derKi'ye Yazar Olabilir miyim?
derKi'mize yazar olmak hususunda sık sık sorulan sorulara bu başlık altında yanıt vermek ve aramıza katılmak isteyen arkadaşlarımız için yol gösteri...
derKi'mize yazar olmak hususunda sık sık sorulan sorulara bu başlık altında yanıt vermek ve aramıza katılmak isteyen arkadaşlarımız için yol gösteri...
derKi Dergi'nin 30. sayısı çıktı. Yeni sayımızı okumak için sağdaki bannerı veya http://www.derki.com/dergi adresine tıklayabilirsiniz.
| Musul Vilayet Konseyi'ne sessizliğinin gerekçesi, ABD'nin BOP mi?- Nurten Akyazılılıar |
|
|
|
| Perşembe, 06 Kasım 2008 | |
|
Son iki yazımda işlediğim Irak, İngiltere ve Türkiye arasında imzalanan sınırlarımızın belirlendiği 1926 Ankara Andlaşması ile Musul Vilayet Konseyi içerikli yazılarıma siyasi ve askeri kesimden henüz bir yorum gelmedi(14.10 ve 05.10 tarihli yazılar bu makalenin sonunda). Ancak yine işin ucu petrol olduğu için Irak’ın Kuzey’inde de petrol arama ve çıkarma faaliyetlerinde bulunan işadamımız, petrol mühendisi Prof. Dr. Güntekin Köksal’dan konuya dair cevap geldi. Sayın Güntekin Köksal, Musul ile iş ilişkileri olmadığı dolayısıyla bugünkü durumla pek ilgilenemediklerini ifade ettiği mesajında, “Musul petrollerinden almamız gereken hisse bildiğim kadarıyla Saddam ile yapılan bir anlaşma sonucu bütçeden çıkartılmıştır” diyor ve ekliyor: “Musul büyük bir ihtimalle dolaylı da olsa ABD’nin kontrolüne girer. Amerika; Musul’u Kürtlere, Türklere, Araplara bırakmayacaktır. Bırakması halinde Irak petrollerinin mühim bir kaynağını kaybetmiş olacaktır! Bu da olanaksızdır. Türkiye de bu saatten sonra buralarda hak iddia edemez…”“Türkiye’nin Enerji-Petrol Politikası Yok” Türkiye’nin hiçbir zaman düzgün bir enerji-petrol politikası yürütmediğine dikkat çeken Köksal, bu sebeple iki büyük petrol imkânı olan Orta Asya Türkî Cumhuriyetleri ile Kuzey Irak – Irak petrollerinin kaçırıldığını da belirterek, bu konudaki açıklamasını şöyle sürdürüyor: “Yapılması gereken Batı şirketleri bu yörelerin petrollerini alırken Türkiye’nin de devlet politikası olarak aktif bir şekilde hem TPAO’ya, hem de özel petrol şirketlerine sahip çıkarak buralardan petrol sahalarını almalarına yardım etmesi, destek vermesi olurdu. Bu hiçbir dönemde yapılmamış ve bu büyük imkan hükümetlerin ilgisizliğinden ötürü heba edilmiştir”. Açıklamasında Türkiye’de enerji politikasından-petrol stratejisinden anlayan bir hükümetin son 15 sene içinde iktidara gelmediğine de vurgu yapan Köksal, “TPAO, güdülen yanlış politikalar sonucunda tecrübeli ve kıymetli tüm elemanlarını kaybetmiştir. Liyakat dışında başka özellikler esas alınarak üst mevkilere atanan bürokratların başarılı olmaları mümkün değildir” şeklindeki görüşünü ifade etti. Ankara Andlaşması Gereği Irak’tan Halen Petrol Geliri Alacağımız Mevcut Prof. Dr. Güntekin Köksal’ın Saddam dönemiyle bütçeden çıkartılan petrol gelirinin kaynağı Ankara’da 5 Haziran 1926 günü imzalanan anlaşmanın Üçüncü Kesiminin 14. maddesi’ne dayanıyor. Ankara Andlaşması’nın ilgili 14. Maddesi şöyle: “Her iki ülke arasında ortak çıkarlar alanı genişletmek amacıyla, Irak Hükümeti işbu Andlaşmanın yürürlüğe konulması gününden başlayarak 25 yıl süre ile aşağıda gösterilen gelirlerin % 10 unu Türkiye Hükümetine ödeyecektir. a) 14 Mart 1925 günlü ayrıcalık Sözleşmesinin 10. Maddesi uyarınca "Turkish Petroleum" Kumpanyasından, b) Yukarıda anılan Ayrıcalık Sözleşmesinin 6. Maddesi uyarınca petrol ihraç edebilecek olan Ortaklıklardan ya da kişilerden, c) Sözkonusu Ayrıcalık Sözleşmesinin 33. Maddesi uyarınca kurulabilecek yan Ortaklıklardan.” 30,2 milyon varil petrol geliri alacağı, resmi kayıtlardan T. Özal döneminde kaldırıldı Ancak muhtelif kaynaklarda bulabileceğiniz gibi Irak, petrol geliri elde etmeye başladığı 1934 yılından 1951 DP iktidarı dönemine kadar bu andlaşmadan doğan alacaklarımızı eksik de olsa ödemiş görünüyor. DP döneminde tahsil edilemeyen bu alacaklar resmi kayıtlara geçirilmiş fakat rahmetli Turgut Özal’ın seyahati sırasında Saddam’ın kendisinden ricası üzerine Irak ile iyi iş ilişkileri kurulması öngörüsü kapsamında 1986 yılında, bu kalemin alacak hanesinde de gösterilmemesi tek taraflı olarak ama Türkiye’yi bağlamayacak şekilde kabul edilmiş! Sonuçta resmi kayıtlarda bu alacağın gösterilmemiş olması belki alacak takibini zorlaştırmış olabilir ama bu Türkiye’nin Irak ile 1926’da imzaladığı Ankara Andlaşmasından doğan haklarının akıbeti olmadığı ve olmayacağı anlamına da gelemez. Halen alacaklı olduğumuz tutar konusunda açıklamada bulunarak konuyu gündeme taşıyan DSP döneminde bakanlık ve başbakanlık yardımcılığı yapan Hikmet Uluğbay’a göre ise alacaklı olduğumuz bu bedel; 30,2 milyon petrol varil civarında. Irak ile 1925-6 yıllarında masaya oturulduğu o dönemde de Türkiye her zamanki gibi kıskaç altında idi; diplomatik ve siyasi hatalar yapılmış ve Musul kaybedilmiş olabilir ancak yine de BM nezdinde imzalanan bu uluslararası andlaşma hükümlerinin dahi günümüzde halen yeterince irdelenemediğini düşünüyorum. PKK ya da Kürt meselesi gündeme geldiğinde Ankara sözleşmesinin de gündeme taşınmasıyla değil; bütün uluslararası bu tarz tarihi sözleşmelerin yeni imzalananlarla beraber Taraf’lı olmayan tarihçi ve hukukçularla satır aralarına kadar değerlendirilmesi ve kamuoyuna tekrar tekrar sunularak halkımızın bilinçlendirilmesi gerekir. İsterdim ki Ankara Andlaşmasından doğan haklarımız, kendi siyasi ve tarihçilerimiz dururken Musul Vilayet Konseyi temsilcisi İsviçreli hukukçu Anton Keller tarafından gündeme getirilmesin. Ve de ne yazık ki Keller’in dahi Türkiye’nin hakları konusundaki açıklamaları ülkemizde kulak arkası yapılmış durumda… Ve ben bir vatandaş olarak Musul Vilayet Konseyi temsilcisi Keller’in dile getirdiği ifadelerin açıklamasını Dışişleri Bakanımızdan duymak istiyorum. Musul meselenin de özü; BOP eşbaşkanlığını yürüttüğü ifade edilen AKP hükümetinin ABD’ye karşı gelemeyeceği midir? Musul Vilayet Konseyi’ne Genel Kurmayımız ne diyor? / Nurten AKYAZILILAR (14.10.2008) PKK terörünün daha tehlikeli boyutu olan siyasi yönü büyüyor diye kendimizi parçaladık durduk ve nihayet gördük ki AKP hükümeti Kuzey Irak yönetimi ile direkt görüşme kararını aldı. Üstelik Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, yerel Kürt yönetimiyle yeniden doğrudan temas kurulmasına ilişkin kararın yeni olmadığını, bunun Milli Güvenlik Kurulu kararlarının sonucu olduğunu, terörle mücadelede Irak'ta herkesle olduğu gibi Irak'ın kuzeyindekilerle de görüşmekten normal bir şey olamayacağını belirtiverdi. Açıklamasına Türkiye ve Irak arasındaki ilişkilerin geliştiği yeni bir dönem başladığını söyleyerek devam eden Gül, “Bu açıdan bunlar Türkiye'nin yeni; bugün aldığı bir karar değil, bu yönde zaten bu görüşmeler var. Bunların da gayet doğru olduğu kanaatindeyim” diye konuştu. ABD, işgalindeki Irak kendi içinde paramparça olmuş durumda, kendine hayrı yok; Türkiye’deki PKK terörü için merhem mi oluverecek bir anda? Merkez Irak ve Kuzey Bölgesi Yönetimi kendi sorunlarını çözemiyor Kuzey Irak yönetimiyle direkt görüşmelerin başlanacağına dair yapılan haberle aynı gün Irak’a ait bir başka haber yer aldı basında. Bu habere göre Irak’ta Şeyh El-Sagir, Bağdat merkez hükümeti ile Kuzey Bölgesi yönetimi arasında ciddi sorunlar olduğuna dikkat çekerek, müzakerelerden iyi bir sonuç beklemediklerini, ortada çözümü zor olan petrol ve ihtilaflı bölgeler gibi sorunlar olduğunu belirtti. Şeyh El-Sagir ayrıca Irak merkez hükümetinin artık güçlü olduğunu göstermek istediğini de sözlerine ekledi. Musul Vilayet Konseyi asparagas mı? 5 Ekim tarihli “İstihbarat mı? Yok” başlıklı yazımda Aktütün Karakol saldırısı ve PKK konusunu irdelerken Musul Vilayet Konseyi’ne de değinmiş ve hükümetin bu konsey hakkındaki düşüncelerini merak ettiğimi belirtmiştim. Kuzey Irak yönetimiyle direkt temas haberleri üzerine, önem verdiğim bu konuya tekrar değinmek istiyorum: Musul Vilayet Konseyi, 29 Ekim 1924 tarihinde görüşmelere başlanıp, 14 Mart 1925 günlü ayrıcalık Sözleşmesinin ardından Ankara'da, 5 Haziran 1926 günü imzalanan Türkiye ile İngiltere ve Irak Arasında Türk-Irak Sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Andlaşması’na dikkat çekerek bu ülkeler arasında imzalanan tarihi sözleşme gereği Kürdistan Devleti’nin kurulamayacağını belirtiyor. Musul Vilayet Sözcüsü Avukat Anton Keller, bu konuda yaptığı açıklamasında, “Musul Vilayet Konseyinin altında Musul’daki Kürt aşiretlerinin de imzası var. Ve 1926 yılından bu yana; Musul Vilayeti ve çevresi için hiçbir anlaşmada Kürdistan tanımı yapılmadığı için, bu bölgede kurulması planlanan Kürdistan; tamamen uluslararası anlaşmalara aykırı olacaktır. Sonuç itibariyle Musul Vilayetine taraf olan İngiltere, Türkiye ve Irak’ın olur vermediği yeni bir ülke; hukuk açısından geçersizdir ve varlık göstermesi mümkün değildir” diyor. Musul, Erbil, Dohok, Süleymaniye, Kerkük ve Diyala şehirlerinden oluşan, 65 güçlü aşiret reisinin yer aldığı Musul Vilayet Konseyi Türkiye’ye bağlanmak istediklerini ve PKK’ya da silah bıraktırabileceklerini açıklamışlardı. Özal döneminden beri hükümetimize ulaşmaya çalışan Musul Vilayet Konseyi neden dikkate alınmıyor? Aktüel’e verdiği demecinde Musul Vilayeti’nin 1926'da Irak'a şartlı bir şekilde bağlandığını ve Türk devletinin de burada uluslararası anlaşmalarca sabit meşru yasal haklara sahip olduğunu kaydeden Keller, bu nedenle Türkiye'nin aktif diplomasiyle bile Kuzey Irak topografyasının taşlarını yerinden oynatabileceği ve tüm dengeleri değiştirebileceği kanısında. Bu sözler ve Konsey asparagas mı? Aktif diplomasi yürütebilecek hükümet yetkilileri nerede? Sözleşmede imzası bulunan dönemin emperyal güçlerinden İngiltere’den mi çekiniliyor, yoksa Irak’ı işgal eden, BOP’ni sürdüren ABD’den mi? Belli ki hükümet yetkililerimiz duyarsız kalıyor Musul Vilayet Konseyi’ne, peki Genel Kurmayımız ne düşünüyor bu konuda? İmzaladığımız sözleşmeleri doğru okuyabiliyor muyuz? Genel Kurmayımız dedim çünkü imzalanan bu sözleşmenin 10. maddesine göre “Türkiye'yi Irak'tan ayıran tüm sınır ile bu sınırın iki yanında 75 Km. derinliğindeki topraklar” olarak bugünkü sınırlarımız belirtilip 11. Maddesi gereği “Andlaşmanın işbu kesimini uygulamakla görevli, yetkili memurlar şunlardır” deniliyor: “Genel işbirliğini düzenlemek ve alınacak önlemlerin sorumluluğunu üstlenmek üzere; Türkiye tarafından: Sınır Askersel Komutanı. Irak tarafından: Musul ve Erbil Mutasarrıfları. Yerel bilgilerin ve ivedi bildirilerin verişimi için; Türkiye tarafından: Valilerin onamı ile atanacak memurlar. Irak tarafından: Zako, Amadiye, Tibar, Rovandoz Kaymakamları.” Ve 12. maddesi de diyor ki: “Türkiye ile Irak memurları, öteki Taraf uyruğundan olup kendi toprakları üzerinde bulunan aşiret beyleri, şeyh ya da öteki üyeleri ile resmi ya da siyasal niteliğe sahip her türlü iletişimden kaçınacaklardır. Bağıtlı Taraflar, sınır bölgesinde öteki Devlete karşı yöneltilmiş hiç bir propaganda örgütüne ve kuruluşuna izin vermeyeceklerdir”. Andlaşmanın 1. Kesiminin 5. Maddesi ise: “Bağıtlı Taraflardan her biri 1. Maddede belirlenen sınır çizgisinin kesinliğini ve bozulmazlığını kabul ederek, bunu değiştirmeği amaçlayan her hangi bir girişime geçmekten sakınmayı yükümlenir” diyor. Bu tarihi Andlaşma halen yazıldığı şekilde geçerli ve yürürlükte ise Türkiye Cumhuriyeti Devleti Kuzey Irak yönetimiyle direkt temasa geçebilir mi? İmzalanan tarihi sözleşmeler dahi bertaraf edilip, ulusal menfaatlerimiz göz ardı mı ediliyor? Tarih, hukuk ve uluslararası siyaset akademisyenleri bu sözleşmeleri lütfen tekrar tekrar irdelesin ki bizler de öğrenelim gerekleri nedir, ne değildir… ABD’nin talebi doğrultusunda ülkemiz topraklarından da pay alınarak Kürdistan Devleti kurulmasına müsaade edilecekti ise 30 yıldır bu kayıpları, “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” nidalarıyla niye verdik; akan kanların, yiten canların, sönen ocakların hesabını bu millete siyasilerimiz verebilecek mi? İSTİHBARAT MI? YOK / Nurten AKYAZILILAR (05.10.2008) Aktütün Karakolu yine PKK teröristlerince basıldı; aynı karakolun, aynı hain saldırılara birden çok maruz kalmasına karşılık hükümetimizin birinci derecede yetkilileri, “PKK, yaşadığını göstermek için saldırı eylemini gerçekleştirdi. PKK terörünü durdurma önlemlerimiz aratarak devam edecektir” vb şeklinde açıklamalarda bulundu. İnandırıcı ve rahatlatıcı geldi mi bu sözler? Hayır… Terör zirvesini acilen topladılar; sorunun çözümü çıkacak mı bu zirveden? Hayır… PKK, bitmiş miydi ki ‘yaşadığını göstermek için başını yeniden çıkardı’ dediler? Hayır… Hemen hemen her gün aldığımız şehit haberlerinden sanıyorum ki hükümet yetkililerimizin haberi yok! Sivil halk dahil ekonomik alanlara dahi muhtelif terör eylemlerini artırarak gerçekleştirdi PKK. Hükümetin birinci derece yetkilileri ne dediler bizlere her defasında; “Adını anıp kendilerine prim vermeyin!”… Gerçekte gizlemek istedikleri ne idi, bilemedim… Bildiğim şu ki; bu halk, evladına kahpe kurşun sıkarak hayatının baharında şehit düşüreni unutmaz... Etkisi yüksek patlayıcılarla, kadın çocuk genç yaşlı demeden savunmasız sivil halkı kahpece katledeni, ocağına ateş düşen aileleri, dostları hiç unutmaz… Yaralı kurtulanların, gazilerin yüreklerindeki yaraları da kabuk bağlamaz… Aktütün Karakol saldırısına yönelik verilen bilgilere bakarsak; bu defa 15 şehidimize karşı 23 terörist öldürüldü; bu askeri anlamda bir başarı mıymış? Hayır, çünkü uzmanlar diyor ki başarı için “17’ye karşı 1 şehit verebilirsin!”… Peki, askeri bir başarısızlık mı? Hayır… Ama teröristler güpegündüz bir saatte ağır silahlarla karakola saldırabilecek güce sahipler… “İstihbarat açığı var” dedi kimileri; hani Amerika istihbarat verecekti ya… İran ile istihbarat paylaşılıyorduk ya hani… Bu ağır silahlar burnumuzun dibine gelene kadar ne ABD ne Irak ne İran ne de Türkiye istihbaratı işe yaramamış görünüyor. Amerika sizi bugün sever, yarın sevmez; istihbarat vermeyebilir… İkinizi de idare edip sana ayrı, ona ayrı istihbarat da verebilir… Hava koşulları teknolojik cihazlarınızı işlemez hale getirebilir, bilgiye ulaşamazsınız…. Her tür elektronik sistemin mutlak bir açığı bulunur; cihazınızın beyni uzaktan saptırabilinir… Peki, ya insan faktörü? Yöre halkına siz güven verirseniz, onları korur kollarsanız, vatanına, canını feda pahasına gönülden hizmet edebilir. TSK ve Yöre Halkı İşbirliği Önemli Teröre karşı yöre halkı ve asker son derece yakın işbirliği içinde olmalı… Bu konuda da bir örneği sizlere aktarmak istiyorum: İZSİAD’ın düzenlediği yemekli bir toplantıda dinlediğim İzmir Emniyet Müdürümüz Hüseyin Çapkın, Kemeraltı’ndaki kapkaç olayının önüne ‘polis-esnaf’ yakın işbirliği ile geçtiklerini anlatmıştı. Yani diyeceğim şu ki hava şartları, teknoloji falan geçelim bunları; yöre halkının bilgisi dışında o kadar terörist, o kadar teçhizat ve donanımla burnumuzun dibine kadar gelerek, güpegündüz böylesi bir eylemi gerçekleştiremezlerdi… İktidara yüzde 47 ile taşınan bu Hükümet, gerek parti içindeki gerekse seçim destekçileri olan yöre ağaları pahasına Doğu bölgemizde gerçek bir toprak reformuna gidebildi mi? Hayır… Doğu bölgemizde halen eğitim, sağlık, iş imkanları bu kadar kısıtlıyken, güven şartları sağlanmamışken siz bu yöre insanından destek bekleyebilir misiniz? Hayır… Ama belli ki teröristlerin istihbarat kaynakları çok iyi çalışıyor… Belli ki o ağır silahları ve teknolojiyi sağlayabilecek maddi-manevi güçleri de var… TSK’nin karşısında 3-5 çapulcu gerilla yok; resmen sınırları korumak için güçlü ve donanımlı bir orduya karşı mücadele veriyor… Türkiye, bu jeostrateji ve jeopolitik yüzölçümü alanında yaşadığı müddetçe etnik ve dini ayrımlara prim vermeyerek, dışa bağımlı strateji gütmeyerek, düzenli ve güçlü bir ordu ve hükümet işbirliğinde ancak var olabilir. PKK terörü öyle uzaktan kınamakla, bir iki gün ah vah denilip ardından gündem değiştirilerek, unutturulma çabalarıyla bitmeyecektir… Her şeyden önemlisi Hükümet yetkililerimiz, TBMM’de Türkçe and içerek göreve gelen DTP milletvekillerinin TBMM çatısı ve imkanları altında sözde Kürt devletini temsil etmelerine daha ne kadar müsaade edecekler? PKK terörünün bir Ortadoğu sorunu olduğunu görebilecek hükümetin, geliştirebileceği güçlü bir uluslararası Dış İlişkiler stratejisine acilen ihtiyacımız var. Terör Konusunda, TSK-Yerel Yönetimler ve Halk Dirsek Temasında Olmalı Yerel yönetimlere de terör konusunda son derece büyük görevler düşmektedir. Türkiye nasıl bir deprem kuşağında ise gerek terör gerekse sınırları konusunda da sürekli tehdit alabilecektir. Dolayısıyla halkımız, askeri yetkililer ve yerel yönetimlerin işbirliğinde terör konusunda da ezbere dayalı olmayan eğitimlerle seri halde bilinçlendirilmelidir. Ezbere dayalı olmaması gerektiğini belirtmemin sebebi; deprem konusunda gerçekten yaşanmış fıkra gibi bir olayı sizlerle paylaşarak anlatmak istiyorum: Depremden korunma konusunda öğrencilere eğitim veren uzmanlar, çocuklara deprem anında başlarını koruyacak şekilde sıraların altına girme tatbikatı yaptırmışlar. Bir gün çocuklar tenefüste dışarıdayken deprem olmuş ve çocukların hepsi sınıflarına, sıralarının altına girmek için koşturmuşlar! ABD’nin yeni Ankara Büyükelçisi James Jeffrey’e dikkat Etnik ve dini çatışmalara yer vermeyecek şartların oluşturulmasına, dışa bağımlı politika güdülmemesi gerektiğine pek çok kere dikkat çektik. Ancak bu acı terör olayı haberlerinin yer aldığı aynı gün, Yeniçağ Gazetesi çok önemli bir başka haberi daha manşetinden duyurdu. ABD’nin yeni Ankara büyükelçisi adayı James Jeffrey’nin görevine atandığını ve atanan bu kişinin kim olduğuna dair bilgiyi basın şehidimiz Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu kaynağı ile pekiştirerek verdi. ABD açısından son derece stratejik olan bu atamanın ve istihbarat çalışmalarının ülkemiz açısından önemini kavrayabilmemiz için Yeniçağ’ın haberinden yaptığım alıntıyı sizlere aktarmak istiyorum: “CIA ajanı Ross Wilson’un yerine atanan Jeffrey’nin de ilginç bir geçmişi var. Adana Konsolosluğu’nda görevliyken tıpkı Wilson gibi CIA ajanı olduğu yönünde çok ciddi eleştiriler alan Jeffrey, çok kritik dönemlerde kritik yerlerde görev alan ABD’li diplomatlardan birisi. Ermeni lobisi tarafından da sevilen, İran’a yönelik çalışmaları nedeniyle sicili oldukça bozuk olan Jeffrey, 18 Aralık 2002 tarihinde evinin önünde karanlık bir suikaste kurban giden Doç. Dr. Necip Hablemitoğlu tarafından da “CIA casusu, etki ajanı” olarak nitelendiriliyor. Hablemitoğlu, “Etki Ajanları ve Nüfuz Casusları ” adlı makalesinde Jeffrey’i şu sözlerle anlatıyor: Casusluk yaparken suçüstü yakalandı Kuruluşu olan 1947’den itibaren Türkiye’deki casus ve etki ajanlarını sevk ve idare eden CIA (Central Intelligence Agency)’in Ankara’daki istasyon şefliği, günümüze kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı en büyük suçları işlerken, bugüne kadar hiç mi hiç takibata uğramamıştır. Hatta o kadar ki, CIA hesabına casusluk yaparken suçüstü yakalanan MİT üst düzey sorumlularından M. S. yargılanıp mahkûm edilirken, onu çalıştıran, yönlendiren Amerikalı diplomat casus, görevini hiçbir şey olmamış gibi sürdürmeye devam etmiştir. Bir başka ifadeyle, sınırdışı edilen ya da ülkesine geri çağrılma talebinde bulunulan bir CIA görevlisi Türkiye tarihinde henüz söz konusu olmamıştır. İstasyon şefliği yaptı Diğer taraftan, Türkiye’deki etki ajanlarının özellikle radikal Kürtçü kesimi, en itibarlı, rahat ve kazançlı-verimli dönem olarak sanırız son bir yıllık James Jeffrey dönemini hatırlayacaklardır. Resmiyette Büyükelçilik Siyasi Müsteşarı olarak görev yapan CIA İstasyon Şefi Jeffrey, özellikle HADEP ve Refah benzeri şeriatçı yapılanmalarla, kendisinden önce bu görevde bulunan Francis Ricciardone’den daha pervasız ilişkilere girmiştir. Kendisi gibi diplomatik teamüllere saygı göstermeyen, Türkiye’nin etnik ve dinsel açıklarını alenen istismar eden Büyükelçi Mark Parris ile uyum (!) içinde çalışan James Jeffrey, nihayet ülkemizden ayrılmaktadır.” Musul Vilayet Konseyi Türkiye’ye bağlanmak istiyor Şimdiye kadar Kuzey Irak meselesinde Barzani ve Talabani isimlerini duyduk. Halbuki burada bir de 65 aşiretin oluşturduğu Musul Vilayet Konseyi mevcut ve bu Konsey’in çalışmaları her nedense basınımızda özellikle karmaşık bir hale getirilerek sunulmuş. Görünen o ki basınımız gibi Hükümetimiz de Musul Vilayet Konseyini dikkate almamış. Oysa Türkiye adına önemli iddialara sahip olan bu konsey, ifadelerine göre; PKK terörünü de kökünden bitirebileceğine inanıyor ve Türkiye himayesine girmek istiyor. AKP Hükümeti, PKK terörünün bitirilmesi konusunda önemli bir adım olabilecek böylesi önemli bir siyasi adımı neden dikkate almadığını Türk kamuoyu ile paylaşmalıdır? Benim toparlayabildiğim bilgilere göre; Musul, Erbil, Dohok, Süleymaniye, Kerkük ve Diyala şehirlerinden oluşan Musul Vilayet Konseyi 1925'te kurulmuş olup, Türkiye'nin Kuzey Irak politikasında odak noktasının Musul Vilayeti sınırlarındaki Kerkük değil Musul olması gerektiğini ve Türkiye'nin tarihsel olarak bu bölgede hukuksal haklara sahip olduğunu iddia ediyor. Musul Vilayeti'nin tüm kurucuları önemli yetki, bilgi ve petrol yataklarına sahip 65 Arap, Kürt, Süryani, Türkmen ve Yezidi topluluktan oluşuyor. 1991'de, Çekiç Güç'ün 32. ve 36. paralelin arasına yerleşmesiyle Irak'ta bölünme ihtimali görülünce Musul Vilayeti Konseyi, İsviçreli bir hukukçu, diplomat ve arabulucu olan Anton Keller’i kendilerine temsilci olarak atamışlar. ‘Kürdistan Devleti’ Uluslararası Hukuka Göre Tanınamaz Avukat Anton Keller Konsey hakkında bilgi verirken özellikle “Ortaya koyacağımız çözümler çerçevesinde PKK'nın kendi kendini silahsızlandırması bile söz konusu olabilir” diyor. Keller’ın Yeni Aktüel’e verdiği demecinden yaptığım alıntıya göre; “Musul Vilayeti 1926'da Irak'a şartlı bir şekilde bağlandı ve Türk devleti de burada uluslararası anlaşmalarca sabit meşru yasal haklara sahip! Keller, bu nedenle Türkiye'nin aktif diplomasiyle bile Kuzey Irak topografyasının taşlarını yerinden oynatabileceği ve tüm dengeleri değiştirebileceği kanısında. MVK'nin beklentisi de, bu durumda Türkiye'nin Kuzey Irak politikasının şekillenmesinde merkezi bir rol oynamak ve Türkiye ile işbirliği yapmak! MVK, Irak tarafından 1932'de Musul Vilayeti'ne tanınan “uluslararası azınlık koruması” ve “özel mülk garanti ve yükümlülükleri”nin Türk Hükümeti tarafından Uluslararası Adalet Divanı ve diğer BM kurumları gibi uluslararası platformlarda gündeme getirilebileceğini öne sürüyor. Keller; Musul Vilayetinin akıbeti konusunda takipçinin; “Türkiye” olması gerektiğinin de altını çizmişti. Yani Türkiye’nin etkin takibi ve tarihten gelen hakkını kullanması sonucu, BM’i bu konuda devreye girmesi için ikna ederse; Musul Vilayetinin Türkiye’ye bağlanması, etkin ve kararlı bir lobi ile mümkün. Musul Vilayet Konseyinin altına; Musul’daki Kürt aşiretlerinin de imzası var. Ve 1926 yılından bu yana; Musul Vilayeti ve çevresi için hiçbir anlaşmada Kürdistan tanımı yapılmadığı için, bu bölgede kurulması planlanan Kürdistan; tamamen uluslararası anlaşmalara aykırı olacaktır. Sonuç itibariyle Musul Vilayetine taraf olan İngiltere, Türkiye ve Irak’ın olur vermediği yeni bir ülke; hukuk açısından geçersizdir ve varlık göstermesi mümkün değildir.” Ekopolitik yer alan bilgiye göre ise; Kürt, Türkmen, Asurî, Yezidi vs. azınlık haklarının da ‘uluslar arası ilgiye mazhar’ kapsamı dâhilinde değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayan Keller, şöyle konuşuyor: “Irak; sınırları içerisinde yaşayan Türkmenler, Asurîler, Kürtler vs azınlık haklarına müdahale edemez ve misalen Kerkük petrol yataklarını kamulaştıramaz. Bu yönde yapılan tüm yasama ve yürütme eylemlerinin uluslararası hukuk nezdinde geçersiz olduğu açıktır. Unutmayalım ki Türkiye Lozan Anlaşmasının ilkelerine aykırı bir anayasa yapamadığı gibi Irak devleti de kendi bağımsızlık deklarasyonuna uygun hareket etmek zorundadır. Böylece Irak Devleti Musul Vilayeti üzerinde Basra ve Bağdat Vilayetleri üzerinde sahip olduğu gibi tam hükümranlık hakkına sahip değildir. Irak Devleti, Musul Vilayeti üzerinde uluslararası hukukun sınırladığı nispi bir hükümdarlık çerçevesine sahiptir”. Keller yukarıda vurguladığı ‘özel mülkiyet azınlık hakları’nın ‘uluslararası ilgiye mazhar’ koşullarından dolayı 1932 yılında sınırları belirlenen Musul Vilayeti’nin statüsünün tam olarak netlik kazanmadığını ve bu nedenle Musul’un tekrar Türkiye’ye veya Irak’a bağlanmasının ya da self determinsayon ihtimalinin tartışmaya açılması gerektiğini de savunuyor.” http://www.as-add.de/Dosya/bop/3091-musul-vilayet-konseyi.html |