pek çok Türk diplomatın yaşamına mal oldu. Militanlar bu kampanya ile, Ermeni milliyetçiliğini “tekrar canlandırma”yı amaçladılar.
İkinci hedef, “Tanıma” (Recognition): Diğer bir deyişle dünyanın 1915’de 1.5 milyon Ermeni’nin soykırım sonucu öldürüldüğü iddialarına dayanan “Ermeni Soykırımı”nı bir “gerçek” olarak tanımasını sağlamak.
Üçüncü hedef, “Tazminat” (Restitution): Ermeniler ilk iki amacı gerçekleştirdikten sonra, maddi-manevi kayıpları için Türkiye’den zarar ziyan isteyeceklerdir.
Dördüncü hedef, “Toprak” (Repatriation): Bu kampanya’nın sonunda Doğu Anadolu üzerinde toprak talepleri de gelecektir.”
Ermenilerin, Türk karşıtı kampanyalarında vurguladıkları ve "Dört T" plânına dayanak oluşturan iddiaları ise şunlardır (Kaynak: www.ermenisorunu.gen.tr):
1. Türkler, Ermenistan'ı işgal ederek Ermenilerin topraklarını ellerinden almışlardır.
2. Türkler, 1877-78 savaşından itibaren Ermenileri sistemli olarak katliama tabi tutmuşlardır.
3. Türkler, 1915 yılından itibaren Ermenileri plânlı şekilde soykırıma tabi tutmuşlardır.
4. Talat Paşa'nın, Ermenilerin soykırıma tabi tutulması konusunda gizli emirleri vardır.
5. Soykırımda hayatlarını kaybeden Ermenilerin sayısı 1,5 milyondur.
Türklerin, Ermenilerin bu iddialarına ve “Ermeni Sorunu”na dair görüş ve söylemlerini Hüseyin Munyar ve Gülcan Yılmaz şöyle ifade etmişlerdir:
“Türk aydınları, düşünürleri, hukukçuları, siyasetçilerinin soruna yönelik düşüncelerinin ortak yanını son dönemde çeşitli ülkelerde gündeme gelen “Ermeni Soykırımı” tasarılarının, tehcire yönelik tarihsel bilgilerin ve araştırmaların, dünya kamuoyuna yeterli aktarılmamasından kaynaklandığı iddiası oluşturmaktadır. Diğer bir ortak görüş de “Ermeni Sorunu”nun güncelleşmesinde, sömürgecilerinin çıkarlarının başat bir rol oynamasıdır.” (Munyar ve Yılmaz, 2001; s.103)
Günümüzde Türklerin “Ermeni Sorunu”na bakışında Munyar ve Yılmaz’ın da vurguladıkları ortak noktalarla birlikte üç farklı görüş hakimdir.
Bu görüşlerin ilkine göre genel olarak bazı yetkili makamlarda bulunanlar şovence davranmış ve Ermeni vatandaşlarının öldürülmelerine seyirci kalmışlardır. Osmanlı Devleti yönetiminin bu uygulamada doğrudan ilgisi yoktur, yani devletin resmi kararı değildir. Bu nedenle yapılan katliamların gizlenmesine gerek yoktur; çözüm olarak belgelerin net olarak ortaya konulması ve dünya kamuoyuna doğruların açıklanması gerekmektedir. Diğer bir görüş ise iddia edildiği gibi bir soykırım olsa bile bu olayın Osmanlı devleti ile ilgili bir sorun olduğunu ve Türkiye Cumhuriyetinin Osmanlı Devleti’nin devamı olmadığını ve bu nedenle Türkiye Cumhuriyetinin konuyu üstlenmesine ya da panik yapmasına gerek olmadığını söyler (Munyar ve Yılmaz, 2001; s.103).
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 Sonraki > Sona Git >> |