Benim Sevgili Kanserlerim… (Bölüm 2)

2.030 views

Bölüm 2: OSURUKTAN TEYYARE

Yıllar önce Osho’nun kitaplarından birinde ilginç bir teste rastladım. Osho, davranışlarımız üzerinde etkili olan zihin ve bedenin varlığına dair farkındalık geliştirmek için bir uygulama öneriyordu. Buna göre üç gün boyunca sadece zihnin ve sonraki üç gün boyunca sadece bedenin istekleri yerine getirilecekti. Testi değil üç gün yapmak, daha uygulamaya başladığım günün akşamı kestirip attım. Zihin hapishanesinde geçirdiğim o tek bir gün, bana tam anlamıyla bir zihin bağımlısı olduğumu gösterdi.

*********

Ameliyat çıkışında ilk sözüm “çok üşüyorum” oldu. Yarı açık bilincim odayı hızla taradı ve sevdiklerimi bana gülümserken buldum. Üzerimde kat kat örtüler, tekrar uykuya daldım.

Bedenimin her tarafından sarkan kablolar, tenime sinmiş ilaç kokuları ve tuhaf bir ağırlık duygusu ile kendime gelmem çok zaman almadı. Yatakta doğrulmak istedim ve yapamadığımı fark ettim. Karnımdaki dikişler ve şişkinlik hareketlerime engel oldu. Bedenimin basit mütevazi ihtiyaçları için ilk kez yardıma ihtiyaç duyduğumu fark ettim. Doğrulmak için yardım.. kalkmak için.. tuvalet..ve en beteri osurmak için yardım. Açık karın ameliyatlarında gaz çıkarma meselesi çok önemseniyor. Ayrıca peh yani..osurmanın nesi zor olabilir ki?

Saatler ilerledikçe bu işin kendiliğinden ve basitçe gerçekleşmediği ortaya çıktı. Karnım şiştikçe şişti, sancılarım arttı ve İnan “hadi Fundacım bi gaz çıkaralım” dedikçe ateşler saçmaya başladım. Hastanenin ağrı kesici stoğunu, literatürdeki küfür kapasitesini ve İnan’ın sabrını tükete tükete çabalıyordum ama her şey nafileydi. Bu süreçte sancılarım arttıkça coştum, coştukça sancılar arttı ve herşey başa dönüp dönüp tekrar eden kısır bir döngüye girdi.

Bir gece vakti, yine bu coşkulu sahnelerimizden birinde ben verip veriştirip, her şeye dümdüz giderken aniden odamın kapısı aralandı. Aman da ne göreyim. Rektörüm beni ziyarete gelmiş sağ olsun var olsun. Üzerimde, seksi bir hastane forması, yanımda per perişan ettiğim İnan ve karşımda sayın Rektörüm. Allah o an beni kahretsin ne diyeyim. Hatırlayabildiğim kadarıyla aramızda şöyle bir konuşma gerçekleşti.

Rektörüm – merhaba funda hanım.. nasılsınız bakalım?
ben – hıfffffff…..hörfzzzzzz……. fırşhhhhhkkkk…
inan – çok iyiyiz sayın hocam, sağolun varolun dermişiz…
ben – ……….
rektörüm – aman iyi iyi.. gayet iyi görünüyorsunuz..osuruldu mu acaba efenim?
inan – çalışmalarımız devam ediyor hocamcım..ben kendisine güveniyorum şahsen hocam…
rektörüm – tebrik ederim sizi de inan bey.. tekrar geçmiş olsun efenim.
ben – …………
inan – sizi yolcu ediyim hocam.. fındacım ben bi hocamızı yolcu edip geliyorum hemen..
ben – fişkırkkkk.. pırkk!

Ziyaretin hayrına mı nedir, nihayetinde bir zaman sonra beklenen ilk osuruk gerçekleşti. Osurma eylemine kadar geçen sürede sadece bedenden, baştan aşağı etten oluşan bir şey olduğumu iddia edebilirdim. Ameliyata dek sessiz, hafif, mütevazi, bana hissettirmeden iş gören bir bedenim var iken şimdi ağır, hantal, acılı, geçmişsiz ve geleceksiz bir kütleye sahiptim. Osurmakla bedenimin çilesi kısmen yok oldu ancak oluşan boşlukta zihnim hızla varlığını gösterdi. Onun geri gelişiyle birlikte kendime olan güvenimin arttığını hissettim. Ne de olsa artık ne yapacağını kestiremediğim bir bedenim vardı ve zihnin eşlik etmediği bu beden beni hayli ürkütmüştü.

Zihnimin ilk faaliyeti beni koordinatlandırmak oldu, böylelikle sonsuz uzaydaki debelenmelerim sona erdi. Bu yatakta ne aradığım, orada ne süredir yattığım, fiziksel kapasitemin sınırları gibi temel ölçümler tamamlandığında, artık nihayet başıma gelenler ve gelecekler üzerinde düşünebilir hale gelmiştim. Sadece bedenimin konuştuğu üç gün boyunca, o an var olan acı dışında hiç bir veri işlenmemişti. Oysa zihnim, bir çırpıda sonsuz veriyi aynı anda elden geçirerek hem durumu kavramamı olanaklı kıldı hem de ürettiği düşünceler üzerinden korku ve gerilimimi arttırdı. Bedenimden gelen her yeni acı sinyalinde zihnim susarken, tam kaldığı yerden devam etmesi için acının bir anlık yokluğu yeterli oluyordu. Anladım ki sadece bedenimle değil, zihnimle de epeyce uğraşmak durumunda kalacaktım..

Kah zihnim kah bedenim tarafından ele geçirilmenin oldukça yıpratıcı bir deneyim olduğunu söyleyebilirim. Çünkü bu gel gitli süreç, hem beden kimyamı hem de duygularımı çalkalayıp çalkalayıp bulandırıyor ve dengeleme çabalarımı her seferinde boşa çıkartıyordu. Kendimi bu dolu dizgin akışa kaptırmamam gerektiğini bilsem de, çoğu kez onun içinde kaybolup gittiğimi itiraf etmem gerek. Bu günden geriye baktığımda, o yatakta yatarken zaten tersi de çok mümkün değilmiş diyorum. Çünkü hasta yatağı aslında sadece bir yatak değil, bundan çok daha fazlasıdır. Oraya uzandığınızda seçici, duyarlılığı artmış ve kırılgan bir algıya bürünürsünüz. Bunun gücüne bağlı olarak, gerçeklik de farklı ifadeler kazanır. Örneğin bir yandan eşimin yüzündeki yorgunluk ve kızımın düşmüş dudağı beni hüzünlendirirken, aynı anda varlıkları içimi sevinçle doldurur. Şefkatle yüreğime dokunan dostlarım ve öğrencilerime şükrederken..yüzünü görmediklerim, sesini duymadıklarıma olan kırgınlığım artar. Yapmayı becerdiklerimin coşkusu, henüz başaramadıklarımın korkusuyla yan yana yürür.

Bu kap kaç oyunundaki en acınası halim hiç bir şeye müdahale edemiyor oluşumdu. Neler olduğunu gördüm ama onu düzene koyma becerisi gösteremedim. Hayatım boyunca ilk kez başıma gelen bu çaresiz ve kontrol dışı hallere, isteksizce teslim olmak dışında yapabileceğim bir şey yoktu. Başıma geleni anlamak için epey bir süre geçmesi gerekti ve ancak yeniden dengeye kavuştuğumda şu gerçeğin farkına varabildim. Varlığıma yapılan onca müdahale, beni parçalara ayırarak bütünlüğümü bozmuştu. Var olmanın sadece beden, sadece zihin, sadece duygu ya da düşüncelere indirgendiği bu parçalanmışlığın en ciddi etkisi gerçeklik algım üzerinde kendini gösteriyordu. Her bir parçamın kendi başına, yularsız ve dizginlenemez ifadesi ile şekillenen bu tuhaf gerçekliğin felsefi anlamda karşılığı şizofreniydi. Sahip olduğum tüm parçalarımın sadece konuşup, sadece kendini dinlediği, sadece kendi arzu ve çilesinin peşine düştüğü, sadece kendi var oluşunu dert ettiği ve sadece kendi gerçekliğinden haberdar olduğu o hasta yatağında artık rastlanması en zor olan şey “ben” dim.

Bu sarmaldan beni çekip çıkarabilecek son rehberlerin sezgim ve aklım olduğunu hatırlamak biraz zaman aldı. Varlığımın en derinlerine nakş edilmiş olan bu yeteneklerime çocukluğumdan başlayarak büyük güven duymuştum. Onların rehberliği her zaman bütüncül, açık ve hızlı biçimde gerçekleşirdi. Olan biteni anlamlandırmak, problem çözmek ve eylemlerimi yönlendirmek adına onlara sıklıkla başvururdum ve bu bir alışkanlığa dönüştü. Onca karmaşa içinde, tekrar erişilebilir olduklarını gördüğümde ilk kez ferah bir nefes aldım. Verdikleri mesaj her zamanki gibi açık ve kesindi. Madem parçalanmıştım o halde önceliğim bütünlüğümü yeniden kazanmak olacaktı. Bu şizofrenik tablonun değişimi için bana zaman, sükunet ve uyanık bir geri çekilme gerekiyordu ve devamı kendiliğinden gelişecekti.

Bu dikkatli gözlemci tutum sayesinde önce ayırd edici hassasiyetlerim arttı. Parçalarımın farkına vardıkça, bütünleşmeleri daha kolay gerçekleşen bir sürece dönüştü. Bütünlüğüme kavuştukça, bazı uç tutumlar hiç bir şey yapmadan kendiliğinden dengeye geldi. Kuşkusuz bu denge, birbirini sürekli yeniden ve yeniden şekillendiren düşünme, algılama ve gerçekliği kurma döngümde gerçekleşen değişimle alakalı olmalıydı. Etkin bir izlemenin “yapmak” anlamında en güçlü yollardan biri olduğu vurgusuna pek çok okumada rastlamıştım ve şimdi bizzat kendi deneyimimle buna şahitlik yapıyordum.Tüm bunlar daha acısız ve çilesiz yollarla öğrenilebilirdi kuşkusuz ancak benim seçimlerim önüme bu yolu çıkarmıştı ve hiç bir zaman geç değildi. Osho’ nun yarıda kesip attığım testi, eğlenerek öğrenmek için önemli fırsatlardan biriydi belki de.

Sezgim ve aklım bana yol göstermeseydi kanser ile çok daha uzun bir süre savaş halinde kalır ve enerjimi bu yolda boşa tüketebilirdim. Böylelikle var oluşa, hayata, kendime dair anlayışımı derinleştirecek bir fırsatı daha heba etmiş olurdum. Şükürler olsun ki bu çukura düşmeden kendime bir yol çizdim ve bana ilham veren, rehber olan sesleri duyabildim. O hasta yatağında edindiğim deneyimler bir yandan içimde ayrılıklar yaratırken, bir yandan da bu fikirlerin ilhamı için bana zemin oldular.

Sağlıklı dokularımı korumak adına geçirdiğim ameliyatla kanserden tümüyle azad olamayacağım bana anlatılmıştı. Geride kanserli hiç bir unsurun kalmadığından emin olmanın yolu kemoterapiydi. Eve çıktıktan yaklaşık bir ay sonra tedavi başlayacaktı. Sorduk soruşturdukça karşımıza farklı farklı uygulama protokolleri çıktı ve kafamız karıştı. Kimi damardan bilmem ne ilacıyla bilmem kaç kür, kimi hem damardan hem karın içine ilaç vererek gerçekleştiriyordu kemoterapi tedavisini. Bedenimin yarısını ameliyat masasında bırakmıştım..şimdi kalan yarısını da kemoterapide teslim edecektim. Bir seçim yapmam gerekti ve ben klasik protokollarda yer alan uygulamayı seçtim. Etkili bir tedavi olmasına karşın, karnımın içinde ilaçlar tıkıştıracak ne gücüm ne niyetim kalmamıştı. Kemoterapi yoluna karar vermekle, tedavi olacağım hastaneyi de belirlemiş olduğumuzdan artık sadece beklemek kalmıştı.

Evde geçirdiğim o sakin bir ay boyunca pek çok şey üzerine düşünme fırsatı buldum. Ben ve benzeri hastaların yaşadığı süreç anladığım kadarıyla şöyle özetlenebilir. Kanser olduğumda bir hekime gidiyor ve beni bundan kurtarmasını istiyorum. İlgili cerrah, beni ameliyat ediyor ve kanserli parçamı alıyor. Eğer sorun burada bitiyorsa iyi. Ancak çoğu kez ameliyat yeterli olmadığından cerrah beni bir onkolog hekime yönlendiriyor. Onkolog, ameliyatın üzerine cila olarak attığı kemoyla tedavi sürecini tamamlıyor. Hastalık nedenlerinin değil, sonuçlarının ortadan yok edildiği bu yaklaşımda hastaya hediye edilen iki şey var. “Şimdilik” kanserli hücrelerden arındırılmış bir beden ve kullanım kılavuzu olmayan bir “ek zaman”. Hasta açısından her iki hediye de saatli bomba gibi. Her an yeniden kanser üretebilecek bir bedene ve şifalanmak adına nasıl kullanacağımı bilmediğim bir zamana sahibim. Yine de bu sonuca razı gelip “eyvallah hekimim” demekten başka çare kalmıyor. Sonrası ise bilinmezlerle dolu sisli bir deryada el ve göz yordamıyla yol almak.

Kanser meselesi o kadar çok boyutlu bir alan ki, tamamına dair bilgilenmek ve tüm tutum ve seçimleri buna uygun gerçekleştirmek mümkün değil. Ben hastalığımla ilgili olarak şu seçimi yaptım..ameliyat oldum ve kemoterapi aldım. Akademik bir kafayla baktığımda elbette bu seçeneklere dair endişelerim ve sorularım oldu. Ancak diğerleriyle kıyasladığımda, yine de bana en yakın çözümlerdi bunlar. Kuşkusuz kendi deneyimimi tek seçenek olarak görmüyorum. Bu gün pek çok farklı tedavi yaklaşımı var ancak etkinlikleri de çeşitlilikleri kadar tartışma konusu. Dolayısıyla etkin ve geçerli yaklaşımların bu keşmekeş içinde ayırd edilmesi gerek. Bu ise hem sahip olduğumuz bilgi tabanı hem de elimizde var olan o çok değerli zamanın kullanımı açısından kolay bir süreç değil. Bilinmezlik ve korku ne yazık ki aklı çok kolay devre dışı bırakıyor ve kanser sektörü bunu pek iyi kullanan kurnazlarla dolu.

Bu akıl tutulmalarına hayatın pek çok alanında denk geldim. Kimi beni gerçekten güldürdü, kimi irkilmeme neden oldu. Cehalet ve mizahın bu kadar kol kola gezdiği alan azdır sanırım. Yakın zamanda yaşadığım bir deneyimi paylaşmadan edemeyeceğim. Bir kermesde el yapımı ürünlerimi sergiliyorum. Ürün standına vintage tadı katmak için eski görünümlü bir dantel örtü serdim. Gelen giden örtüye taktı, çok beğenildi. O sırada bir kadın grubu yaklaştı ve önce ürünlere sonra örtüye baktılar. Yaklaşık 50 yaş civarında, alım gücü iyi, eğitimli ve ilgili kadınlardı. Bir kısmı örtüye övgüler düzerken, diğer bir kadın şöyle bir cümle kurdu. “şekerim ben de danteli çok seviyorum ama evimde dantel tutmam..dantele bakmak kanser yapıyormuş kızlar aman diyim”. Kulaklarına inanamamak dedikleri meğer buymuş dedim sessizce kendi kendime.

Toplumda bu kadar yaygın olan, giderek hemen her ailede bir bireyi yakalayan ve uzmanların medya üzerinden anlata anlata popülerleştirdiği bir konuda toplum olarak bu kadar ilgisiz ve bilgisiz olmamız üzerinde düşünülmesi gereken bir gösterge. Yurt dışındaki deneyimlere baktığımda, devlet ve toplum tabanlı çok çeşitli organizasyonların var olduğunu gördüm. Bu yapılar sadece bilginin toplumsallaşması için değil, aynı zamanda hasta ve yakınlarının dayanışması, alternatif rehabilitasyon proğramlarının oluşturulması, etkin yeni tedavi yolları ve kaynak yaratımı için de mücadele veriyorlar. Öte yandan tüm bu yapıyı, kanser meselesindeki devasa sektörleşme anlamında okumak da mümkün elbette. Nereden bakarsak bakalım yine de değişmeyen önemli bir gerçek var karşımızda. Kanser toplumsal niteliği ile kavranmış durumda ve mekanizmalar, kurumlar belirli bir işbirliği içinde hareket etme yeteneğine sahipler. Bu yapılanmanın hastalar üzerindeki temel etkisi, tedavi sürecinde ve sonrasında onlara sunulan çeşitli olanaklarda gözlemlenebilir.

Bizde kanser hastası olmak demek, tıbbi tedavi sonrası en kısa yoldan aileye iade edilmek ve kendi başının çaresine bakmak demek. Kanser konusunda aile dışında, topu ayağında tutan hiç bir örgütlü ağa sahip değiliz. Konu sadece hasta ve yakınlarının bireysel mücadelesi ölçeğine sıkıştırılmış durumda. Kanser diğer hastalıklardan farklı olarak uzun tedavi ve bakım süreci gerektiren bir karaktere sahip, tekrarlama ve komplikasyon olasılığı oldukça yüksek, belirli periyodlara yayılan ciddi bir izlem/ tetkik yükü ve beklenmedik ek maliyetler söz konusu..ve ölümle yaşam arasında her daim burun buruna var olma çabası gibi çok sarsıcı bir deneyime karşı sağlam bir dayanışma gerektiriyor. Bu zorlu döngüde pek çok kanser hastası, yükü paylaşamadığı için eşlerini..düzenli yürütemedikleri için işlerini kaybediyor.

Kanser sorununun kitlesel karakterine karşın, bireysel alana bu denli sıkışmasında etkili olan bir diğer faktör de insanlık tarihinden miras gibi geliyor bana. Toplumlar geçmişte, tedavi edemedikleri pek çok ölümcül ve bulaşıcı salgınlarla (cüzzam, veba, çiçek, sarı humma, kolera vb.)mücadele ettiler. Başlangıçta hastalıkların kökeni konusunda sahip oldukları bilgi sınırlıydı, dolayısıyla hastalıklar kişi ya da kabileye verilmiş ilahi bir ceza olarak anlamlandırıldı. Hastalıkların ilahi güçten arındırılarak çevresel ve nihayetinde sosyal şartlara bağlanması için ise çok zaman geçmesi gerekti. İlahi bir ceza anlayışında hasta açısından yapılabilecek tek şey, işlediği günahın kefaretini ödemesiydi. Hastalıkların kişisel olmaktan çıkıp salgınlara dönüşmesi ile, zamanla onun bulaşıcı karakterine ilişkin bir anlayış da gelişti. İster ilahi alandan isterse çevreden gelsin, tedavi edilemeyen tüm hastalıklarda uygulanan ortak politika tecrit, karantina veya göç oldu. Ya toplumun geri kalanının korunması amacıyla hasta ve sağlıklı bireyler birbirlerinden uzaklaştırıldı ya da top yekun yaşam çevresi terk edildi. Bu deneyimlerden kollektif zihnimizde kalan miras ise korku oldu.

Bu gün de pek çok bulaşıcı, ölümcül hastalıkla ve salgınlarla mücadelemiz devam ediyor (kanser, aids, grip, ebola vb.) Kanser hastaları, geçmişin cüzzamlılarına reva görülmüş olan toplumsal dışlanmayı yaşamıyor belki..dahası aids hastalarının başına gelenlere bakınca neredeyse kansere şükredesi geliyor insanın. Ancak yine de kollektif belleğimizin bir yerlerinde muhtemelen ilahi bir cezanın çanları çalıyor gibi geliyor bana. Bilimsel birikimimiz hastalıkların kökenine dair çevresel/ sosyal/bireysel pek çok etkeni tanımlamış olsa dahi, bu mirasın sinsi izleri, damgalayıcı tutumların ve söylemlerin ardında hala okunabiliyor malesef.

Halil Cibran’ı çok severim. Bu tür durumlarda onun şu tespiti gelir hep aklıma. “Hiç bir suç yoktur ki, toplumun örtük ya da açık onayı olmadan işlenmemiş olsun.”

İster çevresel, ister sosyal… birlikte yaratıma konu olan her şeyde var olan kollektif sorumluluğumuzdan sıyırtmak mümkün değil sanırım. Hastalığı bireysel olarak çekilecek bir çile gibi görmek yerine, onu birlikte yaratımın bir parçası olarak tanımlamak arasında ciddi bir fark var. Birlikte yaratım; hayatta kalmak için neyi, hangi amaçla, ne tür bir iş bölümüyle, nasıl ürettiğimiz ve nasıl bölüştüğümüz.. tüm bunları yapmak için ne tür bir toplumsal yapı oluşturduğumuz.. bu yapıları ayakta tutan hangi ahlaki kural ve inançlara sahip olduğumuz gibi meselelerle tanımlanabilir. Kuşkusuz hastalıklar, bu geniş bağlamın nedensel bir çıktısıdır ve yaptığımız ettiğimiz şeylerin dolaysız kollektif/kişisel bir tür aynasıdır. Kavrayışımızı bu ölçekte genişlettiğimizde sadece hastalık değil, suç, aşk, delilik, seks vb gibi bir çok olgu da farklı anlamlar kazanır ki, şeylere dair derin bir anlayış edinmek de anca bu noktadan itibaren başlayabilir sanırım.

Belki de sırf bu yüzden Cibran onca yazısına, şiirine rağmen ölürken şöyle demiş. Dünyaya bir tek şey söylemek için gelmiştim. Oysa onca şey söylememe rağmen hala o bir tek şeyi söyleyemeden gidiyorum.

İfade bulamamış olanın gücü kimbilir nelere kadir ?

**********

(Devam Edecek)



Yorum Yapın