derKi'ye Yazar Olabilir miyim?
derKi'mize yazar olmak hususunda sık sık sorulan sorulara bu başlık altında yanıt vermek ve aramıza katılmak isteyen arkadaşlarımız için yol gösteri...
derKi'mize yazar olmak hususunda sık sık sorulan sorulara bu başlık altında yanıt vermek ve aramıza katılmak isteyen arkadaşlarımız için yol gösteri...
derKi Dergi'nin 30. sayısı çıktı. Yeni sayımızı okumak için sağdaki bannerı veya http://www.derki.com/dergi adresine tıklayabilirsiniz.
| Yeni Bir Kriz mi? |
|
|
|
| Cumartesi, 01 Temmuz 2006 | ||||
|
Türkiye ekonomisi çok uzun yıllardır ihmal edilen bir konudur. Osmanlı zamanında da böyleydi ve düyun-u umumiye denen borçlar idaresi de, aynı sınırsız harcama arzusunun sonucunda kurulmuştur. O yıllarda da, bu yıllarda da olduğu gibi, ekonomi politikamız dışardan gelen "uzman"ların talimatlarıyla şekillendirildi. Ancak, uluslararası siyasette, devletlerin birbirlerine destek çıkması ve "hayır işlemesi" diye kavram yoktur ve olamaz. Ülkeler, kendi çıkarları için her şeyi yaparlar, yapmalıdırlar da. Çünkü eğer hayatta kalma yollarını bulup kullanmazsan, ölür gidersin. Osmanlı imparatorluğu, ticaret yollarından, fetihlerden ve diğer ülkelerden yıllık vergiler yoluyla gelen gelirlerinin azalması nedeniyle, artan askeri giderleri karşılayamaması sonucunda ordunun zayıflaması yüzünden yıkılmıştır. Ekonomi, bugün hayatta kalmanın en önemli koşuludur. Bu yüzden de yabancıların kontrolüne bırakılamaz. Yeryüzünde ulus-devletler olduğu sürece de bırakılmamalıdır. Türkiye cumhuriyeti işte bu noktada yanlış yapmaktadır. Diğer kapitalist devletlerin kendilerine has koşulları ve kaynakları içinde 200-300 yıllık bir deneyimin sonucunda ortaya konmuş teorileri, alıp bambaşka bir coğrafyada, bambaşka koşullarla işleyen bir piyasada kullanamazsınız. Her sonuç, içinde oluştuğu koşullar altında geçerlidir. Oysa, biz bilerek ve isteyerek dışarıdan gelen talimatları uyguluyoruz, daha da kötüsü bu talimatlar verilsin diye rica ediyoruz. Kişisel ekonomi ile devlet ekonomisi arasındaki fark çok azdır aslında. Kişiler bin dolarlarla konuşurken, devlet milyar dolarlarla konuşur. Hepsi bu. Bir kişinin gelişmesiyle, bir devletin kalkınması arasındaki fark da küçüktür. Şöyle ki bir insan, gelişmek için, okuma yazma öğrenmeli, bilgiye ve bilgiyi kullanacak teknolojiye sahip olmalıdır. Bunun için gerekiyorsa, kurslara gider para verir. Bunlar kişilerin gelirlerini arttırmak için yaptığı yatırımlardır. Devletler de benzer şekilde davranır. Yatırımlar yapar, gelirlerini arttıracak önlemler alır. Bireyler eksiklerini kullanmak için kredi kullanırlar. Devletler de yatırımları için kredi kullanabilir. Ama bu krediler, amaçları için kullanılmaz da, örneğin tatil için veya memur maaşlarının ödenmesi için harcanırsa, istenen fayda sağlanmaz, bilgi/yatırım düzeyi aynı kalır, gelirde bir artış da sağlanamaz, ama toplam borç artmış olur. İşte bu berbat bir kısır döngüdür ve Türkiye'de olan şey de budur. Bu duruma bakarak, dışarıdan alınan paranın, er ya da geç, bir şekilde geri ödenmesi zorunluluğu vardır. Dışarıdan verilen talimatlar da aslında, bu durumu garanti altına almak içindir. Bir krizin ardından alınan önlemler, bir sonraki krizi doğuracak şekilde tasarlanırsa, o ülkenin üzerindeki borç yükü hiç azalmaz ve siz de ondan istediğiniz tavizi, borç silahını da kullanarak, alırsınız. Ne isterseniz alırsınız. Toprak da alırsınız, tesis de, banka da. Dışarıdan gelen talimat ve parayla kurulan sistemler kırılgandır ve buna güvenerek bir şeyler yapmak son derece yanlıştır. Kastelli krizinden bu yana, bu millet dövizle borçlanmamayı öğrenemedi. Her krizden sonra alınan "sözde" önlemlerle, pembe tablolar çiziliyor, Türkiye'nin sonsuza kadar müreffeh bir ülke olarak yaşanacağı iddia ediliyor, ama ne hikmetse en fazla 5 yıl içinde yeni ve öncekinden çok daha ağır bir mali kriz yaşanıyor. Vatandaşlar da "Hani hiç bir şey olmayacaktı? Hani bir daha kriz yoktu? Allah, allah, bu kriz de nereden çıktı şimdi?" diye anlamsız bir şaşkınlık yaşıyorlar. Üstelik ne tesadüf ki bu krizler hep dövizin en ucuz olduğu, ülkenin ithal mallar cenneti haline geldiği, bankalardan döviz taştığı iddia edilen zamanlarda oluyor ve ertesi gün döviz kuru katlanıyor. Daha da kötüsü, vatandaşlar karşılarında, geçmişte "bir daha kriz olmayacak" sözünü vermiş olan siyasilerden hiç birini bulamıyorlar. Bankalar da bu sözlere güvendi. Millet de. Güvendikleri “dağ” hangisiydi? Siyasilerin sözleri... Bir millet "ürettiğinden daha fazla tüketerek, kazandığından daha fazla harcayarak kalkınabileceği" masalına, her 5 yılda bir, her biri bir öncekinden daha ağır bir krizle karşılaşmasına rağmen, nasıl inanır?. Bir millet, başka milletlerin, kara gözü kara kaşı için, hiç bir bedel beklemeden kendisini "kalkındırabileceğine" nasıl inanır? Bunu nasıl bekleyebilir? İşte bunu anlayamıyorum Bu iyi niyetin ötesinde bir davranıştır. Böyle bir rotanın elbette karaya oturmaktan başka bir şansı yoktur. Nitekim oturmuştur da. Borsa yükselmişmiş. % 200 getiri sağlamışmış. Ne oldu da borsa arttı? Üretim mi arttı? İhracat, ithalatı solladı da firmalar dolar bazında karlarını 10 katına mı çıkarttılar? Bütün borçlar ödendi, işsizlik ortadan kalktı, dışarıdan işçi almaya mı başladık? Yatırımlar tavan mı yaptı? Hayır, bunların hiç biri olmadı. Sermaye sahibi yatırımcılar, kendi aralarında al-sat yaparak borsayı yapay olarak istedikleri seviyelere çektiler. Yüksek kurdan bolca döviz bozdurarak, ülkede dövizin bollaşmasını ve buna bağlı olarak da kurun düşmesini sağladılar. Böylece elinde üç kuruş birikimi olanı dövizden uzaklaştıracaklar ve bir hevesle borsaya çekip, fiyatları yapay olarak artmış kağıtları, en yüksek kârla satacaklar, bu arada en düşük seviyelerde olan dövizi, ellerindeki yüksek miktardaki TL ile alacaklar, böylece yanlarında getirdikleri dövizi, bu spekülasyon ile katlayarak ve arkalarında bir yıkım bırakarak gidecekler. Krizdeki ülke, bu çevreleri tekrar çağırmak zorunda kalacak. Bu davet sırasında yeni ve daha fazla taviz verilecek ve senaryo tekrarlanacak. Bundan yalnızca Türk milleti zarar görecektir. Durum bu kadar da açıktır. Ama bazıları, bunu görmek istemez. Çünkü bunu görmek ve söylemek çıkarlarına aykırıdır. Bu gerçekleri söyleyenlere "kötümser" derler, kendileri ise "iyimser"dirler. Ve kriz patlarsa, bunun tek sorumlusu "kriz edebiyatı yapan kötümserler” olacaktır. Yani gerçekleri, bu yolda yürünürse neler olacağını söyleyenler, suçlu ilan edileceklerdir. O “karamsarlar” olmasaydı, hiç bir kriz falan olmayacaktı. Buna kargalar bile güler. Hatta gülmekten bayılırlar. Evet, çok duygusal bir toplumuz. Kötü bir şey olmaması için "Allah esirgesin" ve "nazar değmesin" şeklinde önlemler alırız. O da yetmezse, kurban keser ve kurşun dökeriz. Kötü bir şey olmaktaysa da, onu görmezden gelerek engellemeye çalışırız. Sonuçları ortada işte. Bu uygulamalar, bu mantık(sızlık) devam ettiği sürece bu krizler devam edecek. Uluslararası sermaye, krizlerle beslenir. Faiz 2 puan indi, 3 puan çıktı operasyonları, sermayenin serbest dolaşımı koşullarında, krizlerin ülkeden ülkeye gezmesini sağlar. Çünkü sermaye, riski sevmez, kârı maksimize etmeye çalışır. Hiç bir ülke ve kişiyle arasında duygusal bir bağlantı yoktur. Çıkarı neredeyse oraya gider. O yüzden ona bel bağlayarak yaşamaya çalışanların akıbeti hüsran olmak zorundadır. Türkiye'nin tek çıkış yolu var. Daha fazla üretmek, daha ucuza üretmek, ürettiğini satabilmek ve bu arada daha az yabancı mal tüketmek. Bunu yap(a)mamış toplumların kalkındığı görülmemiştir. Görülmeyecektir. Türkiye, bu gerçeğin istisnası değildir. Çünkü Türkiye, dünya sermaye pazarında figürandan başka bir şey değildir. Değildir, çünkü Türkiye’nin Gayri safi milli hasılası, ABD’deki bir kaç şirketin bir yıllık cirolarının toplamı kadardır. Şirketlerin cirolarıyla karşılaştırılabilen bir ekonomi, dünyada figüran değil de nedir?
Yorum yaz Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 |
||||