Yeniden ‘Ölümsüz’ Tanrıların Topraklarında

11.118 views

“Saklı Tarihin İzinde” turlarıyla yaptığımız ilk geziyi “Ölümsüz Tanrıların Topraklarında” yazımda sizlerle paylaşmıştım. Nitekim o yazıya gelen yoğun ilgi ve tur sonrası yaşadığımız ruhani durumlar nedeniyle, Mısır’ı ikinci kez görmek farz olmuştu.

İlk turdan sonra açıkçası oradan dönememiştim ben. Ruhumun bir parçası halen Büyük Piramit’teki lahitte yatıyor gibiydi. Mısır’dan başka bir şey konuşamaz olmuştuk; özellikle de ekip olarak yaptığımız konuşmalarda. Burak Eldem’le gece yaptığımız MSN sohbetlerinde ise sürekli Mısır tarihi ve mitolojisini tartışıyor; bir yandan da “tekrar ne zaman gideceğiz yahu Mısır’a” diye hayıflanıyorduk. Bu arada bir Meksika turu yapalım istedik ve hatta bunu duyurduk da, ama sanki bir güç bizi Mısır’a çekiyordu ve Meksika yolu kapalıydı. Derken Burak Eldem’le çok yoğun geçen bir konuşma ve Mısır’ın 19. yüzyıldan kalma resimlerini incelediğimiz bir gecenin ertesi sabahı, turun organizasyon ayağını gerçekleştiren More Travel’dan sevgili Günnur aradı ve “Ne dersiniz Meksika’yı erteleyip, Mısır’a gidelim mi?” dedi bana. Dediğim tek şey: “Alllaaaaah!” oldu. O gece rüyamda bile tapınaklarında gezindiğim bir gecenin ertesinde gelen bu teklif, pek de şaşırtıcı değildi belki de. Hepimiz Mısır’ı arzuluyorduk ve tekrar “Ölümsüz Tanrıların Toprakları”na gideceğimiz için çok mutluyduk…

Yeniden Kahire…

kahire

İlk gezimizin 3 ay sonrasında yeniden Kahire’deydik ve balkonumdan El-Tahrir Meydanı’nı izliyordum. Mayıs sonu Mısır turları için ölü sezondur ve bize “deli misiniz, o sıcakta ne yapacaksınız?” diyenler oluyordu, ama Mısır virüsü bir kere girdi mi vücuda çıkmıyor. Yalnız bu noktada şunu belirtmem lazım ki Mısır derken kastettiğim şimdiki Mısır Arap Cumhuriyeti değil. Bizi cezbeden Eski Mısır, yani kadim Mısırlılar’ın söylediği biçimde Kemet (Yazı boyunca bu kelimeyi kullanacağım.). Şu anda varolan Mısır Arap Cumhuriyeti’nin, Kemet’le hiçbir alakası yok aslında. Nitekim bu durum halkın da bakış açısına yansımış durumda. Evet, Eski Mısır’a saygı duyan, onun değerini bilen Mısırlılar var; ama mesela bir taksi şoförü şöyle bir söz sarfetti: “Siz Türkler’in ne güzel tarihi var, Osmanlı İmparatorluğu’na bak. Gel bir de bizim tarihe bak.” Kemet’in eserlerinden gani gani kazançlar elde ediliyor; o zamanın tanrılarının, firavunlarının isimlerinden sayısız dükkanlar açılıyor, ama esasında 5000 yıllık tarih içselleştirilemiyor; çünkü bu iki medeniyet, bambaşka yapılar aslında. Tabii belirttiğim üzere, “Firavunlara, onlar bizim krallarımız” diyen Mısırlılar da var, ama bunların sayısı çok az. Bu noktada, Mısır Arap Cumhuriyeti’nin başkenti olan Kahire’nin, benim açımdan, Piramitler için katlanılması gereken bir şehir olduğunu belirtmem gerekiyor. Gerçi Mayıs’ta Şubat ayına göre daha güzel görünen bir şehir olduğu kesin, ama o ölümcül trafiği insanı şehirden soğutuyor. Bu arada Mısır’da benzinin litresinin, bizim paramızla 50 kuruş olduğunu belirteyim. Bakkalda satılan şişe suyunun litresi, benzinden pahalı. Bu yüzden de herkes trafikte cirit atıyor. Bir yandan da şunu düşünmedim değil hani, bizde de benzin çok ucuz olsa; zaten çekilmez trafiğimiz Kahire’ye döner mi? Ama bildiğim şu ki Kahire’den sonra İstanbul trafiğini öper başınıza koyarsınız.

Büyük Piramit’in içinde 2 Saat

piramiticGeçen turumuzda Büyük Piramit’ten çıktığımda, “Tekrar geleceğim sana” demiştim ve 3 ay sonra aynen geldim de. Ama ne geliş… Her yolun ilk gidişi zordur ya, Piramit’teki “Kral Odası”na ilk çıkışımı hatırlıyorum da: böyle ürkerek, nereye gittiğini bilmeden, bu tünel bitmeyecek mi hiç diyerek… Bu sefer resmen koşa koşa çıktım ve hemen lahde yattım. Ama o kadar hızlı çıkınca, duyduğum sadece kalp atışlarımdı ve lahitten kalktım. Sonra zaten grubun kalanı geldi ve sırayla herkes lahdin içine uzandı. Ben de biraz sakinleştikten sonra kendimi akışa bırakmaya çalıştım. Ama açıkçası uzun süre bir şeyler hissedemedim. Çünkü geçen sefer hiçbir beklentim yoktu ve bu yüzden direkt ne varsa almıştım; ama bu sefer beklenti içindeydim. Ayrıca Mayıs ayım çok zorlu geçmişti ve ruh halim çok karışıktı. Sakinleşmem ve havaya girebilmem için biraz zaman geçmesi gerekiyordu. Bu arada birlikte yolculuk ettiğimiz arkadaşlarımızı da izliyordum ki herhalde piramitler uzun süredir böyle spiritüel bir kalabalık görmemiştir. İçerde çeşit çeşit meditasyonlar, enerji çalışmaları yapanlar; birbirine enerji aktaranlar, lahdin içinde enerji alanlar… çok şenlikli bir gruptuk vesselam.

Ben bir süre sonra havaya girdim ve oradaki inanılmaz yoğun enerjinin etkisiyle de çeşitli vizyonlar almaya başladım. Birçoğu bana özeldi, ama şunu anladım ki Piramitlerde yapılan çalışmalar veya onların işlevleri hakkında aslında hiçbir şey bilmiyoruz. Mesela benim hissettiğim orada astral çalışmaların çokça yapıldığı idi; ayrıca dünyanın çeşitli bölgelerindeki birçok anıtla da birebir bağlantısı vardı Büyük Piramit’in. Sanki kamera sistemi varmış da, siz her tarafı gözleyebiliyormuşsunuz gibi görüntüler hissettim. Bu arada içerideki enerji yoğunluğunun altını bir kere daha çizeyim. “The Pyramid Code” adlı belgeselde, Piramitler’in ley hatlarından gelen manyetik enerjiyi elektriğe çeviren bir özellikleri de olduğunu ve Mısırlılar’ın bu sayede kablosuz elektrik enerjiye sahip olduklarına dair bir iddia yer alıyordu. Çok fantastik değil mi? Peki Nikola Tesla’nın bu şekilde çalışan ve insanlığa ücretsiz, temiz elektrik sağlayan bir sistem kurmak istediğini; ama Edison’un bundan para kazanamayacağını düşündüğü için mevcut sistemleri pazarladığı iddiasını biliyor musunuz? Yani aslında teknik olarak böyle bir şey mümkün. Biz, kendi teknolojilerimizi “en” gelişmiş saydığımız ve evrendeki veya dünyamızdaki tüm uygarlıkları, illa ki bizim gelişim çizgimiz olmadan gelişemeyeceklerini düşündüğümüz için, bunlar fantastik geliyor bize. Ama temelde şuna dikkat edin, bizim teknolojilerimiz hep askeri amaçlarla geliştirildi; bilimimiz önce diğer insanlar üzerinde üstünlük kurmak için gerekli araçları geliştirerek ilerledi. Yine bir başka amaç da gelişimlerden kar etmekti ve hatta bu uğurda, çok daha verimli ve zararsız teknolojiler hasıraltı edildi. Peki barışçıl ve insanlığa hizmet amaçlı bir toplumun bilimsel gelişim çizgisi nasıl olabilirdi, bu konuda net bir bilgimiz var mı? Bizden öncekiler veya “diğerleri”, illa bizim gittiğimiz yoldan gitmek zorundalar, yoksa gelişim kaydedemezler gibi bir düşünce, sonsuz ve sınırsız bir evren için ne kadar “sınırlı”… Gerçi beni ilgilendiren işin teknolojik boyutu değil, spiritüel boyutu ve bugün spiritüel bilgileri okuyabiliyorsak, bunda Kadim Mısır’ın ve onun bilgilerini günümüze kadar aktaranların rolü çok ama çok büyük.

Büyük ve Çok Yaşlı Sfenks

sfenksBen, Büyük Sfenks’i, hele de arkasında Kefren Piramiti’yle birlikte oluşturduğu nefes kesici manzara ile izlemeye doyamıyorum. Ama altını çizmek istediğim nokta bu güzellik değil. Sfenks’in çevresindeki jeolojik izleri inceleyen jeolog Robert Stoch, Sfenks’in 12-13 bin yaşlarında olduğunu söylüyor. Bu da demek oluyor ki Sfenks hakkında anlatılan resmi hikaye de yanlış. Zaten Sfenks’in kelleye baktığınızda, bedenine oranla küçük kaldığını görüyorsunuz. Mısırlılar gibi şaheser sanatçılar, kocaman gövdeye küçücük kafa konduracak kadar orantı bilgisi yoksunu değillerdi hani. Muhtemelen kafanın bulunduğu yerde daha önce başka bir şekil vardı ve o, yağmur ve sellerin etkisiyle aşındı; bir süre sonra da şeklini yitirdi. Şu an gördüğümüz kafa şekli de, Mısırlılarca sonradan yontuldu. Tabii bu noktada akla şu soru geliyor: Kardeşim alemin akıllısı sen ya da senin gibi düşünenler mi? Madem böyle veriler elde, neden onca okumuş arkeolog ve ejiptolog bunları kabul etmiyor da, sen çıkmışsın bunları deme hakkını kendinde buluyorsun. Tarih var, bilim var, o kadar üniversitesi var; var oğlu var… Sen nerden böyle eminsin ki? Tabii ki ben de kendim oturup tablet çözerek varmıyorum bu fikirlere. Konuyu farklı bakış açılarıyla anlatan kişileri dinliyorum ve içime sinen görüşü sizlerle paylaşıyorum. Ayrıca biliyorum ki tarih manipülasyona çok açık bir bilimdir. Yine biliyorum ki birileri tarihi manipüle ederek kendi güçlerini sürdürmeyi seçtiler yüzlerce yıldır. Bizden topu topu 6-7 bin yıllık tarihimiz olduğuna inanmamızı istiyorlar. Düşünün bir kere, tarih Sümerler’in yazıyı bulmasıyla başlıyor. Peki insanlık ne kadar süredir bu gezegende? Hadi bir milyon yıl diyelim; kalan 994 bin yılda neler oldu? Taş devri dediğiniz süreç bu kadar yıl mı sürdü? Yoksa şu anda efsanelere konu olan başka başka devirler ve uygarlıklardan mı geçti insanoğlu? Şu soru yine aklınıza gelebilir, madem öyle uygarlıklar vardı da neden gizlenmek istensin? Şunu belirtmek gerekiyor ki, tarihi kazananlar yazar. Yani bizim insanlık tarihi olarak bildiğimiz tarih, aslında sadece kazananların ve manipüle etmek isteyenlerin oluşturduğu tarihtir. Sümerler’den sonrasına bile dair bilmediğimiz o kadar çok şey var ki. İkincisi böyle uygarlıkların varlığı, çeşitli soruları da gündeme getirecektir: Nasıl teknolojileri vardı, nasıl inançları vardı, bizden farklı neleri vardı gibilerinden. Bizden çok daha ileri oldukları ortaya çıkarsa, seyreyleyin gümbürtüyü. En basit örnek, öyle bir geçmiş insan uygarlığı düşünün ki cep telefonu yok. Ne kadar seviniriz bunu öğrenince değil mi? Çünkü bizler en ileri insan uygarlığıyız, en ileri teknolojiyi kullanırız her zaman. Pekala bu insan uygarlığının cep telefonuna ihtiyaç duymadığını, çünkü birbirleriyle telepatik iletişim kurduklarını öğrenirsek ne olur? Yok canım, olmaz öyle şeyler. Safsatadır bunlar değil mi!

Tüm tarihimiz, hatta medeniyetimiz; insanlara kendilerini, güçlerini ve varlıklarının değerini unutturmak ve asla hatırlatmamak üzere kuruludur. Böylece insanlığı kontrol edebilir ve üzerlerinde egemenlik kurabilirsiniz.

Daşhur: Yamuk ve Kızıl Piramit

kizilpiramitDaşhur, fantastik bir bölge. Ama bu fantastikliği anlamanız için orada çekilen fotoğraflarınıza bakmanız gerekiyor, çünkü o anda nasıl bir yerde olduğunuzu anlamıyorsunuz. Nitekim ben de çölün içindeki bu üç piramite bakındıktan sonra, gruptakilerin çektiği fotolarda kendimi gördüm. Bilimkurgu filminden fırlamış gibiydim ne yalan söyleyeyim, başka bir gezegene gitmişim de, hani “Star Wars”ın Naboo’suna falan, orada poz vermiş gibiydim. Yolunuz düşerse mutlaka bol bol resimlerinizi çekin orada.

Daşhur’da üç piramit var. Resmi anlatım şöyle: Firavun Djoser, Büyük Piramit’e benzer bir piramit istiyor ve bu bölgede yapmayı deniyorlar. Birincisi olmuyor, ikincisinde ölçüler yamuk çıkıyor ki bu piramite “Yamuk Piramit” adı veriliyor, üçüncüsünde ise istenilen sonuç alınıyor ve “Kızıl Piramit” yapılıyor. Sanırsın ki Ayla Teyze kek tarifi almış da tutturmaya çalışıyor. Olmadı baştan, olmadı baştan denilerek piramit mi yapılır yahu? Diyeceksiniz ki, o zaman niye bu üç piramit var. Bazıları Mısırlılar’ın gökyüzündeki yıldız haritasını, piramitler aracılığı ile yeryüzünde yaratmaya çalıştıklarını iddia ediyor ve Daşhur da böyle bir bölge diyorlar. Ben yanıtı net bilmiyorum, ama olmadı baştan teorisi de hiç aklıma yatmıyor. Yalnız “Kızıl Piramit” enfes bir yapı. En az iki büyük piramit kadar etkileyici, yakından görmeli.

Kahire Müzesi’nde Kısa Bir Tur

Kahire Müzesi, dünyanın en güzel eserlerine sahip, ama müzecilik açısından en kötü müzesi. Mısırlılar da memnun değiller ki buradan, yenisini yapıyorlar. Yeni müze, eskisinin 10 katı büyüklüğünde olacakmış ve piramitlerin dibine yapılıyor. 2013’te açılacak ve Mısır, sonunda doğru düzgün bir müzeye kavuşacak. Yalnız benim paylaşmak istediğim şu var müzeye dair: Müzeyi bu sefer serbest biçimde gezdim. Müzede aslında büyük değil, ama bir süre sonra yorulmaya başlıyorsunuz. Bunun nedeni ise eserlerin enerjisel ağırlığı. Özellikle de aşağı salonlarda gezerken, gittikçe enerjinizin aşağı çekildiğini hissetmeye başlıyorsunuz. Birçok eser nerdeyse üst üste atılmışçasına sıralanmış ve yanlarından geçerken etkileniyorsunuz haliyle. Sanki o eserler de hallerine ağlıyorlar, “yahu binlerce yılı aştık geldik, böyle muamele mi görecektik” der gibiler. Yeni ve geniş bir müzeyle bu sorunlar çözülecek diye düşünüyorum.

mumyaBu arada, bu sefer kraliyet mumyalarını da gördüm. Kemet’in o muhteşem firavunlarına bir karış öteden bakmak acayip bir duyguydu. 2. Ramses, 1. Seti, Hatşepsut, 3. Tutmosis… 19. ve 20. Sülaleden hangi büyük firavun varsa karşımda duruyordu. Bu mumyaların bulunuş hikayesi de ilginç aslında. Deir-el Bahri mumyaları adı veriliyor bunlara. Çünkü Kraliçe Hatşepsut’un tapınağının yakınında bir mağarada bulunuyorlar hepsi. Bulan arkeologun halini düşünsenize, bir bakıyorsunuz ki tüm büyük firavunlar bir arada. İlk başta aklınıza şu gelir: Nasıl oluyor da bunların hepsi buraya geliyorlar? Mısır’da mezar soygunculuğu, taa Kemet’e kadar uzanıyor. Yani Mısırlılar, kendi firavunlarının mezarlarını soyuyorlar. Bununla baş edilemeyince, Kraliçe Hatşepsut’un emriyle, rahipler mezarlardan mumyaları çıkartıyorlar ve Deir-el Bahri’deki mağaraya topluyorlar. Bu mumyaların, günümüze kadar ulaşmasının sırrı da burada yatıyor.

Benim Şehrim Aswan

aswanMısır turlarında Kahire ayağı yorucu ve biraz da sinir bozucu geçebiliyor. Kahire, altyapısız bir mega şehir ve başta trafiği olmak üzere, çeşitli sorunları da barındırıyor. Ama Aswan uçağına bindiğiniz andan itibaren Mısır, güzelliklerini sergilemeye başlıyor. Aslında “Saklı Tarih” konsepti de Aswan’dan itibaren başlıyor. Kahire’deki o curcunadan fırsat bulup konuşmalar yapamıyorsunuz. Keza Mısır’ın en güzel eserleri Aswan ve Luksor’da. Ayrıca tanıdığım en harika Mısırlı, rehberimiz Mahmud da, bizlere Aswan’dan katılıyor. Bir de Kahire, Aswan uçağı bir nevi okul otobüsü gibi keyifli olduğu için grup açısından, Aswan’a inişle birlikte ruhlar gevşiyor.

Aswan, Nil Nehri’nin en geniş aktığı yer. Nil’de beş şelale var ve Aswan birinci şelale olarak bilinen bölgede kurulmuş. Nil’in insanı kendinden geçiren görüntüler verdiği, hele ki Elefantine ve Philae’nin varlığı ile taçlandırılmış güzeller güzeli bir bölge. Dikkat edin şehir demiyorum, çünkü mevcut modern Aswan şehri o kadar da beğenilebilecek bir durumda değil. Güzel, modern Mısır şehri görmek istiyorsanız, Luksor’u ya da İskenderiye’yi öneririm, ama Aswan’ı değil. Aswan’ın doğası ve tarihi enfes. Biniyorsunuz Felluka’ya, önce otelinize gidiyorsunuz ki İsis İsland, çok güzel ve kafa dinleyebileceğiniz bir otel. Sonra sabah soluğu alıyorsunuz, Elefantine Adası’nda. Elefantine Şehri, ticari ve askeri yönleriyle, Kemet açısından çok önemli yere sahip. Şehrin tanrısı, koç başlı “çömlekçi” Khnum. Benim çokça ilgimi çekiyor Khnum, ama nedenini bilemiyorum. Bu sefer, bilerek gittiğim için Elefantine’e daha dikkatli gözlerle baktım. Maalesef geçen sefer görüp de anlamadığım bir durum, içimi acıttı. Mısır tapınaklarında, “kutsalların kutsalı” odasında, tanrının kutsal heykelinin konulduğu bir Naos olur. Naos, tapınağın en kutsal yeridir aslında. Elefantine’de, Khnum’un Büyük Tapınağı, yerle bir olmuş vaziyette; Naos ise olduğu gibi duruyor, ama devrilmiş halde, ortada öyle. Hatta bilmeyenler “tuvalet mi la bu” diye birbirlerine de soruyorlar, bir zamanların ölümlü gözlere yasak yapısına. Psişik güçleri hassas bir arkadaşım, alana girince “Hasan burada çok yoğun bir çınlama var, enerji dengesi bozulmuş buranın” demişti. Naos’u görünce anladık neden bozuk olduğunu.

elefantinenaos

Aswan’da Elefantine ziyaretinden sonra, Nubye Köyü ziyareti yaptık. Aslında bu tur, programa dahil değildi; ama Kahire’de yaşanan bazı sıkıntılardan ötürü şikayetlerimizi ilettiğimiz Kahire ofisi, özür mahiyetinde ekstra ekledi akışa. İyi de etti. Nubye Köyü’nden öte, köye gidiş başlıbaşına büyüleyici bir gezi. Nil’in doyumsuz güzelliklerini görebiliyorsunuz. Ben de, bu güzellikleri daha doya doya izleyebilmek için teknenin tepesine çıkmıştım, kamerasıyla çekim yapan arkadaşım Barış’a eşlik etmek üzere. Az sonra sevgili Günnur geldi ve biz de şöyle güzel bir poz verelim istedik birlikte. Barış kamerayla bizi pozlarken bir anda bir dehşet ifadesi yüzünde belirdi ve “yatııın” dedi. Biz hiç sorgulamadan hemen yattık ve üzerimizden o anda koca bir ağaç kütlesi geçti. Anlayacağınız yatmasaydık, arkamız dönük halde o ağaç kütlesine girecektik ve kimbilir sonrasında neler olacaktı. Sağolasın Barış.

Köye gelince; köy, tamamen ticarileşmiş ama yine de sempatik bir yerdi. Bizde de buna benzer Şirince vardır malum. Önceleri ufak tefek şirin bir köyken, ünü yayılır, paranın tadı alınır ve sonrasında o eski köyden geriye, bir turistik alışveriş merkezi çıkar. Bu Nubye köyünün de durumu böyleydi kısaca.

Yeniden Tanrıça’nın Huzurunda…

philaesunakPhilae Adası’ndaki İsis Tapınağı benim için Mısır’daki en özel yerlerin başında geliyor, Dendera Hathor Tapınağı ile birlikte. Hele ki Mısır’a yeniden gitmeden önce Christian Jacq’nun “Bir Ada Uğruna” romanını okumuş olan bendeniz için hevesle yeniden gitmeyi beklediğim bir yerdi. (Roman, Philae İsis Tapınağı’nın son günlerini anlatıyor. Hristiyanlığın yayılışına direnmeye çalışan, son elli Philae müridinin ve başrahibe İsis’in hikayesini. Tamamı Elefantine ve Philae’de geçiyor ve bu romanı okuduktan sonra oraları gezmesinin tadını anlatmam zor.) Ama bu sefer biraz zorlu geçti benim için bu yolculuk. Bir kere Mayıs ayında Mısır yolculuğu denildiğinde, şikayet edilmesi muhtemel sıcaktan; sadece burada etkilendim. Deyiş yerindeyse kavruldum. Sonrasında kutsal odaya gittim ve içeride Tanrıça’nın enerjisini hissetmeye çalışırken, Mısırlı yetkililer üzerime atladılar, “No Praying (Dua Yasak)” diyerek. Çok çok sinirlendim. Az önce kutsal sunağa elini kolunu koymuş turistleri göstererek, bunları yapmak serbest de, benim yaptığım mı yanlış dedim görevliye ki ben dua etmiyordum, enerjiyi hissetmeye çalışıyordum, dedim. Turistik her şey mübah, ama dua etmek yasak, dedi yine görevli sert sert. Bayağı bir tartışmadan sonra peki madem dedim. Bu arada, orada görevli polisle muhabbet kurdum. Sevdik birbirimizi tamamen duygusal sebeplerle. O da, “kutsalların kutsalı” odasının yanındaki odalarda yaptığım “enerjisel hissetme” çalışmalarında görmezden geldi. Yalnız görevlilerle kavga ederken, üzerimde yoğun bir sakinleştirme enerjisi hissettim. Sanki Tanrıça bana sürekli “Kızma, sinirlenme, sakinlikle karşıla” enerjisi veriyor gibiydi. Yine adadan ayrılırken şunu hissettim; Mısır Tanrıları ve Tanrıçaları, insanın tanrısal özelliklerinin sembolleri aslında. İsis-Osiris-Horus ve diğerleri, bir bütün haliyle “insan”ı anlatan, ama sembollerden bağımsız mevcudiyetleri de bulunan, enerjiler. Kişi, Mısır’daki tapınaklardaki inisiyasyonlardan geçerek, aslında kendi içindeki enerjileri aktive edebiliyor. Nitekim Philae’den ayrılırken içsel olarak şu sesi duydum; “Buradan gidenler, eğer istemişlerse; içlerindeki tanrıçayı uyandırarak ayrılmışlardır ve Tanrıça’yı tekrar hissetmek için illa ki buraya yeniden gelmek zorunda değiller, içlerinde hissetmeleri yeter…”

Ah o gemide ben de olsaydım…

jaz

Philae’den döndükten sonra, Nil üzerinde üç gün geçireceğimiz gemimize yerleşme vakti gelmişti. Mısır turlarının en büyüleyici zamanları, bu tekne yolculukları. Firavunların bile aynı turları yaptığını düşünürsek, nasıl etkiliyor insanı anlayın. Bizim bu seferki gemi, jelatini yeni açılmış, sıfır kilometre, cillop gibi bir şeydi. Yolculuklara başlayalı iki ay bile olmamıştı. Yerleşme işlemi bittikten sonra, Aswan Pazarı’na açıldım tek başına ve tek tek tüm mağazaları dolaştım. Şimdi size Mısır’a gitmeden, en güzel Mısır ürünlerini alabilmenizin yolunu söylüyorum arkadaşlar. Google’a “Veronese Design” yazın ve bu firmanın ürünlerini satan internet sitelerini bulun. Oradan aldığınız Mısır ürünlerini, Mısır’da bulabilmeniz zor. “Veronese Design” bir Çin firması ve heykel, hediyelik eşya üretiyorlar. Mısır’da gördüğünüz ürünlerin zaten çoğu Çin yapımı. Ama bu firmanınkiler çok güzel oluyor ve zaten diğer tüm ürünlerde de, bu firmanın orijinallerini taklit ediyorlar. Aswan Pazarı’na bu sefer, bunları bilerek gittiğim için, elim boş döndüm denilebilir. Tek bir mağazada Veronese Design ürünlerini buldum ki sahibi, önce bana bunlar Mısır’da üretildiler ayağı çekti. Sonra baktı ki biliyorum olayın aslını, “tamam tamam” dedi. Yalnız verdiği fiyatlar, internette alabileceğimin iki katı olduğu için hiçbir şey almadan çıktım oradan. Adam arkamdan söylenmiştir mutlaka da, benim bu sefer Aswanlı kazığı yemeye niyetim yoktu. Bu arada size bir tüyo daha Mısır’da, özellikle de kıyafet alışverişi için. O gün üzerimde Philae’den oldukça ucuza aldığım bir tişört vardı ve gören mağaza sahibi, “bunu kaça aldın” diye sordu bana. Ben de fiyatı söyleyince, “gel ben de sana bu fiyattan ama daha kalitelisini vereyim” dedi hepsi. Farkı ne diye merak etmişsinizdir. Mesela üzerimdeki tişörtü, gidip sorduğumda fiyatı kafadan 120 Mısır Pound’u veriyorlar. Halbuki ben 20’ye almışım. Böylece aradaki pazarlık zamanı ve enerjisinden yırtıyorum ve pazarlığa 20’den başlıyorum ki bu zaten 5-6 TL’ye eşit oluyor. Mısır’da pazarlık etmek çok önemli alışverişlerde, kafanızda bir rakam belirleyip ısrar ederseniz, o fiyata alıyorsunuz kesinlikle.

Tanrı Sobekh’in Sunağı

sobeksunakGemiyle ilk durağımız, Kom Ombo’daki Sobekh-Horus Tapınağı idi. Sabahın 7:30’unda gezince bu tapınak bir başka güzel görünüyor hani. Sıradışı bir mekan burası. Kemet’in şifa merkeziymiş zamanında. İki tanrıya adanmış, timsah Tanrı Sobekh ve kardeşi Horus. Aralarındaki husumeti bitirmek için Mısırlılar böyle muhteşem bir tapınağı inşa etmişler buraya. Kemet yok olunca devreye Nil Nehri girmiş. Nil’in her yaz yaşanan taşmalarıyla bu tapınak, tıpkı Luksor, Edfu, Dendera vb. tapınaklar gibi toprak altında kalmış. Aslında bir nevi, Dünya Ana bizlere bu eşsiz yapıları ve onların taşıdığı mesajları aktarmak için bu tapınakları koruma altına almış. Mısır tapınaklarının, nerdeyse yapıldıkları günün biçimleriyle kalmalarının sırrı burada yatıyor işte. Nitekim internette 19. Yüzyılda çekilmiş tapınak resimlerine baktığınızda, toprak altındaki hallerini görebiliyorsunuz buraların.

Kom Ombo’daki duvar kabartmalarının güzelliğiyle kendimden geçen ben, yavaş yavaş kutsal odalara doğru ilerledim. Odalar yıkılmış ve ortada sadece sunak taşları kalmıştı. Ben yanlarına geldiğimde de bir turist sunak taşına kollarını yaslayarak abanmış, rehber de taşa şap şap vurarak anlatım yapıyordu. Sonra “taş”la işleri bittikten sonra çekildiler ve bir anda neden yaptığımı bilmeden elimdeki şişe suyunu sunağa döktüm ve sunağı yıkadım. Tabii görevli polis hemen bağırdı “ne yapıyorsun” diye. Sakince uzaklaştım ama o hareketimden sonra acayip bir şey hissettim. Sunak taşından bir enerji yükseliyordu sanki ve elimi sunağa koyduğumda, taşın ısındığını hissettim. Sonra da sanki Tanrı Sobekh’in bana teşekkür ettiğini… O sunağın Sobekh’in olduğunu bilmiyordum, ama bilmeden timsah tanrının sunağını su ile yıkamış ve aktive etmiştim belki de. (5. Element filminde olduğu gibi.) Bu bana anormal bir fikir verdi. Aslında Philae’de başlamıştım buna, ama gezdiğim tüm tapınaklarda bir şekilde enerjiyi aktive edecektim. O tapınaklar, turistik mekanlar değildi; binlerce yıllık bir medeniyetin, özellikle o yerlere yaptıkları, insanın tanrısallığını sembolize eden tanrılara ait kutsal mekanlardı. Tıpkı günümüz dinlerinin ibadethanelerinin kutsal olduğu gibi. (Karnak’ta bir Alman turistin, tapınağın içine işediğini görmüş arkadaşlarım. İyi ki ben görmedim. Senin kilisenin içine gelip böyle işeseler, nasıl tepki verirdin diye sorardım. Hangi inanca ait olurlarsa olsunlar, insanların kutsal kabul ettikleri mekanların, hak ettikleri saygıyı görmeleri gerektiğine inanıyorum ben.)

Tapınaklardaki enerjileri aktive etme çalışmalarım, gezinin sonuna kadar sürdü. Sonrası için bir etkisi veya dünyaya bir katkısı oldu mu bilmiyorum ama en azından birileri de fotoğraf çekip, “vay be hacım, neler yapmışlar” dışında bir şeyler yapmış oldu; bir zamanlar en az dört kez su dökünüp, çıplak ayakla ve özel izinlerle girebildiğiniz o mekanlara…

Kum Fırtınası ve Edfu

Kom Ombo’dan sonra gemimizin Nil üzerindeki yolculuğu sürdü, ama az sonra kum fırtınasına yakalandık. Kum fırtınası, sinsi bir doğa olayı. Gökyüzünün rengi kapalı, depresif bir hal alıyor; güverteye çıkıyorsunuz, bir toz kokusu var ama bir türlü ne görülmüyor. Ancak elinizi masalara veya trabzanlara sürdüğünüz vakit, parmağınızda kalan kumlardan ne olduğunu anlayabiliyorsunuz. Üstünüzün başınızın, hatta ciğerlerinizin bile kum dolması da cabası. Biz bir de Edfu’daki Horus Tapınağı’na bu kum fırtınası altında gittik. Aslında belki de bu olayın müsebbibi de bizdik, çünkü tura çıkmadan önce Luksor’daki 46 derece sıcaklığı görünce, şaka yollu “Yahu Tanrı Ra’ya dua edelim de, özellikle de Edfu’da feci yanacağız, o gün bir güzellik yapıverse” diye konuşuyorduk aramızda. Bizim şakalaşmalarımızı mı duydu nedir, Ra’nın yaptığı güzellik bu oldu sanki. Evet sıcaktı ama kavurucu bir güneş yoktu.

Edfu Tapınağı’nda ise özellikle duvardaki sembollere çok dikkat ettim. Mısır Tapınakları’nın duvarları, malum derya deniz. Sadece hiyeroglifler değil, sayısız sembol de yer alıyor. Her ne kadar ejiptoloji bu sembollere çeşitli yorumlar getirse de, ben hiyerogliflerin bile tam olarak çözüldüğüne inanmıyorum. Binlerce hiyeroglif var, ama hiyerogliflerin çevrildiği batı dillerinde en fazla 28 harf. Hadi kelimeleri çevirdikler diyelim, 5000 yıllık ruhani bir medeniyetin kelime dağarcığının, materyalist yapıdaki batı dillerinde karşılıklarını birebir bulduklarını söylemek doğru olmayacaktır. Keza mesela özellikle Edfu’da çok sık rastlanan bir sahne var. Bir insan ve karşısında tüm tanrılar sıralı. Şimdi inisiyasyonun ve inisiyasyon sırası ve sonrasında görülen vizyonlardan haberi olmayan bilim adamlarının, bu sahneyi yorumlayabilmesi mümkün mü? “Eski Mısır dinine dair…” der geçerler ve daha bu cümlede temel bir hata yaparlar. Kemet’te din yok ki. Yani bizim anladığımız anlamda “Eski Mısırlılar’da Din” diye bir durum söz konusu değil. Bizim din olarak nitelendirdiğimiz inançlar, onların yaşam biçimi. Şimdi siz bir yoga ustası ya da spiritüel konuların içindeki bir kişi için, “dini yoga” ya da “dini spiritüalizm” diyebilir misiniz? Bizler kendi dünyamızdan baktığımız sürece, Kemet’i anlayamayacağız; diyeceksiniz “Kardeşim, varsın anlamayalım ne fark eder?” Çok fark eder! Bir zamanlar bu gezegende, insanın tanrısallığını bilen ve onu yaşamaya çalışan bir medeniyet vardı. Onlardan öğrenip, kendi dünyamıza uyarlayabileceğimiz o kadar çok şey var ki… Sadece Kemet de değil, Sümerler de çok önemlidir mesela. Babil de… Antik (!) medeniyetler, güzel fotoğraf malzemesi olmaktan öte anlamlar taşıyor bizler için… Gören gözlere…

Abydos’ta Var Bir Firavun. Ama ne Firavun!

Geçtiğimiz turumuzda ziyaret edemediğimiz Abydos’a gittik bu sefer. Tanrı Osiris’e adanmış bu tapınak, ama 2. Ramses’in babası 1. Seti’nin adıyla anılıyor. İçeri girdiğinizde anlıyorsunuz nedenini. Tapınak’ta 7 tane “Kutsalların Kutsalı” odası var. Yani Osiris, Ra, Ptah, İsis, Horus, Min gibi altı büyük tanrı için kutsal oda var. 7. Oda ise “Tanrı” 1. Seti’ye ait. Evet, amcam kendini tanrı ilan etmiş ve kendine böyle bir oda yaptırmış. Ejiptologlar, Hiksos istilası sonrası, ülkenin dirliğinin sağlanması için 1. Seti ve 2. Ramses propagandaya giriştiler ve bu ülkenin ayağa kalkması için gerekliydi deseler de, insan egosunun ne noktalara varabileceğinin kanıtı da sanki bu.

Abydos, enfes bir tapınak. İçerdeki kabartmaların bir kısmı orijinal resimlerini halen koruyorlar. Ayrıca 7 kutsal oda artı bir de içeri de Amon-Ra’ya adanmış bir tane daha odayla birlikte 8 kutsal odanın olduğu tek tapınak. Mısır firavunlarının kronolojik tarihi, Osiris’in kafasının olduğuna inanılan Osirium’la birlikte eşsiz bir yapı. Temelde Osiris’in sunağı olduğu için içeri de Yang enerjinin daha ağırlıklı hissedildiğini söyleyebiliriz.

abidos

Abidos’taki en acayip görüntü ise girişte kafanızı kaldırdığınızda, tepenizdeki kirişte görebildiğiniz duvar sahnesi. Bir helikopter ve denizaltı çok net biçimde görülebiliyor bu kabartmada. Öyle küçük bir resim de benzetiliyor değil hani. Kaç metre yüksekte olmasına rağmen, büyüklüğünden ötürü rahatlıkla görebileceğiniz şekiller bunlar. Yalnız rehberler size bu kabartmayı göstermiyorlar. Resmi anlatımda bu kabartmanın yeri yok. Nitekim, biz özellikle aradık ve bulduk bu kabartmayı ki hem görelim, hem de gösterelim. Ejiptoloji yine açıklamalar bulmuş bu kabatma için. İşte sıvalar dökülmüş de, böyle şekiller çıkmış da, da da da… Gözümüzün gördüğüne mi inanalım, 150 yıllık birikimiyle 5000 yıllık tarihi, dar bir kafayla açıkladığını iddia eden bir anlatıya mı? Elbette ki bilimsel çalışmalar, çok değerli ve önemlidir. Mutlaka bir ayağımızı onlara dayamamız lazım, ama bir ayağımız da serbest olmalı ki yeniliklere açık, öğrenmede esnek olalım. Ama iki ayağın kazık gibi duracak, bir de üstüne, hele de konu Kemet olunca; inkar edip, bir de üstüne araştırmaları engellemeye çalışacaksın. Gerçi hoş şöyle mi olacaktı sanki? Mısır Antik Eserler Müdürü, bir gün çıkıp: “Kardeşim bu piramitler mezar falan değil. Zaten mezar olsa içeride bir şeyler bulunurdu. Firavun Kafre de, eşşek kadar piramiti mezar diye dikip, içini süslemeyecek, adını her yere yazdırmayacak kadar eşek değildi herhalde. Belli ki burası mezar değil, zamanında inisiyasyonlar ve çeşitli çalışmalar yapılıyordu. Hatta Mısırlılar, belki de enerji bile ediniyorlardı buradan.” diye açıklama mı yapacaktı sanki? Zaten bunun kabulü inisiyasyon nedir sorusunu akla getirir. Oradan ezoterik bilgilere girilir, oradan da ezoterik örgütlenmelere… Bu kabul, bu bilgilerin ve örgütlerin de onanması anlamına gelir ki, dünyadaki güç dengelerini de değiştirebilir böyle bir durum. Dinlerin sorgulanmaya başlaması kısmına hiç girmiyorum bile ki, zaten son yıllarda Hristiyanlığın nasıl sorgulandığını görüyoruz. Kısacası, bilmem hangi tarihe kadar, Büyük Piramit’i ziyaret edenler, Firavun Kafre’yi anmaya ve bir mezar uğruna ne emekler harcanmış diye şaşırmaya devam edecekler.

abidos1

Hathor Ana’nın Evi

denderaMısır’da benim için en önemli yer Dendera’daki Hathor Tapınağı. Bu tapınağı hangi kelimelerle anlatabileceğimi bilemiyorum. Mısır’daki tüm mekanlar ayrı bir tarafta, burası ayrı. Piramitlerin bilmediğimiz bir teknolojiyle ama yine de insanlar tarafından yapıldığını düşünüyorum, ama burası insan yapımı mı, kafamda soru işaretleri yok değil hani. İçerdeki kabartmalar, hele ki giriş holündekiler, muhteşem derin anlatımlara sahip; anlamak için sadece hiyeroglifleri değil, astrolojiyi, astronomiyi ve sembolizmi çok iyi bilmenizi gerektiren; ama bunları bilse bile yetemeyeceğiniz düzeyde çalışmalar. Mahzene iniyorsunuz, üzerinde onlarca yıldır spekülasyonlar yapılan ampül şekillerini görüyorsunuz, ki bu şekiller aynı zamanda başka bir odada mevcutmuş, bu sefer onları da gördüm. Ayrıca mahzendeki kabartmaların, Mısır’da eşi benzeri yok; oradaki enerjinin de. Tapınağın her yerine, insanın dişil yönünü, yani Yin’i temsil eden Tanrıça Hathor’un muhteşem enerjisi sinmiş. Büyüleyici değil, bilakis büyülü bir mekan. Hele daha çatıya çıkıp, çözümlemesi 2012 tarihini işaret eden Dendera Zodyağı’ndan bahsetmedim bile. Mısır’da tek bir tapınağın eski orijinal halini görme şansım olsaydı, seçeceğim tek yer burası olurdu. İnsan kendini başka bir gezegene girmiş de, oradaki bir tapınağı gezer gibi hissediyor Dendera’da iken. Yapanların ve enerjisini yükleyenlerin eline sağlık…

Luksor’da Son Gün…

Turumuzun son günü, aslında en yoğun günüydü. İlk önce Memnon Heykelleri’ne gittik. Bu heykelleri gördükçe, giriş heykelleri bu kadar büyük olan tapınağın, nasıl göründüğünü merak etmiyor değilim. Ah bir zaman makinesi olsa da, şöyle bir gidip o devre gönlümüzce görebilsek o muhteşem yapıtları…

Sonraki durak, Krallar Vadisi’ydi ki Mısır’da en sevmediğin yer neresi deseniz, burasıdır. Çünkü benim için firavunlar pek bir şey ifade etmiyorlar. Benim ilgimin odağı, Mısır’ın ruhani kültürü ile tanrıları. Bu sefer gittiğimde, en güzel mezara, hem de para vererek girdim. Tamam, sanat şaheseriydi 6. Ramses’in mezarı, ama benim için ötesi değildi. Bol bol tanrı resmi vardı mezarlarda, ama hissedebildiğin bir enerji de yoktu hani. Gerçi zaten o mezarlar da, bizim girip içerde fink atmamız için yapılmamışlar ki. Kısacası, ilgimi hiç çekmiyor bu bölge.

Kraliçe Hatşepsut’un Tapınağı, her zamanki gibi görkemli ve deli gibi sıcaktı. Yad eddik bir kere daha, mumyasına saygılarımı sunduğum bu büyük kraliçeyi. Öğleden sonra ise Karnak’a gittik. Karnak, inanılmaz boyutlarıyla yine çok güzeldi. Kutsal odasındaki taşlara dokunurken, bir Mısırlı gördü beni. “Gel gel bak sana çok özel bir yer göstereceğim” dedi. Bakalım bahşiş istemek için ne yumurtlayacak bu diye merak edip ardından gittim. Beni 2. Ramses’in kırık bir heykelinin önüne götürdü ve hiyerogliflere dokunup, “çek bunu içine” dedi. O an içimden sıkı bir küfür salladım, zaten kıl olduğum 2. Ramses’in kartuşunu, bir de bana ruhsal enerji kaynağı diye yutturmaya çalışan bu kardeş, hemen elleriyle bahşiş hareketi yaptı. Yüzüne küfretmediysem, kutsal bir mekanda olduğumuz içindi.

Gece en son Luksor Tapınağı’nı gezdikten sonra, turumuzu tamamladığımızı düşünmüş biçimde otelimize doğru yönlendik, ama Mısır’ın son bir sürprizi daha vardı bize…

Görmediğimiz Başka Neresi Kaldı ki?

O gün cüzdanıma baktığımda paramın yarı yarıya indiğini görmüştüm. “Yahu daha bir gün önce bozdurmuştun parayı ne zaman harcadın, Hasan onca poundu” derken, Günnur ve Barış’ı Sheraton’un lobide gördüm. “Paramız çalınmış, Hasan” dediklerinde jeton düştü. Sonra gemide cüzdanı ortada bırakışım aklıma geldi, nasıl bir güvense. Sonra alakasız bir saatte yapılan temizlik ki günde 3 kere mi temizlenir bir oda demiştim. Velhasıl kelam şikayetçi olarak bir Mısır karakoluna gittik. Pek hoş bir deneyim değildi kısacası. İfademi verdikten sonra bir anda karşıma oda temizlikçisini çıkardılar, elleri kelepçeli. Bana, “suçladığın kişi bu mu?” dediler. “Birebir görmedim aldığını, ama temizlikçilerden başkası girmedi bu odaya, ama doğrudan bu kişi suçludur diyemem,” dedim. İçim acıdı ne yalan söyleyeyim. Çocuğu teşhis etmeden çıktım, diğerleri de aynısını yaptılar. Sonradan ne oldu bitti bilmiyorum, ama bizim kızgınlığımız çocuğa değildi. Gemi yönetiminin ilgilenmemesi, bir özür bile dilememesi, bilakis olmamıştır öyle bir şey deyip sallamaya çalışmasıydı. Karakola gidince, müdür düzeyinde geldiler tıpış tıpış. Ama iyi bir ders oldu, bir daha odadaki kasayı kullanmadığım gün olmaz.

Ve Final…

İkinci Mısır turumuz böylece sona erdi. Keyifli yol arkadaşlarımız vardı ve yine çok güzel bir deneyim oldu. Kendi adıma değerlendirdiğimde her iki Mısır turu, öncesi ve sonrası yaşananlarla birlikte, hayatımın dönüm noktalarından oldu diyebilirim. Mısır, hele ki ruhsal konularla ilgileniyorsanız; hiç ilginiz olmasa bile, gidip görmeniz gereken bir yer. Ruhani enerjinin bu kadar zarif, bu kadar suptil halini başka kadim uygarlıkta bulmak mümkün mü, sanmıyorum. Keza günümüzdeki spiritüel öğretilerin çoğunluğunun kaynağı, başta Mısır olmak üzere bu kadim uygarlıklar. Gidip yerlerinde görmek ve o toprakların enerjisini deneyimlemek gerekiyor. Keza Paganizm gibi bilindiği sanılan, ama aslında biraz üstünü eşeleyince, hiç bilinmeyen bir inanışın; bir öğretinin kapılarını, Mısır insana açabiliyor. Hele bir de tapınaklarında halen yaşayan enerjilerini alınca, o enerjilerin etkileri yaşamınızı değiştirebiliyor.

final

Ben ilk geziden sonra, ruhumu Mısır’da bırakmış, bedenen dönsem de aslen Türkiye’ye geri dönememiştim. İkinci geziyle birlikte bıraktığım her şeyi topladım ve geldim. Eşsiz bir deneyim oldu benim açımdan. Yaşamın bir daha geri dönmemecesine değişti… Yine gideceğim Mısır’a, ama şu anda içimde diğer medeniyetleri görme arzusu var. Ana Tanrıça’nın farklı yüzlerini görmek, sadece Saklı Tarih’in değil; Ana Tanrıça’nın da izini sürmek tutkusu var. Dünya’da binlerce yıl önce anaerkil toplum yapısı etkinken kurulan medeniyetleri görüp, onların binlerce yıl ötesinden gelen mesajlarını alıp, günümüz dünyasına nasıl aktarabiliriz? sorusunun yanıtını bulmak adına… Kadının, dişi enerjinin, Yin’in; tıpkı o kadim zamanlardaki gibi erkekle, eril enerjiyle, Yang’la dengeli ve bütünleşmiş olması ve dünyamızın, daha yaşanabilir bir gezegen olması adına… Ve her şeyin başlangıç noktası olarak, önce bu birlikteliği, kendi içimizde sağlamak adına…

Yorum Yapın