derKi'ye Yazar Olabilir miyim?
derKi'mize yazar olmak hususunda sık sık sorulan sorulara bu başlık altında yanıt vermek ve aramıza katılmak isteyen arkadaşlarımız için yol gösteri...
derKi'mize yazar olmak hususunda sık sık sorulan sorulara bu başlık altında yanıt vermek ve aramıza katılmak isteyen arkadaşlarımız için yol gösteri...
derKi Dergi'nin 30. sayısı çıktı. Yeni sayımızı okumak için sağdaki bannerı veya http://www.derki.com/dergi adresine tıklayabilirsiniz.
| Gelecek Senaryoları |
|
|
|
| Pazar, 28 Mayıs 2006 | ||||
|
Eğer yanılmıyorsam, 1976 yılının sonbaharıydı. Lise ikinci sınıftaydım ve öğle tatilinde arkadaşlarla sohbet ediyorduk. Babası sık sık iş gezileri için yurtdışına çıkan bir arkadaşımız, bize heyecanla bir şey anlatıyordu. Söylememe gerek var mı bilmiyorum, o zamanlar zırt pırt yurtdışına çıkmak, diplomatlara, politikacılara ve o arkadaşımızın babası gibi "varlıklı iş adamlarına" özgü gerçek bir ayrıcalıktı; çünkü "normal insanlar" ancak üç yılda bir sınırlarımızın dışına uzanabilme hakkını elde ediyor ve yanlarına da en fazla 200 dolar "döviz" alabiliyorlardı. "Oğlum, babam geçen hafta anormal bir alet görmüş New York'ta. Bir dahaki gidişinde kesin alıp getirecek. Video Tape diye bir şey. Televizyona bağlıyormuşsun, içine de bir kaset takıyormuşsun, istediğin programı kaydedip sonra yeniden izleyebiliyormuşsun. Üstelik sıkılırsan, tıpkı bizim audio kasetlerde olduğu gibi, üzerine başka bir program kaydedebiliyormuşsun!" Herkes birbirinin yüzüne baktı birkaç saniye. Bunları anlatan arkadaşımız, son derece dürüst ve aklı başında bir çocuktu ve öyle durduk yere "salladığını" hiç görmemiştik. Yine de çoğumuz pek inanılası bulmamıştık bunu. Sonunda, içimizden biri dayanamadı: "Olur mu lan öyle şey? Eğer görüntü kaydediyorsa, film tipi bir şey olması lazım bunun. Film de ancak bir kez yanar. Yani üzerine görüntü kaydedilmiş filmi bir kez daha yakamazsın, mantığa aykırı bir kere bu." Çoğumuz aynı fikirdeydik. Tartışmayı fazla uzatmasak da, arkadaşımızın "video tape" denen bu yeni cihazla ilgili anlattıklarının, hiç değilse biraz "abartılı" olduğunu düşündük ve konu kapandı. Bundan bir iki yıl sonra, yine birkaç arkadaş oturmuş sohbet ediyorduk. İçimizden biri Tekirdağ sahilinde çıktığı tatilden yeni dönmüştü ve orada Yunan ve Bulgar televizyon kanallarının rahatlıkla izlendiğinden söz ediyordu. Biraz kıskanarak dinliyorduk, çünkü tek kanallı siyah beyaz TRT'ye alternatif bir şeyler izleyebilme fikri, hepimize çok çekici geliyordu. Yabancı televizyon kanallarıysa, ancak sınırlara yakın bölgelerde, yükselticili antenler kullanılarak izlenebiliyordu o günlerde. Laf lafı açarken, arkadaşlardan biri, kimbilir nereden duyduğu büyük haberi patlattı: "Çok yakında, nerede oturursan otur, en az 15-20 televizyon kanalı izleyebileceksin. Radar anteni gibi büyük yuvarlak aletler, uzaydaki uydulardan gelecek görüntü sinyallerini, hem de pırıl pırıl izlememizi sağlayacakmış." Yine tuhaf bir suskunluk oldu, hepimiz bunu anlatan arkadaşı alaycı ifadelerle süzmeye başladık. Derken, vericilerden ve antenlerden iyi anlayan bir arkadaşımız sazı eline aldı: "Oğlum, radyo dalgalarının erişim alanı bellidir. Antenin feriştahını koysan, Almanya'daki, İngiltere'deki yayını izleyemezsin." "Yayın uzaydan gelecek diyorum yahu, uydulardan!" "Yapma yav? Yoksa Klingonlular mı yapıyor yayını? Enerji kalkanlarını da hazırlayalım o zaman. Beam me up, Scottie!" O güne dek bizim için "uydu", meteoroloji hava tahminleri için gökyüzüne yollanan o basit cihazlardan öte bir anlam taşımıyordu ve "uzaydan" televizyon yayınları yapılacağı fikri, bilimkurgu senaryosu gibi geliyordu kulağımıza. Dolayısıyla, ancak "çok ileride" gerçekleşebilecek bir şey olduğu konusunda fikir birliğine varıp, konuyu kapattık. Geliyoruz 1983 yılına. Yirmili yaşlarımın başlarındaydım ve o yaz, Marmaris'in (o zamanlarki) en büyük otelinin resepsiyonunda çalışıyordum. Rezervasyon ve oda yerleşim planı için, "Room Rack" dediğimiz ilkel ve yaygın bir sistem kullanıyorduk: Yaklaşık bir buçuk metre uzunluğunda ve elli santim genişliğinde bir dörtgenin içi, oda sayısı kadar minik bölmeye ayrılmıştı. Bu bölmelere tek tek yerleştirilen küçük etiketler üzerine bilgileri yazıyor ve oda durumunu görebilmek için, sürekli yeniden düzenlenen "Room Rack"e bakıyorduk. Birisi geçerken çarpsa ve o koca pano yere devrilse, bütün bilgiler anında uçabileceği için, gözümüz gibi bakıyorduk sisteme. Bir de, rezervasyonlar için kullandığımız, duvara asılı devasa bir plan vardı. Hem Room Rack hem de rezervasyon planındaki bilgileri ayrıca birer büyük ve ayrıntılı deftere işleyerek, kayıtları düzenli tutmaya çalışıyorduk. Bilgisayarlarla 1982 yılında tanışmıştım ve bir süredir büyük bir hevesle BASIC dili üzerinde çalışıyordum. Kullandığımız mekanik sistemin ne kadar hatalara açık ve ilkel olduğunu görmek zor değildi; basit bir bilgisayar programı ve veri tabanı kullanarak, çok daha temiz oda yerleşim şablonları ve rezervasyon planları yapabileceğimizi görüyor, kendimce program akış planları bile çıkarıyordum. Bir gün otelin genel müdür yardımcısına, düşündüklerimi anlatma fırsatı buldum. Sessizce dinledikten sonra, "Yani bütün bu rack sistemini bırakalım ve koca otelin bütün kayıtlarını bilgisayarla yönetelim, bunu mu diyorsun?" dedi, alaycı bir ifadeyle. "Evet," dedim, "aynen bunu söylüyorum. Çok daha sağlıklı ve modern bir sistem." "Akıllısın, iyi eğitim almışsın ama önemli bir kusurun var," dedi, arkasını dönüp gitmeden önce. "Çok fazla bilimkurgu filmi izliyorsun!" Koridorda uzaklaşırken hâlâ gülüyordu. 1990 yılında, o zamanlar çalıştığım gazeteye ilk kez bilgisayar sistemleri kurulmuştu ve editörler, haber müdürleri, servis şefleri, "bu acayip makinelere" alışmaya çalışıyordu. Bir akşamüstü, o günün sayfasını yetiştirmeye çalışırken, bir yandan da aramızda sohbet ediyorduk. Konu, kimi yazarların ve muhabirlerin, yazı ve fotoğrafları geç iletmelerinden kaynaklanan zamanlama sorunları ve yaşanan telaşlardı. "Amerika'da yavaş yavaş yaygınlaşan bir sistem var," dedim. "Bilgisayarlar belli bir düzenle, telefon hatlarını kullanarak birbirlerine bir ağ gibi bağlanıyorlar. Mesela gazetenin Los Angeles muhabiri, yazısını bilgisayarında yazıp, tek tuşla, her şeyi hazır halde New York'taki merkez büroya, fotoğraflarıyla birlikte yollayabiliyor. Böylece, faksların okunup dizgiye gitmesine falan gerek kalmadan, bütün malzeme sayfa sekreterinin bilgisayarına geliyor ve zaman kaybı olmuyor." Editör konumundaki deneyimli bir abimiz, anlattıklarımı ilgiyle dinledikten sonra, "Harika bir sistem," dedi. "Ama artık onu sizler kullanırsınız, benim ömrümün bunu görmeye yeteceğini sanmıyorum." Yıllar içinde, birçok "pratik gelişmeyi" öngöremedik, hatta fikrini bile inandırıcı bulmadık, bize bilimkurgu senaryosu gibi göründü. Ama diğer yandan, biraz daha "bulanık" bir geleceğe ilişkin iddialı bilimkurgu senaryolarının, mantıklı olabileceğine inanmaktan da geri durmadık. Sözgelimi, yetmişli yılların başlarında izlediğimiz "Uzay 1999" adlı dizi, ay yüzeyinde kurulmuş görkemli bir uzay istasyonunda geçiyordu ve biz "o zamana kadar" gerçekten de böyle üslerin kurulacağını düşünüyorduk. 1999 o kadar uzak ve fantastik bir yıldı ki! Yetmişlerde çoğu kişi, 2000 yılına gelindiğinde ortalıkta akıllı robotların dolaşacağını, insanların daha az çalışmak zorunda kalacağını, trafik sorununun "havada giden" taşıtlarla çözüleceğini, alternatif enerji kaynaklarının sebil gibi çoğalıp petrolün terk edileceğini öngörüyordu. Bütün mesele, "Bunlar olduğunda biz kaç yaşına geleceğiz, tadını çıkaracak vaktimiz olabilecek mi?" sorusunda düğümlenmekteydi. Tabii sosyal ve siyasi gelişmelere ilişkin öngörüler de az değildi. George Orwell, Anthony Burgess, Yevgeny Zamiatin gibi "distopya" yazarlarına inat, 2000'li yıllarda dünyaya çok daha adaletli, eşitlikçi, özgürlükçü bir sistemin egemen olmaya başlayacağına inanıyordu birçok insan. Hani "ideal bir sosyalizm" olmasa bile, açlığın ve yoksulluğun büyük ölçüde ortadan kaldırıldığı; teknolojideki yeniliklerin insan yaşamındaki kaliteyi yükselterek, dolaylı yoldan da olsa "demokratikleşmeye" hizmet edeceği; ülkeler ve toplumlar arasındaki uçurumların yok olacağı, daha "insanca" bir dünya. O günlerde kapitalist dünyanın insanlarına bir "nükleer savaş öcüsü" pazarlanıyordu gerçi ama, aklı başında insanlar, böyle bir çılgınlığın asla yapılmayacağını, hatta "bilinçlenen halkların" baskısıyla savaşların bile 2000'li yıllardan itibaren tarihe karışacağını düşünüyordu. Kadınlar, çok daha özgür ve bağımsız olacaklar; yaşamak için gerekli ortalama çalışma miktarı azalacağı için insanlar zamanlarını kendilerini geliştirmeye ve özel zevklerine ayırabilecekler; bilim ilerledikçe hurafeler ortadan kalkacağı için dini bağnazlıklar yalnızca çok küçük fanatik gruplar için söz konusu olacaktı. Çoğunluğun fikir birliği içinde olduğu; belirli bir anda "ortak sağduyunun sesi" olarak ortaya çıkan; sokaktaki adama "gayet mantıklı ve doğru" görünen; ama aslında evrensel anlamda gayet "afaki" nitelik taşıyan öngörülerin geçersizliği, zaman içinde ortaya çıktı. Yine çoğunluğun, egemen düşüncenin, yaygın değer ve düşünce sistemlerinin "Haydi canım, sen de" dediği birçok şeyin, çatır çatır gerçekleştiğine de tanık olduk. Bundan yirmi yıl öncesini düşünün: O zamanlar, 2000'lerde "iklim değişimi" endişelerinin bu denli yaygın ve "gerçek" bir tedirginlik kaynağı haline geleceğini aklınız alır mıydı? Her tarafımıza Coca Cola sürerek cayır cayır güneşin altına yattığımız günlerde, biri bize güneş ışınlarının yakında ne denli tehlikeli bir hal alacağını anlatmaya çalışsa, ona "Yürrüü" demez miydik? Kalp ve damar hastalıklarının en büyük nedeninin "etobur beslenme" olduğunu söyleyenlere kaç kişi kulak asardı, "Et yemezsen büyümezsin" inancının egemen olduğu yetmişlerde? Şimdi bir zaman makinesi olsa, atlayıp 1980'e gitseniz ve "geçmişin insanlarına" yakında Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku diye bir şey olmayacağını; Moskova'nın bir "mafya merkezi" haline geleceğini; Çin'in dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisine sahip olacağını; ABD'nin içine düştüğü borç batağından kurtulabilmek için umutsuzca çırpınacağını; kasırgaların güney eyaletlerini yerle bir edeceğini; buzulların dünyayı tehdit eder biçimde hızla erimeye başlayacağını anlatsanız, sizi kaç kişi ciddiye alarak dinlerdi? Peki şimdi, bugünün koşulları içinde, üç yıldır söylediğim şeyi yinelesem ve "Yakında ABD'de ciddi bir iç kargaşa yaşanacak ve bu, belki de rejimin radikal biçimde değişmesine neden olacak" desem, inandırıcı bulur musunuz? Gelecek söz konusu olduğunda, kestirme önyargılar, "Haydi canım sen de"ler, bilgiç öngörüler falan pek işe yaramıyor. Sözün özü, budur.
Yorum yaz Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 |
||||