Hasta Olmanın Püf Noktaları

33.126 views

Muhtemelen başlığı okuyup diyeceksiniz ki: “Yahu ey gafil[1]! Ben hasta mıyım ki hasta olmanın püf noktalarını anlatıyorsun bana!”

Haklısınız. Ancak şunu belirteyim, eğer insansanız bu statüyü edinmeniz kaçınılmazdır.

“Hasta olmak, bir rol müdür, statü müdür?” diye düşünüyorsanız, siz düşünedurun ben yazmaya devam edeyim.

Haydi, birlikte biraz düşünce ve laf dolaştıralım.

İnsanların statüde eşit oldukları pek az yer mevcuttur.

Bunlardan biri “mahşer”dir.

İsterseniz dünyanın en zengin adamı ya da dişisi olun, o gün sizin bile defteriniz dürülecektir.

“Amaaan ben zaten inanmıyorum böyle mahşer, öteki dünya kavramlarına… Bunlar boş işler… İnsan doğar, yaşar ve ölür; ötesi yoktur.” da diyebilirsiniz.

Amma velâkin şöyle düşünmenizi naçizane tavsiye ederim:

İster monoteist ister politeist olsun neredeyse bütün dinlerde, ta Sümerlerin çok tanrılı inanışından tek tanrılı dinlere kadar hemen hemen tüm inanç sistemlerinde, insanın yargılanacağı ve iyiliğin kötülükle hesaplaşacağı bir gün vardır. Şimdiye kadar gelmiş göçmüş milyarlarca insanın çoğu belki ezilmişliklerinden ve herkesten büyük bir gücün onların intikamını almalarını istemelerinden, belki de inanç esaslarından dolayı böyle bir günün geleceğini düşünmüş ve buna iman etmişlerdir.

Sonuçta eğer böyle bir günün olmayacağına, gelmeyeceğine inanıyorsanız; size kötü bir haberim var: milyarlarca insanın yanılmış olma olasılığı, sizin yanılıyor olma olasılığınızın yanında tahmin edemeyeceğiniz kadar çok düşüktür.

Ama insan doğası gereği, kendimizi o kadar büyük görür ve egosantrik düşünürüz ki, kâinatta bir toz zerresinin milyarda birinden daha küçük yer işgal ettiğimizi çoğu zaman göremeyiz. Hele bir de fani dünya işlerinde başarılı isek, evrendeki her şey bizim için yaratılmış ve bizden habersiz değişemez gibi gelir bize. Hiç ölmeyecekmiş gibi yer, içer, ürer ve dünya nimetlerini sömürürüz ama sonuçta ölürüz. Ölüm gerçeği var olduğu sürece, bir mahşer yerinin ve hesaplaşmanın var olacağına inanmak mantıklı gözükmektedir.

İnsana zor gelen muhtemelen şudur: Bu kadar mükemmel bir yaratılış, ölmek ve sonsuza kadar kaybolmak için mi var olmuştur? İnsan hiçbir zaman bir başlangıcının olduğunu düşünmez ki hayatta sonunun var olabileceğini düşünsün. Ona göre o, daima vardır ve var olacaktır. Belki biçim değiştirecektir ama var olmayı sürdürecektir. Zira ona göre bu birikimin boşa gitmesi evrenin mekaniğine terstir. Çok büyük bir halttır ya kendisi, sonsuza kadar var olmayı ve kuyruğu dik tutmayı da doğuştan hak etmiştir bile.

Kimisi, dinlerin tek bir kökenden kaynakladığını, bu kökenin de Sümerlerin, Mayaların veya benzeri kadim medeniyetlerin mitlerinde, efsanelerinde mevcut bulunduğunu iddia eder.

Allah’ın bu kişi ya da kişilere cevabı Kuran-ı Kerim’de Nahl Suresi’nde mevcuttur:

“Onlara, ‘Rabbiniz ne indirdi’ dendiğinde şöyle dediler: ‘Öncekilerin masallarını.’ Şunun için ki, onlar, kıyamet günü kendi günahlarını tamamen yüklendikten başka, ilimsizlik yüzünden saptırdıkları kişilerin günahlarının bir kısmını da yüklenecekler. Bakın, ne kötü şey yükleniyorlar!” (Nahl/24-25)[2]

İnsanoğlunun tek bir tarihi bulunduğuna göre anlatılacak hikayelerin, kıssaların farklı olmasını beklemek elbette mantıksızdır. Din kitapları uzaydaki farklı bir türe indirilmediğine göre tabi ki aynı hikayelerin anlatılması doğaldır. Ayrıca kutsal kitapların bu kıssaları Sümer ve benzeri medeniyetlerden “alıntıladığını” iddia edenler, nedense bahsi geçen kadim medeniyet insanlarına da peygamber gelmiş olduğunu ve dolayısıyla onlara da belli öğretilerin ve kıssaların anlatılmış olabileceğini düşünmez; belki de düşünmek istemezler.

Başlıktan çok uzaklaştığımın farkındayım, merak etmeyin fikir uçuşmalarım yok; lafı çok dolaştırdım ama konuya geliyorum, sabredin.

Mahşerde insan doktor, profesör, mühendis, ordinaryüs, general, başkan, milletvekili gibi unvanları olmadan arz-ı endam edecektir. Zira makamların en büyüğünün önünde bu geçici unvanların esamesi okunmaz. Bu yüzden aslında korkulacak bir yer de değildir mahşer. Hiç kimse, bir diğerine “hocam” ya da “komutanım” çekmek zorunda kalmayacaktır. Herkes kendi defteri elinde, dürülmesi için bekliyor olacaktır. Herkes kendi derdine düşmüş ve kendi yağıyla kavrulmayı bekler vaziyettedir.

Bütün insanların kendilerini eşit hissettikleri bir statü daha vardır: “hasta olmak”

Diyebilirsiniz ki, “VIP hasta olmakla eski SSK hastası olmak bir midir ey gafil!”

Cevap veriyorum: Evet, birdir.

Allah korusun ölümcül bir hastalığınız varsa isterseniz feriştah olun teneşir hazır vaziyette sizi bekler. Ha, belki bir değil de dört-beş ay sonra gidersiniz ama sonuç değişmez.

Hasta olmak kötüdür.

En basitinden, yıllarınızı verirsiniz, okursunuz, okursunuz, değil dirsekleri bütün eklemlerinizi çürütürsünüz. Bir yere CEO falan olursunuz. Tak diye gözle görülmeyen, organeli bile olmayan kıytırık bir virüs gelir; yatak döşek yatırır sizi.

Ne oldu senin o bir trilyon hücrene?

Adamın değil bir hücresi, hatta ribozomu bile yoktur ama sizi nakavt eder.

Hastalık, zenginlik, titizlik, sevecenlik tanımaz; adamı fena benzetir. Ha, seksilik, ataklık ve çeviklik, hızlı yaşamışlık hastalığın türünü değiştirip nadir bir olgu olmanıza yardım edebilir ama tabii ki tavsiye edilmez.

Hastalık nasıl ki zor bir süreçtir, bu sürecin en az zararla atlatılmasına çabalamak lazımdır. Doktor, bu süreçte hastaya yardım etmekle vazifelidir.

Öncelikle şunu bilin: Doktor nazik bir yaratıktır. Çabuk incinir, kırılır; kendisi duygusal bir varlıktır. Kısacası şu bilinmelidir ki her ne kadar bazıları belli etmese de doktor da bir insandır.

Bir doktora muayene amacıyla geldiğinizde doktor size muhtemelen şöyle bir soru yönlendirir:

– Şikayetiniz nedir?

Bu soru yadırganmamalıdır. Doktor Nostradamus değildir. Müneccim gaitasıyla da haşır neşir olmadığından siz oturur oturmaz çok özellikli bir vaka değilseniz şikayetinizin ne olduğunu anlayamaz. O yüzden bu normal soruya nedense kimilerinin verdiği şöyle bir cevap uygun olmayabilir:

–  Aa, Doktor olan sensin; sen bileceeen!

Daha önce dört-beş defa karşılaştığım bu cevap, doktorun daha işin başında hevesini kırar, onu yorar ve yıpratır. Böyle bir çıkışa gerek yoktur ki sonuçta doktor da bir insan evladıdır. Tek kusuru hayatını tababet uğrunda karartmıştır. Onu da saflığına vermek lazımdır.

Sorunun cevabının şu şekilde olması da pek mantıklı olmayacaktır:

– Çok hastayım.

Hasta olduğunuz bellidir. Doktorlara ya da başka bir sağlık çalışanına özel bir ilginiz yok ise veya hastane kokusunu içinize çekmek size keyif vermiyorsa oraya gelmiş olmanızın nedeni hasta olmanızdır zaten. Bu cevap da doktora yardımcı olamaz. Doktor muhtemelen tekrar aynı soruyu farklı bir soru soruyormuşçasına biraz da kinayeli bir bıyık altı ile tekrar sorar:

– Tamam tamam, o belli de nedir şikayetiniz? Onu soruyorum.

Bir de utanmadan cümlenin ardına “Onu soruyorum” gibi “Sordum ben ama anlamadın sen” mealinde bir ufak cümle koyarsa bu cümlecik sizin gardınızı iyice düşürür. Gel de şimdi cevap ver!

“Şikayetiniz nedir?” her ne kadar basit bir soru gibi gözükse de çoğu insan için içinde farklı anlamlar barındıran bir soru gibi algılanıp değişik cevaplar bulabilir.

Karşılaştığım örnek cevaplardan biri muhtemelen septik ve karizmatik bir kişiliği yansıtır:

– Şikayetiniz nedir?

Kısık gözler ve şüpheci bir bakışla:

– Ne gibi?

Arada bir rast geldiğim bu cevabı veren kişilerin ne anlayıp neyi cevapladıklarını anlamış değilim. Ancak hepsinin ortak özelliği kısık bir gözle ve şüpheli baktıklarıdır. Belki de sorumun ardında benim de bilmediğim bir art niyet sezmişlerdir.

Bu soru sorulduğunda doktorun hayattan yılmasını ve intihara meyilli olmasını istiyorsanız şu cevabı vermekten kaçınmayın:

– Buyurun, şikayetiniz nedir?

– Doktor beeey, hangi birinden başlayayım ki?

Doktorun beyni ani olarak atrofiye uğramıştır. Artık iflah olmaz ve kimseye fayda sağlamaz.

Bir de anlaşılması güç cevaplar mevcuttur:

-Bacaklarım üç gündür çangırdıyor.

-Vücudum böyle domur domur oluyor.

-Vücut hapı buluyor ama kremi bulmuyor.

-Birden böyle oldum!

Bazen cevap gelmez ve hasta geçmişte dolanır durur:

-Ben on yıl önce de böyle olmuştum. On beş yıl önce hastanede yatmıştım sonra çıktım, iyiydim üç yıl ardından tekrar böyle oldum ama yatırmadılar. Doktor sen iyisin dedi bakmadı, yolladı ardından, oradakiler yüzüme bile bakmadan ilaç yazdılar da sonracıma…

Şikayetin ne olduğuna bir türlü gelinmez.

Bazen bırakın şikayeti; tanı ve tedavi zaten çoktan belli olmuştur:

-Bana bu hapla şurup iyi geliyor. Komşu dediydi, eczane verdiydi. Bunları yazdırmaya geldim.

Zamanın modası, internetten her şeyi öğrenmek olduğundan ve kitaplar raflara kaldırıldığından bazı hastalar hastalığının belirtilerini google’da yazmaktadır:

-Ateş, döküntü, halsizlik yazdım araştırdım internetten doktor bey! AIDS olabilirmişim ama ben  iki yıldır yapmadım bir şey!

Şüpheli cinsel ilişkisi, kan nakli veya benzeri bir neden olmamasına rağmen sadece kilo kaybı olduğu için ki (kilo kaybı stressinden dolayı yemek yememesinden kaynaklanıyordu) AIDS olduğuna inanan ve iki yıl boyunca bütün uygulanan testlerin negatif çıkmasına rağmen psikiyatri bölümü ile bir türlü sağlıklı olduğuna inandıramadığımız bir hastam vardı. İki yılın ardından artık başarmış ve sağlıklı olduğuna inandırmıştık. Üç ay sonra internet siteme gelen iletide özetle şöyle yazıyordu:

-Hocam, bütün emekleriniz için teşekkürler. Sonuçta AIDS olmadığımı anladım. Google’da yaptığım araştırma sonucu hastalığımın … olduğunu öğrendim. Tamamen bitkisel olan … ürününü kullanıyorum. Çok sağlıklı ve mutluyum; şişmanladım. Bana benzer hasta görürseniz yardımcı olayım istedim…

Şu işe bakın! Google, arama motoru olmasının yanında artık doktorluk da yapıyor; yıllardır konamayan tanıyı bulup koyuyordu. İşin garibi ne … hastalığı diye bir hastalık vardı ne de … diye bir ilaç. İlaç denilen şey vitamin hapından başka bir şey değildi ve plasebo etkisi sayesinde fayda etmişti.

Her ne olursa olsun şunu biliniz ki, araştırmacı olmak, bir şeyleri öğrenmeye çalışmak, sorgulamak mükemmel işlerdir. Ancak hiçbir zaman internette arama motorlarında dolanmak doktorunuzun melekelerine ve bilgisine eşdeğer olmayacaktır. Doktorunuza güvenin. Magazin sitelerinde ve kimin yazdığı belli olmayan internet sayfalarındaki ilaçları, uyarıları doktora dayatmayın:

-Örümcek boku ile karınca yağı hapı içtim iyi geliyor diye yazıyor doktor bey; ama geçirmedi şikayetlerimi.

Örümcek bokunun, solucan yağının, ayı tükürüğünün hayrı olsaydı bu hayvanlar Scarlett Johansson gibi dolaşırlardı. Yapmayın, etmeyin. Faydası olan şeyleri önce doktorunuz keşfeder kullanır zaten emin olun.

-Güzide sanatçımız Falan Hanım bu kremi kullanıyormuş. Ondan böyle gençleşip güzelleşmiş. Sizce yararı olur mu doktor bey?

Olmaz! Falan hanım böyle bir mucize keşfettiyse ya da eline geçirdiyse kendine saklar kimseyle paylaşmaz. Niye herkesin gençleşmesini istesin? O zaman kendinin ne farkı kalır? Elbette “Ahmet Efendi’nin hapı”, “Mehmet Efendi’nin kremi” adıyla pazarlansa bunları kimse almaz. Tabii ki hoş bir hanım sunacak da alınacak.

Bazen teknik ve bilimsel kelimelerle doktora bilgili olunduğu gösterilir:

-Ultrasyon bile yaptırdım ama çıkmadı.

-Genetik bölgemde bir şeyler çıktı!

Bu bilgi gösterme isteği bazen inada dönüşür:

-Geçen yıl aynı şikayetten geldim. Birçok doktor geldi, inceledi, sonuç çıkaramadı. Bana otopsi yaptılar.

-Biyopsi olmasın?

-Otopsi, doktor bey! Bana yapılan şeyi ben daha iyi bilirim herhalde!

Bazen yapılan meslekle şikayetler karışır:

-Bu haptan içiyordum, azaldı. İyi geldi. İki şarjör kaldı. Onu yazdırmaya geldim.

Bazen tanı hastayı memnun etmez:

-Hayır doktor bey bu zedef değel. Zedef böyle olmuyor. Benim komşu olduydu oradan biliyom.

Bir uzman doktor, liseyi bitirdikten sonra tıp fakültesi okur ki bu altı; bazen de eğer hazırlık okumuşsa yedi yıl sürer. Diplomasına el konulur. Ardından Tıpta Uzmanlık Sınavı (TUS) denen ki ne melanet bir şey olduğu ancak bu çileyi çeken doktor tayfası tarafından bilinmektedir, sınava girer. Bu sınavı kazanamazsa diplomasına el konduğun için özel sektörde çalışamaz ve mecburi hizmette atandığı yere gider. 350 ile 550 gün arasında zorunlu hizmeti vardır.

Bahsi geçen hekim, TUS’u kazandı ise, gayri resmi olarak “asistan” denen ancak resmi mevzuatta “araştırma görevlisi” olarak adlandıran unvanı kazanır ki aslında bu öğrencilik hayatının devam ettiğinin işaretinden başka bir şey demek değildir. Bölümüne göre üç-altı yıl arası ihtisasını tamamlayıp gidemez. Bu sefer “uzmanlık sınavı”na girer. Bunu da geçtikten sonra ağırmış saçı başıyla “hadi ben gidip de istediğim hastanede çalışayım.” Diyebilir mi? Güldürmeyin beni, tabii ki diyemez. Uzmanlık belgesine el konmuştur ve hak ettiği belgeyi alabilmesi için mecburi hizmete gitmesi gerekmektedir.

Son iki uzun paragrafı neden yazdım? Bir tıp alanında ihtisasını tamamlamak bu kadar çaba sarf edip ortalama 10-11 yılını bu uğurda harcayan bir insanın tanısına güvenmeyip komşunun, akrabanın veya gazetede geçen üç-beş satırın ya da televizyondaki kaynağı belli olmayan popülist tıbbi magazin haberlerinin yönlendirmelerine kulak kesilmenin mantıksızlığını anlatmaya çalışıyorum.

Yaşadığımız dünyada bilgiye ulaşmak kolaydır. Önemli olan bilgiye ulaşmak değil, doğru bilgiye ulaşmaktır.

Ezcümle, doktor sizin dostunuzdur. Onunla iyi hasta-doktor ilişkisi kurmakta sakınca görmeyin. Ona önyargılı yaklaşmayın. Siz onlara kendi rahatsızlığınız hakkında ne kadar net ve düşünerek bilgi verirseniz o kadar da yardımcı olmuş olursunuz.



[1] Aymaz, dalgın, tembel, uyuşuk.

[2] Yaşar Nuri Öztürk, Kurʼan-ı Kerîm meali Türkc̦e c̦eviri: Surelerin iniș sırasına göre (Yeni Boyut, 1998).

Yorum Yapın