22:36:53

radyoderkibanner.gif
Görkemli

Görkemli "Dönüşüm" Başlıyor!

Olimpos Sırlar Okulu'ndan "Çemberde Nokta Olmak - IV", 6-9 Aralık tarihlerinde Olimpos'ta... Ayrıntılar için tıklayın.

derKi'ye Yazar Olabilir miyim?

derKi'ye Yazar Olabilir miyim?

derKi'mize yazar olmak hususunda sık sık sorulan sorulara bu başlık altında yanıt vermek ve aramıza katılmak isteyen arkadaşlarımız için yol gösteri...

derKi sayı 29 ÇIKTI!

derKi sayı 29 ÇIKTI!

derKi Dergi'nin 29. sayısı çıktı. Yeni sayımızı okumak için sağdaki bannerı veya http://www.derki.com/dergi adresine tıklayabilirsiniz.

Bir kitap dünyayı değiştirebilir mi?

Bir kitap dünyayı değiştirebilir mi?

"Tanrı'nın Doğumgünü" kitabının yazarı buRAK özDEMİR'le, "Sevgi Dünyası" dergisinin yaptığı harika röportaj.

Radyo derKi Artık 5 Kanallı!

Radyo derKi Artık 5 Kanallı!

Radyo derKi tekrar karşınızda, hem de 5 yeni kanalıyla. Yeni kanallarımızı dinlemek için lütfen tıklayın.


 
Yaşama Stratejisi !.. PDF Yazdır E-posta
Cuma, 05 Eylül 2008

Yaşama stratejisi de olur mu demeyin… Olur elbet…

Güdülen değil, kendi geleceğimize hükmetmek için bir yaşama stratejisine ihtiyacımız olduğu muhakkak…

Bu konuda CBT’de Ali Turgut’un güzel bir yazısını okudum, sizlerle de paylaşmak istiyorum…

 

Öncelikle yazının spotundaki şu sözlere kulak vermek gerekiyor… Diyor ki yazar; “Kurtuluş Savaşı ile kaderini belirleme özgürlüğünü kazanan Türk toplumu, uzun süredir başkaları tarafından yönlendirilmesi nedeniyle güdülen konuma döndürüldü. Yaşatılmak değil, yaşama stratejisi için bireyin çabasının toplumsal nitelik kazanması gerekiyor…”

 

Osmanlı son yüzyılında dış güçler tarafından “yaşatılan” bir ülke olmuştu. Parçalanma sırasında, yüzyıllarca ihmal edilmiş Anadolu halkı Atatürk’ün dehasıyla İstiklal Savaşı’nı kazanmakla kalmadı, yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu. Bu sayede varlık kazanan Türk ulusu, 1923 ile 1946 yılları arasında özerk “yaşamak” yeteneğini elde etti.

 

Batı, yapıcı Türk milletinin “yaşamak” gücünde gelişmesini istemedi. 1946’dan günümüze kadar uygulanan yöntemlerle Türkiye yeniden “yaşatılan” duruma sürüklendi. Bir zamanlar kaderini kendisi belirlemiş olan hür toplum, elde ettiği nimetin değerini çabuk unuttu. Kişisel çıkarlarını milli çıkarların önüne koyan, dış güçlere bağımlı politikacıların elinde özerliğinin yozlaştırılmasına suskun kaldı. Türkiye, kendi felaketinin seyircisi oldu. Bugün Türkiye, ABD ve AB’nin çıkarları doğrultusunda yönlendirilmiş, tamamen onlar tarafından “yaşatılan” bir toplum olmak üzeredir. Batı’nın uyguladığı “yaşatma” stratejisi başarılı olmuştur.

 

Bir avuç aydının yıllardır anlatmaya çalışmasına rağmen, hâlâ Türkiye’nin dincilerine (dindarına değil) karşı olanların içinde bile durumun ciddiyetini anlamamış, bilgisizlikten kabul etmek istemeyen veya kabul etmemeyi işine daha uygun bulan, çok kişi var. Onların suskun kalması sorunlarımızın temelinde yatıyor.

 

- Örgütü, ABD’den aldığı maddi manevi destekle dünya çapında güce erişen bir tarikat, efendisinin propagandasını başarı ile uygularken, halkımız da olumsuz etkileniyor.

- ABD, 1950’lerden beri uyguladığı ve Türk yönetimlerine uygulattığı yöntemlerle, tarımımızı ve sanayimizi hiçe indirmek üzere.

- IMF baskıları ile zorlanan özelleştirme çarpıtılarak, gelir getiren milli servetlerimizin, stratejik önemi olan kurumlarımızın, yabancılara devrine dönüştü.

- Laiklik çürütülerek, demokrasiyi korumak yalanıyla, “ılımlı İslam” adlı Amerikan yapımı softalık cübbesi halka giydiriliyor.

- Böylece halk ikiye bölündü.

- Etnik ayrılıklar yaratılarak, parçalanmaya doğru yol alınıyor.

- Türkiye, bütün dünyanın sağdığı, yükü halkın cebinde olan faiz ineğine döndü.

- Yabancı güçlerin arzusuna uygun olarak şekillendirilen ekonomimizin kırılganlığı, bütün girişimlerimize karşı tehdit olarak kullanılırken, bağımlılığımız artıyor.

 

Olagelenler uzun yılların ve çok planlı çalışmaların meyvasıdır. Batı kendi çıkarlarını elde etmeye çalışıyor. Fırsatçı tarikat, eline verilen imkânları kullanıyor. İçteki boşluk başarıyla dolduruluyor. Hiçbirini suçlamak doğru değil. Suçlanacak, onların istediklerini yapmalarına fırsat veren, meydanı boş bırakan bizleriz.

 

Sorunlar bu boyutlara eriştikten sonra da, bir avuç aydının bu kadar derinlere işlemiş sinsi bir düşmanla başa çıkabilmesi mümkün görülmüyor.

Geriye kalan yegâne dayanak, TSK. Beş on yıl sonra o da ikiye bölünürse, halimiz duman.

Bunun dışında yegâne çağdaş seçeneğimiz halkın bilgisini artırmak.

 

Bilgisizlik ile geldiğimiz yer belli. Bilgi ile gidebileceğimiz yer ise, bizim gayretimize bağlı. Diğer bir deyişle, bugüne kadar göstermediğimiz gayreti göstermezsek batmakta devam ederiz. TSK’nin yakın zamanda ne yapacağını bizim bilmemiz mümkün değil. Fakat biz ne yapmamız gerektiğini biliyoruz.

 

Basının ve televizyonun tekele dönüştürüldüğü ortamdayız. Halktan saklanan, halkın duyması istenmeyen, dış güçlerin bilinmesini istemediği gerçekler, Türk milletini çağdaşlıktan çıkaracak ve esarete götürebilecek hileli yollar açıklanmalı. Açıklamalar gazete sütunlarında kalmamalı, herkese iletilmeli. Bizim yaşamak stratejimiz bununla başlayabilir. Bunu yapabiliriz. Yapmalıyız da…

 

Politikayla, zorbalıkla, parayla, kandırmayla yapmak bizim etkinliğimiz değil. Gerekeni ancak bilgiyi yerleştirerek, içten, kökten fikir değişimi sağlayarak başarabiliriz. Bilgi ile karar vermeyi başarabilen bilinçli ve uyanık insan sayısını artırmalıyız. Ancak o zaman yanıltılmış olanları doğru yola döndürmeyi başarabiliriz. O zaman onlar da özgür yolu, özerkliği seçmek yeteneğine erişebilirler.

 

Güney Kore, harp sona erince öncelikle halkın eğitimine ağırlık verdi. Zorunlu öğretimi 10 yıla çıkararak bilgiyi artırmayı hedefledi. Erişilen başarı, dünyada eşi görülmemiş bir kalkınmanın temelini attı. 2. Dünya Savaşı’ndan yanmış yıkılmış, hemen hemen bütün varlıklarını kaybetmiş olarak çıkan Almanlar, yaygın bilgi temelinin varlığından ötürü, yirmi yıl içinde dünyanın ikinci büyük ekonomisi ve Avrupa’nın söz sahibi üç ülkesinden birisi oluverdi.

 

20. yüzyıl başında Türkiye bağımsızlık savaşını, yokluğun kol gezdiği, varlıksız, sanayisiz, ticaretsiz, ancak yüzde 9’u okuma bilen, çoğu yazma bile bilmeyen bir toplum olmasına rağmen, başarmıştı. 21. yüzyılın şartlarında ise böyle bir mucize mümkün olamaz. Çağ, bilim çağıdır. Çağ, kılıç gücüyle yürüyen değil, ekonomik güçle mücadele ve rekabet isteyen bir çağdır. Askeri güç milletlere bu ortamı yaratabilir. Fakat arkasında çağdaş bilgili bir toplum olmazsa, kalıcı bir yere varmak olanaksızdır. O zaman kalıcılık ancak askerin varlığıyla sağlanabilir. Çağdaşlığın yerleşmediği, bilginin olmadığı yerde, eskiye dönmek çok daha olasıdır. Türkiye’nin içine düşmüş olduğu bugünkü durum, İstiklal Savaşı’ndan sonra yapılan devrimlerin aynı güç ve hızla devam etmemiş olması ve bize gelişme fırsatı vermek istemeyenlerin başarılı olmalarındandır.

Son altmış yılda devrimimizin sanayi alanında çok mesafeler kat etmiş olmasına rağmen, eğitimdeki başarısızlığımız, kendini göstermektedir. Belirli duraklama, 1953’de Köy Enstitüleri’nin kapatılmasıyla başladı. Onların yerini “imam-hatip” yetiştirecekken, daha çok dinci anneler yetiştiren okullar aldı. Bu okullar liselerin yerini almaya başladı ve 1967’de üniversiteye girebilmelerinin önü açıldı. Bu değişimler günümüzde beyni yıkanmaya hazır bir toplumun oluşmasının başlangıcı olmuştur. İmam-hatip okulları yaygınlaştıkça, sorun büyümektedir.

 

Türkiye, toplumunun geleceğini tayin etmek yeteneğinde olanlarının yardımıyla, bu kısır döngüden çıkmak zorundadır. Nasıl İstiklal Savaşı’nda başka çıkar yol yok idiyse, bugün de özgürlüğe ve özerkliğe geri dönmek için başka çıkar yol kalmamıştır.

- Atatürk ilkelerine bağlı, laik ve tamamen göbek bağsız bir muhalefet partisinin yeniden canlandırılması.

- Bir bilgi dağıtım ağının kurulması,

- İnanç, mezhep, ırk ve parti ayrımı olmaksızın, milyonlara gerçekleri yaymak,

- Ekonomik bağımlılıkların her ne pahasına olursa olsun yok etmek yolunda yürünmesi,

- Faiz ineğinin kesilmesi,

- Tarımımızın tekrar kendimizi besleyecek boyuta döndürülmesi, gerekmektedir.

Bunlar bireyin çabası olmadan başarılamaz. Başkalarının isteklerine uygun olarak “yaşatılmak”tan kurtulmak evvelâ özgürlüğümüzün elden gittiğini anlamak, sonra da ancak özgürlük istemi ile başlayabilir. Başkaları tarafından yaşatılmaya razı olan, boyun eğen acizler ise esir olmaya mahkûmdurlar. Türk milleti tarihinde hiçbir zaman esarette yaşamamıştır ve şayet bu toplum isterse, gene de yaşamayacaktır.

 

Kararın yukarıdan gelmeyeceğini ve sadece bireyden başlayacağını, başarıya varmanın bireyin elinde olduğunu unutmamalıdır.

Bu çaba bireyden başlar. Birey çabası toplum çabasına dönüşür.

 

İki yol var: Yaşatılmak ve yaşamak !..

Batı bizi istediği şekilde yaşatarak, sömürmeye çalışıyor. Bu onarın yaşatmak stratejisi ve çıkarları…

Biz; kendi yaşamak stratejimizi seçmek ve uygulamak zorundayız, bu da bizim çıkarımız.

İstiklal Savaşı’nı başlatan birey, Mustafa Kemal Atatürk şöyle demişti: “Asıl önemli olan, memleketi temelinden yıkan, halkını esir eden, içerdeki cephenin suskunluğudur!..”

 

Son söz olarak benim de diyeceğim şudur ki: Tüm bunların bilincinde olmalı ve asla suskun kalmamalıyız… Elimizden geldiğince bu konuda bilinçlenmeli ve bilinçlendirmeliyiz…

 

Demek ki, üzerimize düşen şey, bilgidir… Bilgilenmek her şeyin başıdır. İnsan bilgilendikçe “farkındalığı” artar. Kendini ve çevresini daha iyi görmeye ve gördüklerini daha iyi anlamaya başlar. Düşüncelerini ve duygularını tanımaya çalışır. Onlara hâkim olabilmek için devamlı kontrolden geçirir. Düşüncelerinde ne kadar çok yargı taşıdığını fark eder. Bulduğu olumsuz düşünce kalıplarını değiştirmeye çalışır. Doğru ve yanlışı ayırt etmeyi öğrenir. Kısaca, düşünce ve duygularının ne yönde olduğunun farkındalığını yaşamak, ona değişim ve dönüşüm imkânını da hazırlar.

 

Bilgilenmek, bilinçlenmek ve suskun kalmamak umuduyla!..

 

Ertan YURDERİ




Bu yazıya ilk yorumu yazın

Yorum yaz
İsim:
E-posta:
Başlık:
Yorum:

Güvenlik kodu:* Code

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved