derKi'ye Yazar Olabilir miyim?
derKi'mize yazar olmak hususunda sık sık sorulan sorulara bu başlık altında yanıt vermek ve aramıza katılmak isteyen arkadaşlarımız için yol gösteri...
derKi'mize yazar olmak hususunda sık sık sorulan sorulara bu başlık altında yanıt vermek ve aramıza katılmak isteyen arkadaşlarımız için yol gösteri...
derKi Dergi'nin 30. sayısı çıktı. Yeni sayımızı okumak için sağdaki bannerı veya http://www.derki.com/dergi adresine tıklayabilirsiniz.
| "Radikal" Bir Saldırı |
|
|
|
| Salı, 02 Mayıs 2006 | ||||
|
Bildiğiniz üzere, kitaplarımla ilgili sağda solda çıkan ıvır zıvır yazıları takip etmek, olumsuz eleştirilere oturup yanıt vermeye kalkmak gibi adetlerim yok. Eğer kitap yazıyor ve özellikle de paradigmaya bodoslama girişen tezler ileri sürüyorsan, elbette birileri de seni hedef belleyip "eleştiri" adı altında "saldırı" gayretkeşliği içine girecektir. Bu tür peşin hükümlü "tetikçi" manevraları genellikle de bireysel bakışlardan değil, belli bir ideolojiye angaje çevrelerden gelir ve bu nedenle de çoğunu dikkate bile almaz, güler geçerim. Ama Radikal'in Kitap ekinde geçen hafta öyle zavallı, öyle "tel maşa" bir yazı çıktı ki, adeta kaşım kaşım kaşınıyordu yanıt için. Üstüne üstlük yazının sahibi, Türkiye'de ezelden beri sol hareketin içine "tebdili kıyafet" ederek karışmış faşistlerin oluşturduğu "Aydınlık kabilesi"ne mensup parti yöneticilerinden biri olunca, bir iki kelam etmek iyice farz oldu. Aklıselim sahibi okur, "Yahu zaten kaç kişi okuyup da ciddiye alır böyle bir yazıyı, bırak kendi haline" diyecektir haklı olarak. Herhangi bir "angaje parti yayını"nda ya da benzeri web sitelerinden birinde bu cevherler yumurtlanmış olsa, ben de üzerinde bile durmazdım. Ama burada mesele, böyle bir yazının yazılmış olması değil, "radikal" olduğunu iddia eden bir gazetenin kitap ekinin editoryal mekanizması tarafından sorgulanmaksızın basılması ve "Yahu bu yazı alenen bir kitaba ve yazara yönelik, önyargılarla dolu, üstelik kitap doğru dürüst okunmadan yapılmış, subjektif yorumlara dayalı, hakaretamiz bir saldırıdır" denmeden, gönül rahatlığıyla sayfalar arasına alınmasıdır. Şimdi kısaca bu "eleştiri" yazısını gözden geçirelim dilerseniz. Şöyle başlıyor "ulusalcı solcu" parti yazarımız: "Batı'da komplo teorilerinin bilinen ilk özneleri masonlar ve İlluminati'dir. Zamanla işin içerisine Tapınak Şövalyeleri, Yahudiler, sosyalistler ve hatta uzaylılar giriyorlar. Birbirleriyle pek de ilintili olmayan bu özneleri birleştirmek komplo teorisyenleri için mesele değildir. Bütün bu özneleri ya da en azından bazılarını birleştirmek için ortak bir arka plan yaratmak yetiyor. Komplo teorisyenlerinin tarihe ilgisinin başlangıcı bu ihtiyaçtır. Burak Eldem'in Fraternis-Kayıp Kitaplar, Gizli Kardeşlik isimli yeni kitabını da bu çerçeve içerisinde değerlendirmek gerekiyor. Yeni kitabında ana tanrıça kültünden İlluminati'ye uzanan bir tarih kurgulayan Eldem bütün bunları bir şekilde daha önceki kitabında işlediği kıyamet senaryolarıyla da ilişkilendiriyor." Daha ilk satırlarla birlikte "dakika bir, gol bir" psikolojisine giren "eleştirmen kişi", ilkin kendine büyükçe bir "komplo teorileri" sepeti yaratıyor; içine "ortaya karışık" bir şeyler doldurulmuş kuruyemiş külahı benzeri bu karmaşa üzerinden genellemesini yaparak, "Fraternis"i gönül rahatlığıyla bütün o delibozuk, dinci, sağcı komplo teorileriyle bir tutuyor ve kendince küçümsüyor. Bir başka deyişle, başlar başlamaz "Ben önyargılıyım, hazır olun, şimdi bu kitaba saldıracağım" diyerek, tonlamasıyla, ifadesiyle ve çarpıtma harekâtı için başlattığı ısınma hareketleriyle, amacının üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olduğunu alenen ortaya koyuyor. Tabii bağcının pek öyle kuru gürültüye papuç bırakacak biri olmayıp, elinde kızılcık sopasıyla üzümlerin arasında sessizce bekliyor olabileceğini hesaba katmıyor. "Aydınlık" eleştirmen, "Batı'da komplo teorilerinin bilinen ilk özneleri masonlar ve İlluminati'dir" derken, "Fraternis"in içerik, tavır ve yöntem olarak o literatürün bütünüyle karşısında yer aldığını; komplo teorileri üretmek bir yana, kitap boyunca klasik komplocu yaklaşımı deşifre ettiğini, bilerek görmezden geliyor. Benim bir "tarih kurguladığım" yolundaki ifadesiyle ince saldırganlığını sürdürürken, tek satırını okumadığı ve hakkında doğru dürüst bir fikir sahibi olmadığı "2012: Marduk'la Randevu"yu da "kıyamet senaryoları" diye etiketleyerek, küstahlığını bir adım daha ileriye götürüyor. Yabancısı olduğum bir davranış değil. Ama "sahte solcu" bir siyasi hareketin mensubu için bile bu saldırı uslubunu çok "ucuz" bulduğumu söylemek zorundayım; medya manşet ve spotları üzerinden afaki ahkâmlar kesmek yerine, daha "yaratıcı" bir ifade biçimi seçmesini beklerdim doğrusu. Bu ilk paragrafın ardından, kendince hafife alır tonlarda kitabın bir sinopsisini çıkarmaya karar vermiş gibi davranırken, tam Abbasi Rönesansı ile ilgili bölümden söz ettiği sırada, aniden vazgeçiyor ve "araya girme" ihtiyacı hissediyor: "Abbasi Rönesansı, Eldem'in İndiana Jones gibi tasvir ettiği, El Memun'un kişisel merakları yüzünden değil merkezileşmek isteyen İslam devletinin ihtiyaçları nedeniyle gerçekleşmişti. Eldem 'Abbasi Rönesansı' sırasında sarayda görev yapan 'putperest yabancılar' konusunda da yanılıyor. Dönemi asıl etkileyen ve muhafazakar çevrelerden gelen eleştirilere hedef olan 'Şuubiye' adı altında örgütlenen Mecusilerdir. Abbasilerin Mecusilere gösterdiği ilginin nedenini ise inaçlarında değil İran devlet geleneğine aşina olmalarında aramak gerekiyor." Halife Me'mun, kitabı okuyanların gayet iyi bildiği üzere, "Indiana Jones" gibi tasvir edilmiyor "Fraternis"te. Abbasi Rönesansı da tabii ki Me'mun'un "kişisel merakları"na indirgenmiyor. Sürecin, iktidar çatışmasının yanı sıra iman anlaşmazlıkları da içeren bir iç kargaşa sonrasında Emevi hanedanının devrilmesiyle başladığı; Abbasi reformizminin ilk adımlarını bu yeni iktidarın ilk halifesi Mansur'un attığı; Harun Reşid döneminde kültür seferberliğinin sistematik hale getirildiği; "Beyt El Hikmet" (Hikmet Evi) adlı görkemli kütüphane ve akademinin kurulmasının münferit bir "kültür merakı"na değil, yönetimdeki hanedanın siyasi tercihlerine bağlı bir yenileşme adımı olduğu; yaratılmakta olan kültür ve felsefenin aslında büyüyen İslam Devleti için "yönetsel" bir gereklilik de olduğu ve (eleştirmenin sözünü ettiği) "merkezileşme" için yaşamsal önem taşıdığı; dolayısıyla Me'mun döneminde, bu kültür politikasının saraydaki kadrolaşma ve hukuki örgütlenmeyle de güçlendirildiği; Abbasi politikasının "Mihne" uygulaması aracılığıyla, belirlenen resmi ideolojiye karşı muhalefeti sindirme yoluna gittiği anlatılıyor. Kitabın 383-387. sayfaları arasını "gözlerini" kullanarak okumak, bunları anlamak için yeterli. Tabii gerçekten "üzüm yemek" isteyenler için. Peki "Indiana Jones" alaycılığı ve ucuzluğunu nereden çıkarmış muhterem eleştirmen? Çünkü "Fraternis"te Me'mun ve kurmaylarının Mısır'daki Giza piramitlerini dikkatle inceledikleri; Büyük Piramit'in içine girerken bugün bile turistlerin kullandığı "kapı"yı onun açtırdığı; o dönemdeki yoğun söylentilerin ve kişisel mistik güdülerinin etkisiyle halifenin piramidin içinde "eski bilgeliğe" ait bir şeyler aradığı anlatılıyor. Tabii bunlar "iddia" ve "spekülasyon" düzeyinde olduğu ve elimizde hiçbir somut kanıt bulunmadığı için, Me'mun ve adamlarının piramitte ne aradığını bilmediğimizin de altı çiziliyor. Halife Giza'da incelemeler yaptı mı? Evet, bunu kesinlikle biliyoruz. Büyük Piramit'e girmek için uzun ve yoğun çabalar harcayıp masraf ederek bir kapı ve dehliz açtırdı mı? Evet, zaten o kapı hâlâ orada duruyor ve Mısır'a gidip Giza'yı ziyaret edenler bugün de içeri o kapıdan giriyorlar. O halde "Indiana Jones" sataşmasının anlamı ne? Hiç canım, ucuz ironinin müşterisi çoktur ya bu ülkede, ondan. "Saraydaki putperest yabancılar konusunda da yanılıyor" diyor değerli eleştirmen. Yani Abbasi Rönesansı sırasında Bağdat'ta Batı'dan kaçıp gelen aydınlar değil, yalnızca onun "Mecusiler" dediği "Magi"ler, yani Zerdüşt bilgeleri varmış. Oldum olası "dır" ve "dir" diye biten cümlelerle, kaynak göstermeksizin kestirme yargılar üreten bilirkişilere bayılırım. Ortaçağ tarihi ve Abbasi devletindeki reformlar üzerine herhangi bir Batılı kaynağı gözden geçirmek, dokuzuncu yüzyılda Avrupa'da giderek saldırganlaşan Roma Kilisesi'nin baskısından kaçan sanatçı, aydın, bilim adamı ve düşünürlerin Bağdat'ta güvenli bir sığınak bulduklarını anlamak için yeterlidir. Ben yalnızca "Bilim Tarihi"nin yazarı, ünlü marksist tarihçi John Desmond Bernal'in satırlarını referans vermekle yetindim; dileyen, o mültecilerin "Hikmet Evi"ndeki çeviri ve literatür derleme çalışmaları sırasındaki katkılarını dile getiren, sayfalarca, hatta belki ciltlerce kaynak bulabilir. Ha, tabii bu insanların İslam Devleti ve Arap ağırlıklı bir toplumsal yapı içinde "rahat" olabilmek için Arap adları aldıkları gerçeğini gözden kaçıranlar, muhtemelen bunları görmeyi de başaramayacaktır. Fark etmez; eleştiri olsun, torba dolsun. Bilgiçlik ve ukalalık, sevimsiz bir tavır olsa da, üzerinde durmadan gülüp geçebilir, "kendi haline" bırakabilirsiniz. Ama işin içine "bilinçli çarpıtma" girerse, olayın rengi değişir ve "kötü niyet" iyot gibi açığa çıkar birden. Bakın nasıl: "Eldem bütün bu mezhepler, tarikatlar ya da örgütlenmeler arasında olduğunu iddia ettiği hayali ilişkiyi doğrulamak için kanıtlara değil tuhaf akıl yürütmelere başvurmaktadır. Örneğin Eldem'e göre Tapınak Şövalyeleri finansla ilgilendikleri için burjuvalaşmışlardır. Fransız Devrimi ile Fraternis arasında ilişki vardır çünkü devrim sırasında Fransızların giydikleri külahlar Frigyalılarınkine benzemektedir." Biliyorum, kitabı okuyanlarınızın bu cümlelere tepkisi şu an "Oha!" mertebesinde gerçekleşiyor büyük olasılıkla. Çünkü şimdi de kitabın bütün akış ve içeriğini, zincirin halkalarını görmezden gelip, bilinçli olarak aradan cımbızla seçilen bir örneği ya da cümleyi, sunulan tezlerin tek dayanağıymış gibi gösterme yolundaki pervasız çarpıtma girişimlerini izliyoruz. Fransız Devrimi içinde yer alan "Sans-culottes" grubunun kırmızı Frigya bereleri giymesi; devrimin simgesi "Akıl Tanrıçası"nın yine Frig külahıyla betimlenmesi ve el ilanlarında, afişlerde, anıtlarda bu simgenin kullanılması, kitap içinde bir tür "baharat" olarak yer alıyor ve tabii ki devrim ile Fraternis arasındaki aşikâr bağlantı, bunlara dayanarak kurulmuyor. Hatta aktif devrimcileri bir araya getiren, Voltaire'in de üyesi olduğu "Dokuz Kız Kardeş" locası ya da Jakobenlerin, iki bin beş yüz yıl önce Roma'da kral Tarquinius'un Cumhuriyetçiler tarafından tahttan indirilişini bayram olarak kutlamaları bile yalnızca resmin üzerine küçük renkler olarak serpiştiriliyor.(Bunları ciddi ciddi izah etmek zorunda kaldığıma bile inanamıyorum ya, neyse.) Eh, insan bazı şeyleri görmek istediği gibi görme eğiliminde olunca, yani hâlâ bir punduna getirip bağcıya belden aşağı vurmaya azmetmiş durumdaysa, her şey mümkün hale gelebiliyor tabii. "Fraternis"te hipotezler, böyle "magazin" unsurlarıyla değil, tarihsel bir kesintisizliğe sahip heterojen örgütsel yapının yaşadığı süreç analiz edilerek destekleniyor. Tabii daha kitabı eline alırken, henüz daha ilk sayfayı çevirmeden önce, "Ben şimdi buna nasıl saldırsam" sorusu varsa insanın kafasında (ki söz konusu "sahte solcu" hareketin ezeli alışkanlığı ve uzmanlık alanıdır demagoji) sayfaları atlaya atlaya kitabı "okurmuş gibi" yaparken, Sibyl geleneğinden Mason localarına uzanan süreç içindeki inişli çıkışlı değişimin kesitini ve "omurga"daki ortak izleri de gözden kaçırıverir; hatta, daha iyisini yapıp, "gözden kaçırmış" gibi yapar. Çarpıtmalarını, "Eldem'e göre Tapınak Şövalyeleri finansla ilgilendikleri için burjuvalaşmışlardır" demeye dek vardırabilir. "Fraternis", burjuvazinin on ikinci yüzyıldan itibaren kentlerin ve ticaretin canlanışıyla paralel bir seyir izleyen yükselişinden söz ediyor; başta Güney Fransa (Languedoc) olmak üzere aristokrasinin içinde, kentlerde hızlanan ticaret ve yeni yeni filizlenen "manüfaktür" girişimciliğinin etkisiyle birlikte burjuvalaşma sürecinin başladığını dile getiriyor; Cathar'ların hem küçük işlikler ve ortak kermes alanları hem de "kâğıt üretimi" ile başlayan ilk manüfaktür tesisleri aracılığıyla biçimlenmekte olan yeni üretim tarzını ve sınıfsal oluşumu desteklediğini vurguluyor; merkantilist dönemden itibaren ticaret burjuvazisiyle yan yana yürüyen "finans" olgusunun ilk sistematik adımlarının Tapınak Şövalyeleri'nce atıldığını ve "bankacılık" etkinliklerinin bu aristokrat kökenli genç örgütün yükselişi sırasında, onların burjuvalaşmalarını hızlandırdığını anlatıyor uzun uzun ama ne gam! Niyet baştan bozuk olunca, "Eldem böyle tuhaf akıl yürütmelere başvuruyor" diye çarpıtıverirsin koca kitabı, olur biter. "Eldem'in Tapınak Şövalyeleri ile ilgili olarak Joseph von Hammer'e gönderme yapması da son derece çarpıcıdır. İlk komplo teorisyenlerinden olan Hammer, zamanının en büyük gericisi Metternich'in isteklerine uygun bir biçimde, devrimci hareketlerin hepsinin ortak bir sapkın köke sahip olduğunu iddia etmişti. Eldem ise aynı işi farklı bir yönden gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bu yüzden Hammer'e gönderme yapması ya da ünlü komplo teorisyeni Nesta Webster gibi İlluminati'nin kuruluş tarihinde keramet araması eşyanın tabiatına uygundur." Neresinden tutsanız elinizde kalacak bu paragrafla, "Aydınlık" eleştirmenimiz, çarpıtma ve okuru yanıltma faaliyetine, küstahlık kreması da eklemeye başlıyor. Fraternis'te Joseph von Hammer'a "gönderme" mi yapılır, yoksa "Baphomet" sözcüğüyle ilgili tartışma ve deşifre çabalarından söz edilirken, onun ileri sürdüğü bir etimolojik analiz mi nakledilir? 511. sayfadan aynen okuyoruz: "Sözcüğü 'Bapho Metis' olarak iki parçalı bileşik isim halinde düşündüğümüzde de karşımıza bilgelik tanrıçası Sophia çıkıyor. Bapho, vaftiz demek. Metis ise, Yunan mitolojisinde Hermes'in ve ilahi bilgeliğin tanrıçası olan dişi Titan'ın adı. Avusturyalı oryantalist Baron Joseph von Hammer bu durumda Baphomet'in 'Metis'in Vaftizi' olarak da deşifre edilebileceğini ve kastedilen ilahi kişiliğin Sophia olması gerektiğini, Schonfield'in Atbash deşifresinden yaklaşık 150 yıl önce söylemişti." Von Hammer ile ilgili alıntı, Richard Payne Knight'ın "Discourse on the Worship of Priapus" adlı kitabındandır ve beni ilgilendiren nokta, "Baphomet" adının bileşimiyle ilgili sunulmuş, gayet makul dilbilimsel bir açıklamadır; Joseph von Hammer'ın nasıl bir gerici olduğu ve daha başka neler yazdığı, bir araştırmacı olarak bu noktada beni hiç ilgilendirmez. "Bapho" ve "Metis" bağlantısını kuran kişinin, salt bu adla ilgili ortaya koyduğu önermeyi, "Baphomet" ile ilgili tartışmaları dile getirdiğim bir bölümde, "Bunu söyleyen gericinin biridir" mantığıyla filtre ederek okurlarımdan saklayacak halim yok. Fikri ortaya atan Adolf Hitler bile olsa, yazarım; eleştirmen kusura bakmasın. Bundan yola çıkarak beni o gerici, sağcı komplo teorisyenleriyle aynı kefeye doğru itekleme çabası, yalnızca çaresiz bir kötü niyeti ve demagogca yöntemleri ele verir, o kadar. Hele Illuminati'nin kuruluş tarihinde "keramet aradığımı" iddia etmek ve beni Nesta Webster gibi dinci, muhafazakâr, çirkin bir demagogla bir tutmaya kalkmak, bir de küstahça buna "eşyanın tabiatına uygundur" ifadesini iliştirmek, bunu yazan kişinin "entelektüel vicdan ve terbiye"nin kırıntısından bile nasibini almadığını gösterir. "Fraternis", Illuminati'nin kuruluş tarihinde mistik bir keramet falan aramaz; yalnızca, örgütün kuruluşunun, Avrupa'nın antik pagan kültlerine ait "Beltane Festivali"ni işaretleyen 1 Mayıs tarihine denk gelmesinin, büyük olasılıkla rastlantı olmadığını belirtmekle yetinir. Düşgücünüz genişse ve niyetiniz de bozuksa, buna "keramet aramak" etiketini yapıştırıverirsiniz, o başka mesele. Şimdi en eğlenceli yere geliyoruz: Yazıda, benim Illuminati ile ilgili bilgilerimin "eksik ve yanlış" olduğunu son derece kendinden emin bir biçimde dile getiriyor eleştirmenimiz. Neymiş bu eksik ve yanlış bilgiler? Örgütün kurucusu Adam Weishaupt, Mason localarına, Adolf von Knigge'yle tanışmadan önce üye olmuş. Yıl, aynı yıl, yani 1777. Acaba burada Weishaupt'un Mason locasına "bireysel inisiyasyonu" mu önemli (ki bunun tarihi de gayet tartışmalıdır), yoksa Illuminati'yi Mason localarına taşıma kararının verilişi mi? Baron von Knigge, bu ikinci seçeneği, yani Illuminati'nin 1778 başlarından itibaren büyümesini sağlayan stratejik kararı empoze etmiştir Weishaupt'a ve destek olmuştur; "Fraternis" de bunu anlatır. İkinci "yanlış ve eksik" neymiş peki? "Weishaupt'un sağ kolu Cato" olarak, örgüt içindeki takma adıyla (ve önemsiz bir ayrıntıda) sözünü ettiğim kişinin gerçek adı, Franz Xaver Zwackh'mış. Çok etkilendim doğrusu; "kontekst" ile bu denli yakından ilgili bu "malumatfuruşluk" için ne kadar teşekkür etsem azdır. Başka? Adam Weishaupt'un Göttingen'de öldüğünü yazmışım; üstada göre 50 kilometre uzaktaki Gotha'da ölmüş. Bütün kaynaklar "Göttingen Üniversitesi'nde ders vermeye başladı ve ölene dek bu görevi sürdürdü" diye yazar; çoğu ölüm yerini Göttingen olarak verir. Küçük bir aramayla bu bilgiye kendisi de ulaşabilir eleştirmenimiz (isteyenlere referansları verebilirim) ama yine de iddia etmeyeyim, belki ölümüne yakın Gotha'ya taşınma ve işe oradan gidip gelme ihtiyacı duymuştur, bilinmez ki . Kitabın bütününde "yaşamsal önem" taşıyan bu muazzam ayrıntıyı yakaladığı için (eğer haklıysa) kendisini kutluyorum. En komiğini, en sona sakladım. Buyrunuz, okuyunuz: "Eldem'in masonların kullandıkları şifreleri anlatırken verdiği örnek de tuhaftır. Eldem'e göre İkinci Dünya Savaşı'nda Amerikan askerleri aralarına sızmaya çalışan Japonları ayırt edebilmek için onların 'L' sesini 'R' biçiminde telaffuz etmelerinden yararlanmışlardır. Ortalama bir Amerikalının zeki olmadığını kabul etmek mümkündür. Ama yine de Amerikan askerlerinin Japonları ayırt etmek için onların suratına değil de İngilizceyi nasıl konuştuklarına bakmaları pek inandırıcı görünmüyor." Güler misin, ağlar mısın, her ikisini de sabaha mı bırakırsın? Kitabı okuyanlar büyük olasılıkla gülmeyi seçiyor şu anda, ben de öyle yapayım bari. Okumayanlardan özür diliyorum, bir ayrıntıyla bağlantılı olduğu için korkarım bir şey anlamayacaklar. Efendim, konu şu: Masonik şifrelerden biri olan "Şibbolet" sözcüğünün kökeni, düzmece gelenekte Eski Ahit'in Yargıçlar Kitabı'ndaki bir olaya dayandırılır. Gilead'lar, savaş halinde oldukları Ephraim kabilesinin üyelerinin aralarına sızmasını önlemek için, "telaffuz" üzerine kurulu bir "test" uygularlar: Ephraim kabilesindekiler, "Ş" sesini çıkaramayıp "S" olarak telaffuz etmektedirler. Bu nedenle, Gilead'lar, şüphelendikleri yabancılardan "Şibbolet" demelerini ister. "Sibbolet" diyenlerin "casus" olduğu anlaşılacaktır. "Fraternis"te, "Şibbolet"in gerçekte simgelediği şeyin çok başka olduğunu; bu açıklamanın "perdeleme" görevi yaptığını belirttikten sonra, Eski Ahit'teki bu olayın, toplumbilim literatürüne de aynı adla girdiğini ve telaffuz karakteristiklerinden yararlanarak ayrım yapma yöntemlerinin genel olarak "Şibboletler" olarak adlandırıldığını, bir "yan bilgi" olarak nakletmiştim. Bir de "ansiklopedik" örnek vermiştim bu konuda: İkinci Dünya Savaşı sırasında Japon casuslarını saptamak için de, Japonların L sesini çıkaramamalarından yararlandıklarına değinmiştim. Tabii ki bu benim "tezim" ya da "iddiam" falan değil, ansiklopedik referans kaynaklarında sıkça nakledilen bir olguydu ve hemen anlaşılacağı üzere, "Fraternis"in tezleriyle de hiçbir ilgisi ve bağlantısı yoktu. Biraz merak edip İkinci Dünya Savaşı kaynaklarını araştıran biri, bu önemsiz ayrıntıyı kolaylıkla bulabilirdi. Hatta eğer üşeniyorsa, hemen Wikipedia'ya bir göz atması bile yeterliydi. Ama eleştirmenimiz, "Şibbolet" kavramından bihaber olduğu için bu hikâyeyi benim uydurduğumu sanmış ve tali bir ayrıntıyı da sanki temel tezlerden biri gibi yorumlamayı yeğleyerek "Amerikan askerlerinin Japonları ayırt etmek için suratlarına bakmalarının yeterli olduğu"nu söyleyerek, kendince bir de dalga geçmeye kalkmış. Doğru, nasıl da düşünememiş bu "zeki olmayan ortalama Amerikalılar" acaba bunu? Amerika'da herkes beyazdır tabii, hiç Asyalı ve Japon kökenli yoktur. Amerikan ordusu bu Japon kökenlilerden hiç yararlanmamıştır. Aptal oldukları için, "surata bakma" yöntemi yerine "harf testi" uygulamışlardır. Zırvanın ve cehaletin bu kadarı olabilir ancak. (Zeka kumkuması sayfa sekreteri de, bu saydığım saçmalıkların olduğu paragrafın üzerine, "Kitaptaki yanlışlar" diye ara başlık atmış, iyi mi?) Tek bir söz daha etmiyor, okurun yorumuna havale ediyorum. "Yazılarında marksizmi bir kenar süsü olarak kullanan Eldem'in tarihe bakışı karmakarışıktır. Engels'ten alıntılar yapan, marksist tarihçi George Thompson'ın anaerkillikle ilgili çözümlemelerini kullanan Eldem aynı anda Gerda Lerner gibi tarihi kadın bakış açısıyla yeniden yazma iddiasındaki feminist tarihçilerin teorilerine ya da Barbara Walker gibi çocuk masallarını bile cinsiyetçi bulan feminist teorisyenlerin fikirlerine sıçrayabilmektedir." "Aydınlıkçı marksist" eleştirmen tarihçimiz, yazılarımda marksizmi "kenar süsü" olarak kullandığımı söylüyor. Hangi yazılarımda? Başka yerde yazmadığıma göre gelip sitemdekilere bakmış ve "Fraternis" ile ilgili müthiş eleştirisine onları da katmak istemiş olsa gerek. "Eldem sana marksizmin dikenli taşlı yollarında iki tur attırarak suya götürür ve susuz getirir" deyip geçerim normalde ya, şu "çelişki analizi"ne bayıldım. Hem Friedrich Engels ve George Thomson'a gönderme yapıp, hem de Gerda Lerner ve Barbara Walker'ın görüşlerini aktarmam "karmakarışık" bir tarih bakışını gösteriyor eleştirmene göre. (Bu arada madem ayrıntılara bu kadar meraklı, üstadın soyadı "Thompson" değil, "Thomson"dır; bir kenara not etmesinde yarar olabilir.) Niçin? Çünkü Lerner "tarihi kadın bakışıyla yeniden yazmaya" çalışıyor ki bu hem çok ayıp, hem de marksizme aykırı. Amentü "kadın bakışına" fazla yüz vermiyor çünkü. (Gerçi "kara kaplı kitap" faşistlerle ittifak yapmayı da hiç hoş karşılamıyor ama bu bütünüyle ayrı bir konu tabii.) Barbara Walker, eleştirmenimiz tarafından tek bir kılıç darbesiyle "aptal feminist" ilan edilerek dışlanıyor. Ben de, tarihte kadınların yaşadığı süreci ve erkek-egemen toplumun dinamiklerini incelerken, kadın yazarları ve feministleri dikkate almakla vahim bir hata işliyorum tabii; bir anda "tarihe bakışım karmakarışık" oluveriyor. Çünkü Lerner ve Walker'ın söyledikleri "amentü" bilirkişilerince uygun bulunmuyor (herhalde "kadın hareketi"nin "ulusalcı birliği" zedelediği falan da düşünülüyordur.) Zaten ataerkil toplumda kadının statü kaybı ve baskı altına alınması sorunuyla ilgili, kadın yazarlar ve feministler ne bilebilirler ki, öyle değil mi? Lerner ve Walker, "Fraternis"te yapıtları referans olarak kullanılan onlarca kadın yazardan yalnızca ikisi. Merlyn Stone, Mary Ann Collins, Marija Gimbutas, Monica Gale, Jane Ellen Harrison ve daha niceleri bir biçimde dikkatinden kaçmış eleştirmenimizin ama Lerner ve Walker'ı atlamamış ve pat diye tespiti koymuş: "Eldem'in tarihe bakışı karmakarışık." Neden? Çünkü Eldem özgür düşünüyor; tarihe bakışını şablon ve paradigmaya hapsetmiyor; feminizmle sosyalizmin birbirine karşıt ve çelişik düşünce sistemleri olmayıp, aynı dere yatağı içinde yer aldıklarına inanıyor; kadınlara uygulanan cinsel ayrımcılık ve baskının, uygarlık tarihinin beş bin yıllık gelişimi içindeki en temel sorun olduğunu söylüyor; marksizmi bir "amentü" gibi değil, bir "anahtar" gibi düşünüyor; ukalalığa ve çokbilmişliğe hiç prim vermiyor ve her konuda olduğu gibi, tarihe bakarken de her türlü ortodoksiden olabildiğince uzak duruyor. Bir de sır vereyim mi? Övünmek gibi olmasın ama bunca okur da onu bu yüzden seviyor. Art niyet, önyargı, saldırma güdüsü ve zaman zaman gülünç durumlar yaratan ukalalığıyla, bugüne dek okuduğum en zavallı "kitap eleştirisi" genel hatlarıyla böyle. Dediğim gibi, şaşılacak bir şey de yok. Türk entelejansiyası içinde kendilerini her konuda (tabii en başta tarih) bilirkişi ve uzman ilan eden; densizliği ve demagojiyi alışkanlık haline getirmiş bu kabilenin üyelerinden beklenebilecek bir tavır. Şaşırtıcı olan, "ciddi" bir gazetenin, "kitap eki" olarak kendini konumlandıran haftalık dergisindeki editoryal mekanizmanın, bugüne dek kitaplarını adeta bilinçli olarak görmezden geldiği bir yazarla ilgili ilk yazısında, böyle talihsiz bir örneği, hiç sınamadan ve rahatsızlık duymadan yayımlamış olması. Yoksa ona da mı şaşırmamam gerekiyor acaba?
Yorum yaz Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 |
||||