Tüm bunlar bir çeşit çok özel küçük bir kabuğun içinde başladığında 14 milyar yıl öncesiydi. Küçük? Belki de mikroskobik demeliyim. Hatta bu kabuk bir atomun çekirdeğinin temel parçalarından olan bir protondan çok az daha büyüktü. Bu kabuğun içinde etrafı amaçsızca dolaşarak karaya dalgalı bir okyanus görünümü veren sayılamayacak kadar çok, kararsız parçacık vardı; bir ilksel deniz gibi, veya daha mistik bir metafor seçeceksek “varoluşun suları” gibi.
Birdenbire, bu garip kabuğun içinde sıradışı bir şeyler oldu ve o can alıcı süreç başladı: Bu, mümkün olabilecek en büyük ışığı beraberinde getiren ve bu “parçacık okyanusu”nun ışık hızında genişlemesine sebep olan, dev bir patlamaydı. İlk 10-33 saniye içinde kabuk, bir golf topu büyüklüğüne ulaştı ve sonrasında inanılmaz bir hızla genişlemeye devam etti. İşte bu bizim bildiğimiz anlamda, “zamanın başladığı an”dı. Hikayenin geri kalanı, milyarlarca yılı aşıp bugüne ulaştı; adına “evren” dediğimiz sürekli genişleyen bir çevrede de hâlâ devam ediyor.
Görebildiğimiz, hissedebildiğimiz ve etrafımızda saptayabildiğimiz her şey, gezegenler, yıldızlar, takımyıldızlar, galaksiler de dahil olmak üzere, 14 milyar yıl önce çok küçük bir kabuğa sığabiliyordu. Kulağa sihir gibi gelse de, aynı derecede doğruyu yansıtıyor: Evrenimizin macerası, hareketli mikroskobik bir kabukta “Big Bang (Büyük patlama)” dediğimiz sıradışı bir olayla başladı ve sürekli genişlemeye devam etti. Ancak ne kadar zamandır sürüyor bu büyük oluşum? İşte kritik soru bu.
Başlangıçta...
Evrenin genişlemesinden söz ettiğimizde, yerçekimine üstün gelebilecek efektif bir enerji öne sürmüş oluyoruz; hızlanarak devam eden genişleme de, bilimadamlarını “karanlık enerji” dedikleri bu gizemli güç hakkında daha ayrıntılı düşünmeye yöneltti. Evrende sonsuz bir enerji kaynağı olamayacağından, adına ister “karanlık” deyin ister “aydınlık”, genişlemeyi sağlayan bu gücün yorulacağı bir zaman gelecek ve yerçekimi gücü, kontrolü yeniden ele alacak. Bu durum da, genişleme sürecini tersine çevirecek ve evrenimiz bu kez küçülmeye, büzüşmeye başlayacak. Başlangıçta çok yavaşça olack bu – ancak zaman ilerledikçe hızlanacak. Çarpıcı sonuç ise bilimadamlarının dediği gibi “The Big Crunch (Büyük Sıkışma)”; bütün madde büzüştüğünde ve yeniden o küçük kabuğa sığdığında, her şeyin başladığı yerde oluşacak bu durum. Bu ayrıca, yeniden zamanın durduğu kritik bir an anlamına geliyor.
Princeton Üniversitesi’nden Paul Steinhardt ve Cambridge Üniversitesi’nden Neil Turok gibi bazı teorik fizikçiler, evrenin sürekli olarak genişlediği ve yeniden büzüştüğü sonsuz sayıda Big Bang ve Big Crunch’dan oluşan çok ilginç bir model ileri sürdüler. Adını teoriyi geliştiren bu iki bilimadamından alan Steinhardt-Turok Modeli, evrenimizin doğasına heyecan verici bir görünüm getiriyor: Big Bang ile başlayan ve Big Crunch ile sona eren bir “gün”. Yani bu dev zaman skalasında, insanlık da dahil olmak üzere yaşamış ve yaşamakta olan tüm canlılar, sadece var oldukları tek bir güne tanıklık edebiliyor.
Neredeyse her insan kendine en azından arada bir –kimim, neredeyim, her şey ne zaman ve nasıl başladı – gibi sorular sorar. İnsan zihni için bu merak dürtükleyici sorular ve varsayımlar, çağlardan, felsefe okullarından, inanç sistemlerinden veya bilimin ilerleme düzeyinden bağımsız olarak her zaman çekici ve zihin sarsıcı olmuştur. Medeniyetin en başından bu yana atalarımız sahip oldukları bilgiyi bir araya getirip, varoluşun “can alıcı sorusu”nu tasarlamaya yardım edecek sistematik bir açıklamaya yaratmaya çalıştılar. Bu yüzden belki de şu an modern bilimin teorilerini bir kenara bırakıp, dikkatimizi evrenin yaradılışı ile ilgili en eski kavramlara yönlendirmek için doğru bir zaman.
Sümer kozmolojisi ve kozmogonisi, Sümerlerin genel olarak, ‘tüm şeyler’in nasıl bir varoluş sürecinden geçtiğini açıklayabilecek uyumlu ve sürekli bir felsefe geliştiren ilk uygarlıklar arasında olduğu kabul edildiğinden, iyi bir başlangıç noktası olabilir. Mezopotamya halklarının bilge kişileri evrenin gizemli tabiatı hakkında ne düşündüler ve bu muazzam sistemin çalışma şeklini tanımlayan ilkeleri ve/veya süreçleri nasıl belirlediler?
“Başlangıçta Nammu vardı,” diye cevaplamaya başlar, Sümer kozmolog rahibi. Bu feminen sözcük, yaradılışın ebedi tanrıçasının adıdır ve her şeyin temel kaynağı olarak nitelendirilir – yaradılıştan hemen önce, belirsiz bir zaman dilimi için atıl halde görünen engin bir potansiyel. Nammu, fiziksel evreni biçimlendirecek bütün hammaddelere sahipti, ancak kutsal eylemine başlamadan önce, bu ‘bileşenler’ kaotik bir durum içinde amaçsızca bekliyordu. Sümerler onu, “ilksel deniz” ve “tüm tanrıların anası” olarak tanımlıyorlar. Belirli an geldiğinde Nammu kendi içinden An (gökyüzü) ve KI’yi yaratıyor ve yaradılış öyküsü başlıyor böylece. Bu, Sümer yaratılış efsanesinin Big Bang anı olarak düşünülebilir.




