La Viva İspanya!

6.788 views

2008’in sonunda bir arkadaşımla birlikte, Mart’ın 28’inde Madrid’de oynanacak olan İspanya-Türkiye maçına gitmeye ve gitmişken İspanya’yı gezmeye karar verdiğimizde zamanın bu kadar çabuk geçeceğini hiç tahmin etmemiştim.

Uçak biletlerimizi aldıktan sonra uçuş tarihimize kadar geçen sürede önce gideceğimiz yerleri planladık, kalacağımız yerler için rezervasyonlarımızı yaptık, İspanya içi yolculuklarımıza karar verdik ve bulunacağımız şehirlerde kaldığımız süre içinde nereleri gezip göreceğimizi çalıştık. Onlarca hosteli tarayıp en güvenli, en temiz, merkeze en yakın ve en çok beğeni almış olanlarda fikir birliğine varmamız ve bunu kalacağımız dört şehir için de yapmamız epey yoğun bir mesai aldı. Sıra tam akşam atıştıracağımız tapas bar, kahvaltı yapacağımız kafe vs. için de rezervasyon yapmaya geldiğinde seyahat zamanı gelmişti. Yola çıkarken işimi kolaylaştıracak kadar olmasa da biraz sempati yaratacağını umduğum birkaç İspanyolca kelimeyi çat pat söyleyebiliyor ve gideceğimiz şehirlerin haritalarına aşina hale gelmiştim. O anda biraz fazla planlı bir tatil gibi görünse de İspanya topraklarına vardığımızda öyle yapmakla iyi ettiğimizi anladım. Uçaktan, otobüsten veya trenden yol yorgunu bir şekilde valizlerle indiğimizde yaptığımız tek şey, şehrin ve metronun haritasını edinmek, nerede olduğumuzu ve nereye gideceğimizi bulmak oldu ve kalacak yer konusunda hep iyi kararlar verdiğimiz ortaya çıktı. Bize bu imkânı sağlayan interneti bulanın gözünü seveyim!

Yolculuğumuz maçtan bir hafta önce cumartesi sabah Madrid uçağına binerek başladı. Türk Hava Yolları’nın Amsterdam’daki kazası hala akıllardayken bir miktar tırsmadım değil. Ancak bu satırları yazıyor olduğuma göre sağ salim gidip döndüğümü anlamış olmalısınız. Pilotumuz öyle hafif kondurdu ki uçağı, indiğimizi anlamayanlar oldu. Üstelik yemekler de süperdi!

İlk günkü programımız akşama kadar Madrid’de vakit geçirip gece de Barcelona’ya geçmekti. Hemen bavulları emanete bırakıp kendimizi şehrin merkezine attık. Yorgun olsak da bir şehre bir ülkeye ilk ayak basmanın verdiği heyecan bizi ayakta tuttu, şehirde ilk Sol meydanını ve Plaza Mayor’u gördük ve İspanyol mutfağı lezzetlerini tatmaya başladık. Gelmeden önce okuduğumuz sokak sanatçılarını canlı canlı izlemek, baktığımız her yerde bir heykel, bir bina süslemesi, bir resimle karşılaşmak hatta spontane bir flamenko gösterisine tanık olmak çok güzeldi. Bunları dünyanın her yerinden gelmiş bir dolu turistle birlikte yapıyor olmayı turistik bölgede bulunmamıza bağlamıştık. Daha sonra turistik olmayan bölgelerin de turistlerle dolu olduğunu görünce İspanyollar’ın toptan şehri terk edip memleketlerini bize bıraktığını düşünmedim değil…

BARCELONA

Programımız sorunsuz ilerliyordu, Barcelona’ya otobüs biletimizi internetten aldık ve hareket saatine yakın havaalanındaki emanetten bavullarımızı alıp otogara gittik, geniş koltuklu otobüsümüze atladık ve sabah gözümüzü Barcelona’da açtık. Kalacağımız hostel Barcelona’nın en civcivli caddesi La Rambla’nın denize ulaşan ucundaydı. Erken saatte vardığımız için odamız henüz hazır değildi, biz de valizleri bırakıp kendimizi La Rambla’ya attık. Kahvaltı için dişimize uygun bir şeyler arar, kısmen bulurken bir pazar sabahına uyanmakta olan şehri izliyorduk. Yan masamızdaki İngiliz turistler güne birayla başlıyorlardı, Fransızlar kruasan buldukları için mutlu görünüyorlardı. Sırayla birbirlerinin fotoğrafını çeken, ancak birlikte fotoğraf çektiremeyen Amerikalı turistlerin imdadına başka bir Amerikalı aile yetişti, onlar da bir İspanya spesyalitesi olduğunu duydukları churros con chocolate yiyorlardı, yani çikolatali çuros.

Şehirdeki ilk durağımız Mirador de Colon oldu. La Ramblas’ın denizle birleştiği güney ucunda yer alan bu anıtın alt kısmı bile fotoğraf karesine ancak sığıyordu diyeyim, görkemini siz anlayın. Tepesinde yüzünü denize dönmüş halde Kristof Kolomb’un heykeli yer alan anıtın tepesine klostrofobiklere göre olmayan bir asansörle çıktık ve adım adım keşfedeceğimiz Barcelona’yı tepeden izledik.
Anıttan yere indikten sonra denize doğru devam edip fotoğraflarını gördüğüm Rambla del Mar ikinci durağımız oldu. Bir yanımızda Port Vell yürümeye devam edip, modern bir alışveriş merkezi diyebileceğimiz Maremagnuma vardık. Barcelona’yı heykellerle süsleyenlerin denizin yüzeyini unutmadığını görmek ilginç bir deneyimdi. Dönüş yolunda sadece pazar günleri kurulan bitpazarı kurulmuş hatta hareketlenmişti. La Ramblas’ın üzerindeki tezgahlar da açılmaktaydı.

Yorgunluğumuzu atmak için hostelimizin yolunu tuttuk, bir banyo ve siestanın ardından Barcelona’nın gece halini keşfetmek için hazırdık. Kahvaltı için alışveriş yaparken sokağımızda iki tane Türk dönerci olduğunu gördük, Plaça Reial’de birşeyler atıştırıp La Ramblas’ı boydan boya geçerek Plaça de Catalunya’dan sağa, Barrio Gotic’e yani Gotik Bölgeye döndük. Serinleyen akşam havası ve yorulmaya başlayan ayakları dinlendirmek için lokal bir barda mola verdik. Hem sonraki durağımız olan milongaya nasıl gideceğimizi çalistik hem de sangrialarımızı içtik. Barmenin tavsiye ettiği sanırım ev yapımı olan vermutu denedikten sonra soğuğu artık hiç hissetmiyordum!

Ertesi gün kahvaltıdan sonra ilk iş Barcelona’nın sembolü haline gelmiş olan La Sagrada Familia’ya gittik. Sabah saatleri olmasına rağmen girişindeki kuyruğu görünce dışarıdan fotoğraflamaya karar verdik. Henüz bitmemiş -ve bitecek gibi de durmayan- kulelerin ihtişamı fotoğraflarda gördüklerimizin çok üzerindeydi. Her santimetrekaresinde ayrı bir detay barındıran kulelerin etrafında bol fotoğraflı bir tur attıktan sonra mimarı Gaudi’nin ismini taşiyan caddeye yöneldik. Sadece yaya trafiği olan caddenin sonunda yine görülesi bir bina vardı: Hospital de la Santa Creu i Sant Pau, kısaca Sant Pau Hastanesi. Avinguda de Gaudi üzerinde gördüğümüz bir Türk lokantasında bir Türk bulup metronun gitmediğini farkettiğimiz Parc Guell’e nasıl gideceğimizi sorduk. Katalan bölgesi olan Barcelona’da iletişim kurmak İspanyolca bilen bir arkadaşla bile sorun olabiliyordu; sokak isimleri, menüler, durak isimleri ve konuşulan dil Katalanca’ydı ve Madrid’deki kadar İngilizce bilene rastlamıyorduk. Şansımıza Sant Pau’nun yakınındaki otobüs durağında duran ilk otobüs Gaudi’nin başka bir projesi olan Parc Guell’e gidiyordu. Şehrin kuzeyine doğru etrafı izleye izleye epey gittikten sonra parkın üst girişinde indik. Sangria içip güneşlenerek, Küba müziği çalan sokak sanatçılarını dinleyerek, bol bol fotoğraf çekip gördüğümüz detaylara inanamayarak Gaudi’nin kült haline gelmiş kertenkele heykelinin olduğu parkın alt girişine kadar gezdikten sonra indiğimiz noktadan dönüş otobüsüne binip Passeig de Gracia’ya gittik. Gaudi’nin tasarladığı kaldırım taşları üzerinde yürüyerek, Pere Falques’in eseri sokak lambalarının altından geçerken başyapıtı sayılan bina olan La Pedrera ya da diğer adıyla Casa Mila’ya ulaştık. Tasarımı şu anki mimariye göre bile sıradışı olan binadan sola dönüp ünlü Diagonal Caddesinde Les Punxesi gördük. Gracia caddesine geri dönüp başka bir Gaudi eseri olan Casa Batllo’ya geldik. Illa de la Discordia yani üç binalık uyumsuzluk bloğunun parçalarından biri olan Casa Batllo’nun gerçeküstü mimarisi hayli etkileyiciydi. Kötü olan şeyse, diğer blokların restorasyon geçirmekte olduğu için tüm cephesinin dev bir Chanel reklamı ile örtülmüş olmasıydı. Gün boyunca yürümekten bitap düştüğümüz için hostele gidip biraz dinlendik ve akşam yemeğinde bir İspanyol spesyalitesi olan paella denemek için aynı İspanyollar gibi gece 10’dan sonra dışarı çıktık. İspanya’ya özgü bir pilav türü olan paellanın orjinal valencia usulü yani deniz ürünlüsünü denedik ve pişman olmadık.

Bir sonraki gün La Ramblas’da yürüdüğümüz her zaman kapalı haline rastladığımız ünlü pazarı La Boquera’ya yöneldik. Girişte bizi meyveciler ve şekerlemeciler karşıladı. Ürünlerin çeşitliliği, renkleri ilk adımda başımı döndürdü. İlerledikçe balıkçıların ve deniz ürünleri, şarküteri, ekmek, baharat, kısaca bir mutfağa giren her şeyin tezgahlarını gördük. Bu market şehrin en taze ve en güzel ürünlerini bulabileceğimiz tek yermiş. Arka tarafında hemen orada satılan ürünlerin pişirilip servis yapıldığı birkaç ayaküstü yer vardı ve tabakları hayli iştah açıcı görünüyordu. Fiyatları biraz yüksek ve çalışma saatleri sınırlı olsa da bu pazarda sadece gezinmek bile büyük keyifti.

Pazarı gezmekten kendimizi güçlükle alıp yolun hemen karşısına Gotik Bölgeyi keşfe çıktık. Yolumuza çıkan meydanlarda fotoğraf çekip, ilgimizi çeken mağazalara girerek epey oyalandık. Mağazalar hem siesta yaptıkları hem de akşam erken kapandıkları için beğendiğimiz şeyleri bulduğumuz açık bir dükkanın kıymetini anlamaya başlamıştık. Gotik Bölgedeki son durağımız Picasso Müzesi idi. Ondan önce yorulmuş ayaklarımızı dinlendirmek ve ara öğün olarak churros denemek istiyorduk. Şansımıza sadece churros yapan bir yer bulduk ve orada bulunduğumuz süre boyunca hem leziz çukulatalı çuroslarimizi yedik, hem de nasıl yapıldığını izledik.

Yine bol miktarda dolaşarak odamıza döndük, dinlenip akşam yemeği için çıktığımızda sora sora hem lokal hem de çok iyi bir tapas bar bulduk. Tapas, yine gelmeden önce mutlaka denememiz tembihlenen, bizdeki mezelere benzeyen minik porsiyonlar halinde atıştırmalıklara deniyor. Bizimle ilgilenen bayan öyle canayakındı ki harika tapasların yanında bize sonraki duraklarımız hakkında bilgi verdi, bir de crema de orujo ikram etti. Bu da İspanya’ya özgü bir likörmüş, Baileys’i andıran bir lezzeti vardı.

İyice doyduktan sonra metroya yürüyüp Antiller’e doğru yola çiktik. Antiller dediğim bir latin klüp. Geç kaldığımızı düşünerek koştursak da gecenin hareketlenmiş haline denk geldik. Hemen bu harekete katılıp biz de kurtlarımızı döktük. Latin camiasının yeni yüzlere açık olduğunu görmek beni sevindirdi. İlginç olan, biz gece 2’de yorgunluktan bitap bir şekilde çıkarken, hala klübe gelenlerin olmasıydı. Onları gördükten sonra bir daha İstanbul’da latin gecelerinin geç başladığından bahsetmemeye karar verdim!

SEVİLLE

Sonraki gün olabildiğince erken kalkıp hazırlandık, sıra uçakla Sevilla’ya gitmeye gelmişti. Uçuşumuz, yetişmek için koştursak ve check-in kontuarı kapandığı için bagajlar konusunda bir miktar iletişim sorunu yaşasak da sorunsuz geçti ve kendimizi birden Barcelona’nın serin havasından uzun kolluların fazla geldiği Sevilla’nın ılık ve mis kokulu havasında bulduk. Sevilla’nın ağaçlarla çevrili yolları, portakal çiçeği kokan havası, rengarenk açmış çiçekleri insana adeta cennetteymiş hissi yaşatıyordu. Hemen hostelimize yerleşip şehri gezmeye çıktık. Katedral ve sarayın arasından yürüyüp, açık havadaki heykel sergisinin yanından geçerken faytonlara bağlı atların ahenkli nal sesleri az ilerde duran ultra modern görünümlü tramvayla ilginç bir ironi oluşturuyordu. Ara yollardan yürüyerek kanala vardık, önünden geçtiğimiz vitrinler artık Endülüs’te olduğumuzu gösteriyordu, gül desenli şallar, kastanyetler ve yelpazeler… Nehrin üzerini birbirinden güzel köprüler süslüyor, iki yanındaki yeşil alanlarda insanlar güneşleniyor, kendilerine ayrılmış yollarda bisikletçiler ve koşucular ve yürüyenler güzel havanın tadını çıkıyorlardı. Bu sene ilk açmış leylakları orada görüp kokladım ve Sevilla’yı görmeden dönmemem konusunda ısrar eden İspanyol arkadaşıma içimden teşekkür ettim.

Boğa güreşleriyle ünlü Seville’da akşamüzeri olmuş saatlerde gezebileceğimiz tek açık müze ünlü boğa güreşi arenası The Plaza de Toros de la Maestranza oldu. Rehber eşliğinde boş haldeki arenayı ve boğa güreşinin tarihçesini, eski boğa güreşi afişlerini, ünlü boğa güreşçilerin resimlerinin, giysilerinin bulunduğu müzeyi gezdik. Her müzede olduğu gibi hediyelik satan bir dükkanı vardı, bana ilginç gelen, boğa güreşi arenasının kumlarının olduğu minik kavanozların 6 Euro’ya satılıyor olmasıydı. Aynı kumları biz bedava olarak ayakkabılarımızda ve paçalarımızda Türkiye’ye kadar getirdik.
Oradaki ilk akşamımızda da Plaza de Espana’yı gezdik. Gece de açık olmasını takdir ederek, batan güneşin loşluğunda kalabalık gitmiş koca saray ve yarım daire şeklinde bir o kadar büyük meydanı bize kalmıştı. Yıldız Savaşlarının ikinci bölümünde sahne olmuş sarayın süslemelerinin bir kısmı tadilat halindeydi. Ancak tadilattaki bölümleri aynı boyutta kendi resimlerinin basılı olduğu tentelerle örttükleri için görüntü estetiği korunmuştu. Sarayı gezdikten sonra hemen önünde 1929 da Ibero-Americano Dünya Fuarı’na mekan olmuş Maria Luisa Parkı’ndan şehre doğru yürüdük. Parkta mis gibi açmış ağaç ve çiçeklerin kokusu bizi takip etti.

Seville’daki ikinci ve son günümüz hostelimizin hemen yanıbaşindaki Alcazar Sarayı’nı, orijinal ismiyle Alcázares Reales de Sevilla’yı ve bahçelerini gezerek başladı. Yoğun olarak Arap mimarisinin etkisini taşıyan sarayda attığımız her adımda süslemelerin güzelliğine, detaylardaki inceliğe, hayret ettik. Bahçeye, daha doğrusu bahçelere geçtiğimizde hayranlığımız bitmedi. Sarayın yapıldığı yıllarda da böylesine bakımlı mıydı bilmiyorum ancak ağaçların, çiçeklerin, havuzların yerleşimi ve bakımının özenli ellerde olduğu kesin görünüyordu.

Saraydan çıktıktan sonra kapılarını ziyaretçilere henüz açmış olan ilk hali cami olan ve daha sonra gotik mimarinin en büyük ve görkemli katedraline dönüştürülmüş olan Catedral de Santa María de la Sede’yi ziyaret ettik. Aynı zamanda dünyadaki dördüncü büyük olan bu katedralin çan kulesi olan Giralda ise cami zamanındaki minaresi imiş. Katedrali gezerken tepelere bakarken tutulan boynumuzun ve Giralda kulesinin 35 katlı eğimli yolundan tırmanırken yorulan bedenimizin acısı tepede şehri panaromik olarak izlerken geçti.

GRANADA

İki büyük eseri gezdikten sona programımız Granada’ya olan yolculuğumuzdu. Sevimli ve ingilizce bilen hostel görevlimiz otobüs yerine trenle gitmemizi önerdi, hatta bununla yetinmeyip telefonla tren saatlerini ve ücretlerini bizim için öğrendi. Pencereleri kırmızı sardunyalarla süslü hostelimizden güçlükle ayrılıp tren istasyonuna gittik. Hızlı, rahat ve kısa bir tren yolculuğunun ardından başka bir Endülüs şehri olan Granada’ya inmiştik. Sempatik bir taksi şoförü bizi buradaki hostelimize bıraktı. Orada bizi çok daha sempatik bir görevli bekliyordu. Bize akşam nereye gidelim, yemek için neresi iyidir, bağlantı var mı gibi sorularımıza sabırla cevap verdikten sonra nereden geldiğimizi sordu. Türkiye cevabı üzerine bize bir sarılışı vardı, İngilizce İspanyolca karışık İstanbul’u kastederek büyük tarih, çok güzel diyordu bir yandan da.

Onun sayesinde hemen bir haritamız olmuştu, bize akşam saati için hem şehrin tarihi yapısını, hem de Alhambra Sarayını karşıdan görebileceğimiz bir rota çizdi. Bu rotada ilerlemeden önce yemek yemeyi akıl etseydik daha keyifli bir gezi olurdu. Darro Nehri’nin kenarından, dere, hatta çay da diyebiliriz buna, yürüyüp yol bittiğinde yokuş yukarı çıkınca tüm şehri ve tabii ki sarayı panoramik olarak izleyebildiğimiz bir teras olan Mirador San Nicolas’a ulaştık. Bir restoran dışındaki tüm kafeteryalar kapalıydı, birçok insan kendi aracı ya da taksi ile gelmeyi tercih etmişti ve restoranların kapalı olduğunu bildikleri için o güzel manzara ve yaz akşamı kıvamındaki havanın tadını çıkarmak üzere tedarikli gelmişlerdi. İyice acıkan bünyemizi mutlu etmek için boş dönen bir taksiyle tekrar şehre döndük ve otelimizin altındaki Sultan isimli Arap Restoranına girdik. Giderken de dönerken de hakim mutfağın Arap mutfağı ve Türkçe tabelalı bir dolu kebapçı ve dönerci olduğunu görmüştük. Karışık salata olarak humuslu, muhammaralı, patlıcan salatalı bir tabak ve tavuklu pilavlarımızla karnımızın en çok doyduğu akşam oldu.

Ertesi gün önce şehri dolaştık. Çok sayıda dövmeli, piercingli, rasta saçlı gençle karşılaşınca Granada’nın hippi turistlerin gözdesi olduğunu sanmıştık. Ancak şehrin içine dağılmış Granada Üniversitesi’nin Fakülteleri ile karşılaştıkça onların üniversite öğrencisi olduklarını anladık. Granada Üniversitesi sayesinde bu şehir öğrenciler için İspanya’daki en iyi üç şehirden biri olmuş.

Bunları öğrenip, şehirdeki bir manastırı gezdikten sonra günün kalanını Alhambra sarayını gezmeye ayırdık. Çok büyük olduğunu okumuş, yakından görmeyi merakla bekliyorduk. Enerjimizi gezerken kullanmak için biletleri alacağımız, yokuşun taa tepesindeki noktaya bizdeki minibüs-halk otobüsü karışımı olan otobüsle gittik, ve turizm sezonu dışında gitmemiz sayesinde hemen biletlerimizi aldık. Bilgi masasındaki rehberler Nazari’nin sarayının randevusuna kadar hangi bölümleri yetiştirebileceğimizi anlattı. Bu bilgilerin ve sesli rehberin ışığında gezmeye, Alcazar’ın bahçeleriyle yarışabilecek denli güzel Generalife bahçelerinden başladık. Rengârenk çiçekler, havuzlar, havuzların ortasındaki fıskiyeler ve şu zaman için bile ince bir mühendislik gerektiren akarsu tasarımlarıyla büyülendik. 5. Carlos’un yaptırdığı sıra dışı mimarideki saray, şehre giriş çıkışların gözetlendiği kule, heybetli surlar arasında zamanın nasıl geçtiğini anlamadık. Randevulu gezilen Nasr sarayının içi de dışı da ‘dünyadaki cennet’ olarak ünlenmiş olmasını doğrular nitelikteydi.

Alhambra’nın tamamını gezdikten sonra yokuş aşağı olmasına rağmen şehre yürüyecek halimiz kalmamıştı. Hatta gelen otobüscüğün dolduğunu görünce ayakta gitmemek için bir sonrakini bekledik. Şehirde güzel bir akşam yemeğinin ardından bir ispanya klasiği olan flamenko dansı izlemek istiyorduk. Gündüz uğradığımız bilgi merkezinde şehrin haritasıyla birlikte flamenko gösterisi olan mekânların yerleri ve programlarının yer aldığı bir döküm almıştık. Ancak tahmin ettiğimiz saatten daha geç toparlandığımız için gittiğimiz yerde flamenko sanatçılarının çıkışına rastladık ve daha sonra başka gösteri olmayacağını öğrendik. Biz de otobüsle otogara gidip otobüsle Madrid’e doğru yola çıktık.

MADRİD

Alsa firmasıyla ikinci yolculuğumuz da sorunsuz geçti. Varış saati olan tam 6:30 da Madrid otogarına ulaşmıştık. Odamızın hazır olmayacağına hazırlıklı olsak da bavulları bırakmak için ilk iş iki aktarma yaparak metroyla Sol meydanına oradan da hostelimize gittik. Uykusundan uyandırdığımız görevli girişlerimizi yaptıktan sonra odalarımızın öğlen hazır olacağını söyledi. Biz de yarım günü kaybetmemek için sıkı bir kahvaltı ve kafein takviyesinden sonra haritaya bakıp az zamanda çok şey görmeye yönelik bir plan yaptık. Önce metroyla Atocha Durağına gidip, içindeki kocaman botanik parkını görmek için Atocha Tren İstasyonuna ziyaret ettik. Dışından hayli heybetli görünen binanın içinde tam okuduğumuz gibi tropik bir park kurulmuş, öyle ki çeşitli bitki türlerine ek olarak çevreleyen havuzda mutlu mutlu yüzen su kaplumbağaları bile vardı.

İstasyondan sonra hemen yakındaki Real Jardin Botanico’yu yani kraliyet botanik bahçesini gezmekti niyetimiz ancak henüz açılmadığını ve açılmasına saatler olduğunu öğrenince sınırını oluşturan kaldırımdan yürüdük. Park alabildiğine geniş, temiz ve huzurlu görünüyordu. Yürüdüğümüz kaldırım aynı zamanda bizi Madrid’in ünlü müzelerinden Museo del Prado’ya götürüyordu. Zamanımızın darlığını göz önüne alarak Thyssen-Bornemisza ve Reina-Sofia müzelerini gezemeyeceğimizi üzülerek kabul ettik, enerjimizin yettiği kadar Prado müzesini gezdik. Cumartesinin sabah saatleri olmasına rağmen hayli kalabalıktı, ünlü tabloların ve heykellerin orjinallerini yakından görmek etkileyiciydi.

Müzeden çıktıktan sonra artık odamızın hazırlanmış olacağını düşünerek tekrar Sol meydanına yollandık. Gece yolculuğunun üzerineüç saat süren müze gezisi ve yürüyüşleri ekleyince hepimiz tükenmiştik. Oysa bu gezinin nedeni olan maç akşamı gelmiş, maça kadar yenilenmek için bir banyo ve siesta takviyesine ihtiyacımız vardı. O yorgunlukla sanırım hayatımın en deliksiz uykularından birini çektim. Maça gitmek üzere hazırlandık, karnımızı doyurduk ve Santiego Barnebeu Stadına doğru yola çıktık. Metroda her durakta maça gitmek üzere eklenen Türkiye ve İspanya taraftarlarının coşkusu bize de bulaştı ve uyku mahmurluğundan eser kalmadı. Güvenlik kontrolleriyle stada girip bizim yararımız için olduğunu öğrendiğim ağla çevrili tribünlere yerleştikten sonra bol bol fotoğraf çekmek için fırsatımız oldu. Benim için stadyumda maç izlemek, milli maç izlemek hatta bir maçı baştan sonra kadar izlemek gibi konularda bir ilk olan bu deneyimi coşkuyla yaşadım. Sesim kısılana kadar tezahürat yaptım, top bizim kaleye girince üzüldüm, arkadaşlar onun gol değil ofsayt olduğunu anlattılar. Sonra gerçekten gol olunca hep birlikte üzüldük.

Maç bittiğinde biz Türk taraftarları çıkarmak için bir süre beklediler. Metroya gitmeye şöyle bir niyetlendik ama adım adım ilerlediğini görünce taksiyle dönmeye karar verdik. Yerin üstündeki trafik altındakini aratmıyordu, gece saat bir olmasına rağmen sıkışık bir trafikte güçlükle merkeze vardık. Siestanın dinlendirici, maçın canlandırıcı etkisiyle, araştırdığım salsa klüplerinden birinin tam da hostelimizin sokağında olmasını fırsat bilerek Madrid’deki Latin arenasını keşfetmek üzere El Son’a girdik. Gece saat 1.30’a gelmiş olmasına rağmen içeride insanlar üst üste gibilerdi. Kendimize ayakta duracak bir alan bulmamız hiç kolay olmadı. Oradaki Latin ateşinin hiçbir bayanı kenarda ayakta bekletmediğini hayretle fark ettik. Bolca ayağımıza basılıp/ basıp, dirsek atılıp/atıp dumandan ve yüksek ses düzeyinden ve içerideki insanların yarısının Salsa’yla uzaktan yakından ilgisinin olmamasından sıkılıp kısa sürede çıkıp hostelimize döndük.

Ertesi gün pazardı ve İspanyadaki son tam günümüzdü. Kahvaltıya oturduğumuzda niyetimiz sadece pazarları kurulan bitpazarını gezmekti. Gayet tenha bir kafede olmamıza rağmen kalkarken arkadaşlarımızın birinin çantasının çalındığını fark edince önce toplu olarak panikleyip sonra kafenin sorumlusuyla konuşmak, tuvaletleri kontrol edip bir şey bulamayınca uluslararası polisi bulmak, orada çantasını cüzdanını çaldırmış başka turistlerle birlikte sıramızı bekleyip, önce telefonda İngilizce’yi tane tane konuşan bir polis, daha sonra ofisteki polislerle olayı, çantanın ve cüzdanın içindekileri detaylı olarak anlattığımız ifademizi verip tutanak tutturmak ve ertesi gün pasaport işlemlerini yaptırmak için Türkiye Büyükelçiliği’nin adresini almakla geçti. Hep tedbirli olduğumuz için beklemediğimiz bu olay hepimizi sarstı. Öyle ki fotoğraflarımızda hepimiz sırt çantasını öne asmış kangurular gibi çıkmıştık. Bu olaydan sonra bitpazarına gitmeyi boş verip plansız programsız dolaşırken Madrid’in simgesi olduğunu öğrendiğimiz ama bir türlü göremediğimiz ağaca tırmanan ayı heykeli ile karşı karşıya gelince sevinemedik bile. En azından harcayacağımızı harcamıştık, başında olsaydı on gün zehir olurdu, şimdi iki günle yırttık, zaten telefon eskimişti, yenisini almaya bahane oldu şeklinde birbirimizi avuttuk.

Olayın şokunu atlattıktan sonra toparlanmaya ve moralimizi bozmamaya karar verdik ve ögleden sonra için İspanya’nın Madrid’den önceki başkenti olan Toledo’ya gitmeye karar verdik. Atocha terminalinden gidiş dönüş tren biletlerimizi aldık ve sadece yarım saatlik bir tren yolculuğunun sonunda Toledo’nun tarihi ve bir o kadar güzel tren garına varmıştık bile. Dünyanın en romantik şehirlerinden biri olarak anılan Toledo, sakin ve huzur doluydu. Katedralin olduğu bölge daha çok taş yollar, taş binalardan oluşuyordu. Şehri çevreleyen nehrin kenarları ise yemyeşil ve ağaçlarla süslüydü. Küçük bir şehir olmasına rağmen Musevi, Hıristiyan ve Müslüman etkilerinin baskın olduğu bölgeleri vardı. Şehirdeki en görkemli yapı olan Katedral de Toledo’yu ve bir kiliseyi gezip, Yahudi mahallesinde biraz dolaşıp, açık bulduğumuz mağazalarda eşinirken dönüş saatimiz geldi ve Madrid trenine binmek üzere tekrar istasyona döndük.

O gece şehre fazla açılmayıp hemen hostelimizin sokağındaki bir biracıda tapaslardan oluşan akşam yemeğimizi yedik. Şansımıza hem yediklerimizin lezzeti, hem fiyatı açısından çok memnun kaldığımız bir yer oldu. Hostele dönerken önünden geçtiğimiz El Son’dan Latin müziği geliyordu. Bir önceki akşam içeri bakmak için sadece birimize izin veren gudubet görevli bu sefer giriş ücretinin olmadığını ve hepimizin bakmak ya da kalmak için girebileceğini söyledi. Şöyle bir başımızı uzattığımızda bir önceki gece birbirini çiğneyen insan kalabalığından eser olmadığını, sadece iki çiftin dansetmekte olduğunu gördük. Yine de ertesi günkü elçilik ziyareti ve yolculuk programının selameti için odaya dönüp, yolculuk hazırlıkları yapıp uyuduk.

Son gün yolculuk belgesi işleri hallolduktan sonra uçuş saatine kadar alışveriş yaptık. Yeni uygulamalara göre sıvı taşımak hayli risk içerdiğinden ve yerel içkilerin marketlerde de freeshop kadar ucuz olduğunu öğrendiğimizden valize sığabilecek birkaç şişe sangria ve oruho ve İspanya’yı hatırlatan bir şeyler aldık, havaalanına gidip, uçağımıza bindik ve bizim gibi maç için gelmiş Türkler ve maçın rövanşı için gelen İspanyollar ve çanta çaldırmak dışındaki güzel anılarla birlikte yurda döndük.

Yorum Yapın