Hindistan Gel Yavaştan Yavaştan…

8.523 views

Namaste dostlar Namaste! (Namaste: Hindistan’da “önünde saygıyla eğiliyorum” anlamına geliyor…)

Kız Kulesiii nerelerde, neler yapıyor? diye meraklananlar varmış. Çalışıyor ve bol bol geziyorum. Yeni yerler, insanlar, kültürler tanıyorum…

Ocak 2009’da 2 hafta Birleşik Arap Emirlikleri aktarmalı Hindistan gezisi yaptım. Ülkenin kuzeyinden başladım, güneyinden çıktım. Arkadaşımla birlikte sırtımda kocaman bir sırt çantası ile sürekli hareket halinde 8 şehrini gezdim.  Ne gezmek oldu sormayın. Birçok maceralar geçirdim…

Bu yazımı okurken kimi yerde gülümseyeceğinizi, kimi yerde de yüzünüzü buruşturacağınızı şimdiden görebiliyorum…

Bu gezi benim için tıpkı Survivor gibi oldu. Yeri geldi yerlerde yattım, ilginç trenlerde uzun (en uzunu 42 saat) yolculuklar yaptım, çok tırışka otellerde kaldım, soğuk sularda yıkandım, hijyenin “H”‘sinin olmadığı – yiyecekleri ellerle avuçladıkları yerlerde yemek yedim, paçalarımı çişledim / üzerimde kuruttum, Varanasi Ganj Nehri’nde yüzen – şişmiş cesetleri gördüm, kocaman bir kobrayı ellerimde tuttum, file binip dolaştım, Taj Mahal’de bağdaş kurdum, Hint Okyanusu’nda yüzdüm. Dubai’de polislik oldum. Ve tüm bunlardan çok zevk aldım… İşte başlıyorum hikayeme…

Yolculuk Başlıyor…

Uçağım gidişte ve dönüşte Sharjah’tan (Birleşik Arap Emirlikleri) aktarmalıydı. Sabah 06.30 gibi Sharjah havaalanında indik. Arap uçuşlarında ilk anonslar “Allaahhuuu ekbeerrrr” ile başlıyor. İlk duyduğumda “Aahaaa şimdi Hak’ın rahmetine kavuşuyoruz” dedim. Sonraları alıştım ama kendimi uçakta değil de mevlitte gibi hissediyordum. El-Fatihaaaaa…

Hindistan’a transfer uçağımız da gece saatindeydi. Yani 15 saat havaalanında zaman geçirmemiz gerekiyordu! Akşama kadar nasıl vakit geçerdi ki? Arkadaşım oradaki diğer insanlar gibi sırt çantasını koydu yere, “ben biraz uyuyayım” dedi ve yattı. 1 aydır vize bekleyen Afrika kökenli bir grup kadında neredeyse kamp kurmuştu orada. Saatime baktım henüz sabah 08.00 civarı. Yok, anam bu uzun gün kazık gibi oturarak geçmez. Ben de koltuklardan birinin önüne, yere koydum sırt çantamı vurdum kafayı yattım. Ooohhhh herkesin ayakkabılarıyla dolaştığı halıflekste bir rahat uyumuşum ki.

Gece uçağımızla sabaha karşı 04.30 civarında Hindistan / Jaipur havaalanına indik. Daha çıkışta bizi karşılayan rikşa (motorlu minik araçların) şoförleri ve hamalların görüntüleri ile gözlerim kim bilir ne kadar iri iri açılmış ki arkadaşım yan yan bakıp sırıtıyordu ve “hoş geldin Hindistan’a, buradaki sefaleti görmeye hazır mısın?” diyordu. Bana daha önce bu ülkenin çoooooook pis, hatta pis ötesi olduğunu , “pis” kelimesinin buranın durumunun karşılığı olmadığını anlatmıştı.

Çoğu geceler 2. sınıf trenlerde uzun yolculuklar yapacağımızı, kalacağımız ucuz otellerde temiz çarşafların olmayacağını ve bunun için yanımda içine girip yatabileceğim bir nevresim almamı önermişti. Bunun gibi birkaç daha önerisi: soğuk akşamlar için polar, sivrisinekler için sineksavar, ıslak mendil, wc kâğıdı, birkaç önlem amaçlı ilaç, yemeklerinin çok acı – baharatlı olduğunu ve ilk zamanlar alışmam için yanımda konserveler, bisküviler getirmemi öğütlemişti. Çantamın yarısından fazlası süper market gibiydi… Kız Kulesiii süper marketler zinciri.

Gezi güzergâhım:  Jaipur (Pembe Şehir), Jodhpur (Mavi Şehir), Jaiselmar (Sarı Şehir ), Delhi, Agra (Taj Mahal), Varanasi (Ganj Nehri – Sarnath = Budha tapınaklarının olduğu yer), Chennai, Dubai seklinde 2 hafta sürdü.

Hindistan parasal anlamda çok ama çooook fakir bir ülke.  Tarihi ve dini çeşitliliği ile de bir o kadar zengin. Tapınakları – kaleleri – camileri muhteşem güzel. Aşık oldum diyebilirim.

Grilik, pislik ve kaos bu ülkenin düzeni olmuş. Motorlu, bisikletli, develi rikşalar, arabalar, inekler, domuzlar, portatif masa biçimindeki insanlar. Hepsi bir arada, iç içe – dip dibe birbirine değmeden yaşamaya alışmışlar. Bence yeni ehliyet alan biri gidip Hindistan’da 1 hafta araba kullansın, 10 yıllık şoför deneyimi elde eder…

Bu ülkede hiç kavga yok. Sanırım tüm hırslarını kornalarından alıyorlar. Çünkü sürekli korna çalıyorlar. Diyelim siz bir rikşa ile pazarlık ediyorsunuz (Hele gardan çıktığınızda anında başınıza üşüşüp, çevrenizi sarıyorlar) başka bir şoför geliyor ve “ben daha aza götürürüm” diyor. Diğer adam omuzlarını geriye atıp “huuoopp nolluyoo kardeşim, bu benim müşterim” demiyor, sessiz kalıyor.  Kim ucuza fiyat verirse müşteri onun oluyor. Hatta biz ortalığı kızıştırıp kendi kendilerine rekabet yaratmalarını sağlayıp, fiyatı iyice düşürtüyorduk. Sonra asfaltın bozukluğundan hoplaya hoplaya, tüm kemiklerinizin yerlerinden oynayıp tekrar oturduğunu hissettiğiniz yollarda rikşa ile gidiyorsunuz. O kadar hoplamaktan çoğu kez, yersiz ve sebepsiz gülmelerim tutuyordu.

Sürekli hareket halinde olduğumu söylemiştim. Bir şehre indiğimizde ilk önce kalacağımız oteli bulup insanın belini 12’ye katlayan çantalarımızı bırakıyorduk. Sonra hemen ertesi gün gideceğimiz şehir için 2. sınıf yataklı tren biletlerimizi alıyorduk. Sonra ver elini gürültülü, kalabalık, tozlu, hayvanat bahçesi kıvamındaki, her köşesi çöplük Hindistan sokakları.

İnekler her yerde, ama heerrrr yerdeler. Ülkenin kraliçesi onlar. Bir de endamlı endamlı yürüyorlar ki görmeyin. Arabalar, insanlar durup öncelikli olarak onlara yol veriyor. Domuzlar, uyuz olmuş köpekler, develer, fareler, yılanlar, havada uçan kartallar – şahinler, rengârenk boyalı filler, yolda yürürken bir anda yanınıza – önünüze atlayan maymunlar. Açıkhava hayvanat bahçesi gibi.

 

Hintliler ve Sikhler…

Hint insanları çok zayıf. Kilolu olanları o kadar az ki. Açlıktandır diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Kara yüzlerinde hep ciddi ifadeler. Kadınlarının çoğu sanki yaşlı doğmuşlar. Çok ortalıkta değiller. Çocukların saç baş karmakarışık, tezek içinde oynuyorlar… Hemen hepsi çıplak ayak dolaşıyorlar. Topukları tır lastiği gibi olmuş.  Genelde çömelerek oturuyorlar. Valla ben denedim ama o kadar katlanıp 2 büklüm olamıyorum. Portatif masa gibiler demiştim. Ancak ayağa kalktıklarında bacakları belli oluyor.  Ben sadece sehpa olabildim.

Bir tek Sikhler (Sihizm dininden olan insanlar) değişikti. Sikhler diğer insanlardan tam tepelerinde topuz yaptıkları uzun saçlarıyla ve kafalarındaki sargılarıyla ayrılıyorlar. Hayatlarına mal olsa bile saçlarını kesemezlermiş. Bunlar daha varlıklı, iş güç sahibi ve gözleri fırıldak tiplerdi. Konuşmaktan hiç  çekinmiyorlardı. En yoğun iltifatları onlardan aldım. Bu sikhler insana sikh sikh bakıyorlardı.

Bir gün çarşıda Hintli bir satıcıyla pazarlık ederken çenesini sıkarak ve ağzını çok açmadan konuştuğunu gördüm. Dudaklarının arasında kan vardı. Diş veya ağzında başka sorunları olabileceğini düşündüm. Kötü bir görüntüydü. Sonraları dolaşırken yerlerdeki kan lekeleri dikkatimi çekti.  “Allah Allah bu sükûn, kavga bile olmayan ülkede bu kanlarda neyin nesi?” dedim. Çok geçmedi bunlarına ne olduğunu anladım (zekiyim ya o bakımdan) Erkekler hep tütün çiğniyorlardı. Çiğnediklerini de bir süre sonra yere tükürüyorlardı.  Adamın ağzındaki de, yerlerdeki kan lekeleri de tütünmüş meğer.

Ülkenin kuzeyi daha varoş. Ama ne varoş. Sabaha karşı gara gittiğimizde en çok gördüğüm sokaklarda kafasını gözünü kapayacak şekilde incecik battaniyelere sarınmış, yerde – taşta yatan insanlar. İlk zamanlar soğuktan bu kadar sarındıklarını düşünmüştüm. Daha sonra, bırakın cirit atmayı, olimpiyat düzenleyen fareleri gördükçe, kendilerini kemirmesinler diye sarındıklarını anladım.

Jodhpur’da sokaklarda dolaşırken küçük bir kız “fotooo, fotoooo.” diye bize poz vermek istedi. Tam onunla kareleşiyorken yeni bıyıkları terleyen abisi, çok geçmeden mahzun gülüşlü annesi belirdi kapıda. Başladık aileyle sohbet etmeye. Bizi evlerine masala çayı (zencefilli, sütlü, siyah çay) içmeye davet ettiler. Temiz ve düzenli bir evdi, şaşırdım. Küçük kız bana özel Hint dansı bile yaptı.

Tüm Hindistan boyunca turistlere çok ilgileri olduğunu gözlemledim.  Sürekli konuşma heveslisiler. İlk sordukları “Neredensiniz?”. Sonrasında secerenizi döküyorsunuz. Çoğu yerde Müslüman olduğumuzu söylediğimizde daha çok ilgi görüyorduk. Namaz vakti bazı camilerin avlusundan diğer dinlerden olan insanları çıkarıyorlardı. Tüm kutsal yerlere girerken ayakkabılarınızı çıkartmanız gerekiyor. O kadar çok camii, tapınak gezdim ki yanlarım ağrıdı bir gün. Tabii bu ağrıların sonradan başıma ne gibi dertler açacağını henüz bilmiyordum…

Bir de fotoğraf için o kadar çok poz verdim ki. Müze girişlerinde, gezi yerlerinde insanlar beni durdurup “Sizinle resim çektirebilir miyiz?” diyorlardı. Beyaz kadınım ya, değişik geliyordum onlara. Önce bir veya yanındaki arkadaşı için “tamam” diyorum. Annaaaa ardı arkası kesilmiyor. Ben yüzümde yayvan bir sırıtışla sabit bir şekilde duruyorum yanımdaki figüranlar ha bire değişiyordu.  Tam kendimi top-popstar sanmaya başlamıştım ki tatilim bitti. Hindistan’da da star oldum ya…

Hijyen mi? O ne ki?

Ayyyy en bomba olay: Delhi’de Cuma Camii’nde (burası Hindistan’ın en büyük camisi) insana kendini bit kadar hissettiren dev avlusunda, tam ortada olan havuz gibi bir şeyin yanında oturmuş yapıyı, insanları seyrediyordum. Burası esen ılık rüzgâr ile birlikte daha mistik ve ruhani oluyordu. Üzerinde otun – çöpün yüzdüğü bu suyun kenarında bir adam elinde bir dal misvak almış suya banıp banıp koyu kahverengi dişlerini ovalıyordu. Dakika geçmeden başka bir adam yanına sokulup abdest almaya ve ayaklarını bu suda yıkamaya başladı! Bir başkası da bu suyu ağzında gargara yapıp, içine geri tükürüyordu. Bunlar eş zamanlı devam ediyordu. Burası benim için bir anda mistiklikten çok pislik oldu. Ööğğğ..

“Bu ne ki?” Dediğim bir başka olay da; insanların sokaklara işiyor, hatta kakalarını yapıyor olmaları! Köşelerde, duvar diplerine arkalarını dönüp ya oraları suluyorlar ya da çömeliveriyorlardı. Duvarların rengi yarıdan aşağısı kahverengiye kesilmişti hep.

Yoğun trafiğin korna sesleri ile son derece senkronize bir şekilde, koro halinde attıkları balgam seslerini de unutmayayım. Hhaaggg tüühhh. Şlaaagghhttt..!

O muhteşem 2. sınıf trenlerde yaptığım yolculukları anlatmaya sayfalar yetmez. Kocaman bir vagon düşünün; sağlı sollu üçerli yataklar var ve tavanlarda dev vantilatörler. Ben hep en üstte yatıyordum. Sırt çantamı yastık niyetine başımın altına koyup, birçok gece sabaha kadar süren, rayların üzerinde tıngırı mıngırı ritimli gidişin ahenkli sesini dinleyerek yolculuklar yaptım. Çok zevkliydi. Beşik gibi salladığınız için sürekli uyuma modana giriyorsunuz. Eee kızıma eeeğğ eğğğ.

Trenlerde tek sinir olduğum; ben güzelce uykumu mayalamışken zırt pırt satıcıların, o cırtlak sesleriyle geçmeleriydi. Hani satıcıların kelimeleri tek bir ses halinde ağızlarında yuvarlamaları ve kelimenin sonlarını inceltmeleri vardır  ya. Bizde de kapıdaki gel gelcilerin: bıııyrrrıııınn” demeleri gibi.  Ya da “bbooğğzzaaaa, poooççaaaa” gibi. Hadi biz biliyoruz buradakilerin ne olduğunu da orada anlamıyordum. Bir yandan bu satıcıların çığırışları, diğer insanların bağıra bağıra konuşmaları. Sanki kümesteyim.

Trende gece sesleri hoşuma gidiyordu; rayların ritimli gidişi ile uyumlu sağınızdan “hhhOOOrrrr”, solunuzdan “horr-puuff, horr-pufff”, başka yerden (gırtlaktan gelen ses ile) “gggghhhhhh” diye horlama sesleri ile gitmek güzeldi. Hindistan senfoni orkestrası. Haa arada bu seslere karışan diğer sesleri de (!) unutmamak gerek. Onlar bas etkisi yapıyordu.

Veee trenlerde kendimi en çok geliştirdiğim diğer bir konu: paçalarımı ıslatmadan çişimi yapmak oldu. İlk gidişimde iki paçalarımın iç kısımlarını kocaman daire şeklinde ıslatmıştım. (Çizildi mi karizma?) Eeee üzerimi değiştirecek yer de yok. Ne yapacağım? Mecburen üzerimde kurudular. (Ahh kokoş Kule ne hallere düştün?) Bunu nasıl başardığımı düşündüğümde trenin beşik gibi sağa sola sallamasından kaynaklandığını ve hedefi bundan ötürü tutturamadığımı keşfettim. İkinci denememde paçalarımı yukarı sıvadım, ama bu seferde üzerimde şalvar oluğu için başka tarafını tutturmuştum. En son 42 saatlik yolculuğumda bu konuda süper taktikler ürettim. Sıkıysa üretme! Yoksa hepsini üzerimde kurutmam gerekecekti. Birincisi ve en önemli püf nokta trenin mola verdiği istasyonları kollayarak, yavaşladığı – durduğu anlarda wc ziyareti yapmak, paçalarınızı ve diğer tüm hedef alana giren kumaş yerleri sıkı sıkı karnınızın altınıza sıkıştırmaktı.Yeni kitabımın adı: Trenlerde çiseme sanatı.

 

Suda yüzen cesetler…

Jaislemar‘da süper bir kale vardı ve bu kalenin içerisinde konakladık. Orada konaklayan diğer gezginlerle birlikte, etrafında süper mimarilerin manzarası olan otelin terasında saatlerce oyun oynadık. O kadar çok eğlendim ki.

Yollarda bizim gibi birçok turist ile tanıştık. Güney Afrika’dan, İngiltere’den, Almanya’dan, Avusturya’dan, Fransa’dan, Sırbistan’dan. (Sırp kızlarla bir Dubai maceram var ki sormayın. Devamı az sonra)

Etkilendiğim yerlerden biri de Varanasi‘de Ganj Nehriydi. Hani şu ölülerin yakıldığı yer. Nehrin kenarından tekneye bindik ve tam yakma işlemlerinin en yoğun yapıldığı ghatlara gittik. Teknede giderken sol tarafımdan duba gibi bir şey geçti. Arkadaşım “yüzen cesede bak!” deyince, “Ne cesedi yahuu! duba o” dedim şaşkınlıkla. “Kaburgalarını görmüyor musun? Suda durmaktan şişmiş bir ceset o” demez mi. Hhöönnkkkggg. Daha dikkatli bakınca hak verdim.

Varanasi’nin suyu o kadar pisti ki.  Yanmayan ceset parçalarının yüzdüğü bu suda, kutsal olduğunu inandıkları için yıkanıyorlar hatta içiyorlardı! Hindular bu suyun cennetten aktığına ve bereket getirdiğine inanıyorlardı. Bereket getiren bir şey onlara zarar veremezdi. Onun için pis olduğunu kabul etmiyorlardı.

Sonra alevlerin bol olduğu, en kutsal hatta indik. Hemencik orada sayabildiğimiz hali hazırda 60 – 70 yanan cenaze vardı. İlahileriyle birlikte allı – pullu – süslü kırmızı bezlere sardıkları naaşlarını sedyeler üzerlerinde sağımdan solumdan geçirerek taşıyorlardı. Havada belirgin bir odun kokusu. Çok garip bir yer ve andı. Sanki bir film setinde gibi hissettim kendimi. Üzgün insanlar vardı ama hiçbiri bağırmıyor – çağırmıyor, ağlayıp – tepinmiyordu.

Varanasi’nin tüm gökyüzü rengârenk binlerce, binlerce uçurtmalarla doluydu. Sanki yitirilen insanlar bu uçurtmalarla göğe yükseliyordu.

Benim de uçurtma olmadığım 11 Ocak 2009 günümü Delhi’de Lotus Tapınağını, Gandi’nin yakıldığı yerleri, Kırmızı Kale’yi  dolaşırken HIV tanısı almamın 4. yılını kutladım. (Şimdi ise 2011 yılındayız ve ben HIV ile yaşamamın 6 yılını geride bıraktım.)  Heyy gidi günler…


Yeme İçme ve Tek Bir Kule…

Yeme içme konusunda epeyce müptelası olduklarım: Masala çayı (zencefilli, sütlü çay), Lassi (tatlı ayran kıvamında meyveli içecek), Ciku  (tropikal bir meyve), şeker kamışı suyu  oldu. Her gördüğüm yerde en çok masala çayı içtim. Hatta bazen bir kaç bardak üst üste içiyordum. Biliyorsunuz zencefil karaciğer enzimlerimiz için süper faydalı. Yapmasını öğrendiğim için döndüğümden beri her gün 2 kupa içiyorum…

Yöresel yemeklerinden de; vejetaryen biryanı (sebzeli pilav), vejetaryen noodll (sebzeli spagetti), samosa (içi patatesli hamur kızartması), masala dosa, Cholla Bhatura (acili Nohut yemeği ve yanında içi boş çiğbörek), chapati (lavaş gibi ekmekleri)…vs bolca yedim. Yapılan yerlere bakmadınız mı ultra lezzetli.

Bir gün arkadaşımla tozun toprağın uçuştuğu yerde, hamurunu elleriyle açan adamdan aldığımız chapatileri yiyorduk:

Arkadaşım: Seninde çiğnerken dişlerinin arasında bir şeyler gıcırdıyor mu?

Ben: Eeemmm. Evet. Çok çiğnemeden yut. O zaman fazla anlaşılmıyor.

Tüm organizasyon işleri için yanımdaki arkadaşıma güveniyordum. Tüm gidilecek yerleri belirlemeden,  tren biletlerini almaktan, kalınacak otelleri ayarlamaktan, pazarlıkları etmekten o sorumluydu. İlk 1 hafta bu hep böyle gitti. Sonra bir gün hastalandı ve akşamın saat 18.00’sında dinlenmek için odasına gitti. Eeee ben ne yapacağım? Bu saatte de yatılmaz ki. “Ben dışarı çıksam, tek dolaşsam güvenli midir?” diye sordum. Hiçbir şey olamayacağını, rahatlıkla dolaşabileceğimi söyledi. Durur muyum? Anında vıınnnn. Saatlerce dolaştım, dükkânlara girip çıktım, insanlarla konuştum. O kadar hoşuma gitti ki. Bambaşka bir ülkede, doğru dürüst İngilizce bilmeden tek başıma dolaşabilmek, süper öz güven vericiydi.

Ben İngilizce bilmiyorum. Daha önce bir arkadaşımın verdiği online web sitesinden bir şeyler çalışmaya  – öğrenmeye başlamıştım. Çoookk işime yaradılar. Bilmediğimi düşündüğüm İngilizce ile insanlarla saatlerce sohbet ettiğimi görmek çok hoşuma gitti.  Kesin “Ben var gitmek.” gibi abuk cümleler kurmuşumdur. Ama olsun anladın sen beni. Anlamalarını bırakın pazarlarda, dükkânlarda sıkı sıkı pazarlıklar bile ettim. 100 rupi dediklerini 10’a, 20’ye alıyordum.

Özgüvenimi o kadar geliştirdim ki tatilimin son 4 gününü tek başıma geçirdim. Arkadaşım benden daha uzun bir gezi planı yapmıştı kendine. Benim dönüşüm en güneyden Chennai’dendi. Bu nedenle Varanasi’de yollarımızı ayırdık. İlk önce tedirgin oldum. 42 saat hiç inmeden tren yolculuğu yapacaktım, indiğimde nerede kalacaktım, 2 gün tek başına ne yapacaktım, dönüş için 03.45’te olan uçağım için havaalanına nasıl gidecektim?

Arkadaşım elime Lonely Planet (gezi rehberi)’ni verdi ve “buradan bakıp hepsini bulabilirsin” dedi. Gerçekten süper bir gezi rehberi. Gittiğiniz ülkeye has serileri var ve içerisinde şehir haritalarından, kalacağınız otel seçeneklerine, restoran isimlerine, tren – otobüs seferlerine, gezilecek yer tariflerine kadar her şey var.

Ben tek gezmelerimin cesaretiyle “tren geliirr hoşş geliiirrr, leeyy leyy limi limi leyyy” nidalarıyla çıktım yola. Akşam 21.00’da bindim trene ve tüm gece uyudum. Ertesi günde tüm gün uyudum. Malum beşik olayı. Sadece 1 öğün yemek ve bir başarılı wc ziyareti yaptım. Resmen şiştim. İnsan ayran olsa tava yoğurdu kıvamında mayalanır valla. Diğer yolcular arada gözlerimi açık gördüğünde “iyi misiniz?” diye endişeli bir şekilde hatırımı soruyorlardı. “Teşekkür ederim iyiyim” deyip. “hooorrrr”  uykuya devam. Arada yaptığım sadece sevgilimin, yanımdan hiç ayırmadığım fotoğrafına bakmak, iç geçirmek ve ona günceler yazmaktı.

2. gün kafam tavana değe değe (üste yatıyordum) kahvaltımı yaptıktan sonra “ayyy yetterrr” deyip sonunda aşağıya inip oturdum. Hintli bir aile,  Fransız ve bir Avusturyalı vardı. Onlar dünden bu yana oldukça sohbeti ilerletmişti. Hatta gece şarkılar bile söylüyorlardı. Ben niye inmemiştim, çünkü dil sorunum vardı ve anlaşamayacağımı düşünüyordum. Çok geçmeden beklediğim soru geldi “hangi ülkedensiniz?”. Sonra bir baktım aradan 3 saat geçmiş ve ben sürekli sohbet etmişim: “ben var gelmek Türkiye’den.”

Tanıştığım Avusturyalı ile birlikte aynı bölgede kaldık. Ben gidişte aynı rikşayı tutup, ödemesini paylaşabileceğimizi söyledim. Şehre varmamız zaten öğlen olmuştu. Ben hemen otele eşyaları bırakıp denize gideceğimi söyledim. Eşlik etti. İyi ki etti yoksa tam anlamıyla Lost  (kayıp) olacaktım.

 

Güney Bölgesinin Hintlileri…

Ülkenin insanı güneye doğru biraz daha düzgün ve hafif daha varlıklı. Giyimleri daha düzgündü. Kadınlarının saçlarında taze çiçeklerden taçlar vardı. Rengârenk kıyafetleri ve şıkır şıkır takıları ile benden BİLE rüküştüler.

Her yerde olduğu gibi burada da yemeklerini elleriyle yiyorlardı. Tabak ve çatal – kaşık yok. Kocaman yeşil bir yaprağın üzerindeki pilavın üzerine sosları döküp, parmak uçlarıyla harmanlıyorlar ve avuçlarıyla yiyorlardı. Nedense benim siparişlerimin yanında hep kaşık oluyordu. “Bu kadın beceremez” diyorlardı herhalde.

Avusturyalı ile yüzmeye nereye gidebileceğimiz sorduğumuzda bize Chennai Bach olduğunu söylediler. Baktık haritamıza trenle gidilebileceğimizi gördük, atladık gittik. İndiğimizde ne tarafa gideceğimizi soruştururken oranın sahili olmadığını ve liman olduğunu söylediler. Eeee nerede girebiliriz dediğimizde 25 km ileride Golden Beach olduğunu söylediler. Gidelim mi? Gidelim. Oraya otobüs gittiğini ve numarasını öğrendik. Yol kenarında beklerken:

Avusturyalı: Otobüs geliyorrr. Hemen binelim.

Türk (bu ben oluyorum: Aaaa evet evettt.

Avusturyalı ve Türk: şaşkınlıkla otobüsün geçip gitmesine baka kalırlar

Neden mi? Otobüs o kadar ama ama o kadar doluydu ki anlatamam. Gerçekten balık istifi dedikleri bu olsa gerek. İç kısmında onlarca kafatası görünüyordu. İnsanlar kapılardan sarkmış, sarkanlara da başkaları tutunmuştu ve otobüs sola yatmıştı.

Yılmadık, otobüslerin kalktığı ilk durağa kadar yürüdük. Bindik ve sonunda Golden Beach’e vardık. İstanbul’un Gülhane Parkı gibi içerisinde lupa parkların olduğu, kalabalık bir yerin önüne geldik. Deniz yolunu sorduğumuzda buradan geçiş yapmamız gerektiğini söylediler. Adam başı 100’er rupi verdik ve girdik. Sıcakta giitt, giitttt sonunda kum göründü, ama deniz yok! Denizin önüne set çekmişler. İnsanlar sadece kumun üzerinde oturuyorlar. Attı tepemiz “yürü gidip paramızı geri alamım” dedim. 100 rupi 3 TL ama o an, o ülkede sanki 1.000 TL vermiş gibi hissediyorsunuz  Önce paramızı vermediler. Bir açtık ağzımızı, cıngar çıkarttık, tıırrtt verdiler.

Denize girmeyi koyduk ya kafaya. Cadde üzerinden daha ileri yürüdük ve sonunda denizi olan sahili bulduk. “Başardııkk… başardııkkk” diye sevindikten sonra Hint okyanusunda dalgalara bıraktık kendimizi. Sadece “Hint Okyanusunda denize girdim” diyebilmek için yüzdüm.  Böyle havalı yazıyorum ama hiiççç deniz güzel değildi. Bulanık bir su, o kadar.

Avusturyalı arkadaşım ertesi gün başka bir şehre geçti. Ben de eşyalarımı resepsiyona emanet bırakarak gezi rehberinde gördüğüm kaleyi tavaf için trenle başka şehre gittim. Tüm gün tek başıma kale, çarşı – pazar gezdim. Havaalanına nasıl gidiliri araştırdım. Uçağım 03.45 ta olduğu için geceye kadar şehirde vakit geçirdim. Akşam yemeğimi yedikten sonra 00.00’ye doğru eşyalarımı alıp uçuş yoluna geçtim.

 

Dubai’de Bir Burj (Kule)

Sabah 06.30 ta “Allahhuu ekberrrr” uçuş anonslarından sonra Sharjah havaalanına ayak başım. (Aya ayak basmak gibiydi benim için) Bu havaalanı Dubai’ye 13 km uzaklıkta olduğundan dönüşte 1 günlük vize ile Dubai‘yi gezmeyi planlamıştım. Büyük sırt çantamı transit yolcu olduğum için İstanbul’da alacaktım, o yüküm de yoktu. Akşam 21.30’da dönüş uçağım vardı ve 19.00 gibi tekrar havaalanında olmam gerekiyordu.

2 saat oturduktan sonra “eh vizemi alayım da artık gidim gezim bari” dedim. Sanki o anda zırt diye hemen vizeyi vereceklerini sanıyordum. Başvuru yerine gittim derdimi anlattım “vize veremeyiz” demezler mi? Gerekçelerini sordum; zamanım azmış. Hiiyyyeeyytttt bana vize vermeyecek ülke tanımam!

Hemen turist bölümünde soluğu aldım ve yüzümde acıklı bir ifade ile vize bölümünü ispiyonladım. “12 küsür saat burada nasıl zaman geçer? Çok uzun. Akşamüzeri burada olabilecek kadar zamanım var ve rahat rahat yetişirim” dedim. Oradaki kız benimle tekrar vize bölümüne geldi ve ilgilendi. Normalde vizenin çıkması 3 saati bulurmuş. Gidip benim için vize bölümüyle de konuştu ve yarım saatte almamı sağladı. Gerçekten ballıyım.  Nereleri, nasıl gezebileceğimi de ondan öğrendim.

İlk gelişte bu havaalanına 2 Sırp kızla tanışmıştık. Onlar Sri Lanka’ya gidiyorlardı. Ben tam vizeyi alabilmek için elimdeki doları dirheme çevirmeye gidiyordum ki bu kızları gördüm. “Hey kızlar ne yapıyorsunuz? Nasıl geçti Sri Lanka?” diye konuşmaya başladım. “Ben Dubai’yi gezmek için vize almaya gidiyorum” dediğimde, kız, “Aaa bizde vize aldık, bizde gidiyoruz. Birlikte gidelim masrafları bölüşürüz” demez mi! Allaahhhh 2 göz.

İşlemleri hallettik ve çıktık. Kızlar birkaç kişiden görüş aldılar.13 km’lik yere direk otobüs olmadığından taksi tutmamız gerekiyormuş. Direk havaalanından değil ana caddeden taksiye binmemizi ve Fisch Bazaar’in oraya kadar gitmemizi, sonrasında otobüslerle daha rahat gidebileceğimizi söylediler. Biz 3’ü bir arada nescafe kızlar modunda ana caddeye kadar yürüdük. Taksi falan yok, geçmiyor. Kızlardan biri “zaman az, Bazzar’in oraya kadar otostop çekelim” dedi. Hıgg mıgg derken elini uzatmasıyla birinin durması bir oldu. Yardımsever Arap abi bizi arabasına aldı. Daha aracını 2. vitese takamadan önümüzü başka bir araba kesti. Ne olduğunu anlamaya çalışırken öndeki son derece lüks arabadan bembeyaz uzun Arap kıyafetli, kafasında masa örtüsü desenli kırmızı beyaz piti kareli ve onu tepesinde çevreleyen siyah kordonu olan bir adam indi. Yaylana yaylana ve gözlerindeki kocaman Ray-Ban gözlüklerini yüzüne oturtarak ön cama yaklaştı “ehliyetini ver, siz de pasaportlarınızı” dedi. Tıırrtt biz hemen araçtan indik.

Adam kaportanın üzerine koyduğu koçanlı bir deftere sürücünün bilgilerini yazmaya başladı. Arap abinin yüzü Ajda Pekkan’i bile geçti. Feci ötesi gergindi! Bizse bir o kadar rahattık. Sanki tepemizden aşağı kaynar suyu boşaltmışlar ve biz 3’ü bir arada  olarak aromalanıyorduk. Kızlardan kahve olan “ne bilelim sizin polis olduğunuzu, kimliğinizi gösterin, yoksa pasaportumu vermem” dedi. Yaylı sistem polis gitti aracından kimliğini getirdi, gösterdi “Dubai Police!…” Hııgg! Memnun olduk.

Ajda abi, ay pardon Arap abi arada bir şeyler söylemeye yelteniyor ama polis konuşturmuyordu bile. Cebinden bir tomar ehliyet çıkartıp gösterdi. Hepten susa kaldı.

Bu ceza yazma işlemleri sırasında bende cool polisin o bembeyaz, uzun etekli, uzun kollu, zımba gibi ütülü kıyafetini, başını nasıl sarıp sarmaladığını inceliyordum. Arada da “şimdi bu bizi alıp karakola götürürse acaba kaç saatte çıkarız? Tühh ya daha Dubai’yi gezeceğiz. Aaa bu neyse de akşam 19.00 havaalanında olmamız lazım, uçak kaçacak. Hadi kaçtığı da bir şey değil, sevdiğim beni karşılamaya gelecekti!” diye düşünürken, yine gözüm uzun eteklerine ilişiyor “yaa bu adam trende tuvalete gitse kesin eteklerini ıslatır” diye düşüncelere dalıyordum.

Estetik ameliyatı tamamlanan ve yüzünde zerre mimik ve kırışık kalmayan Arap abi arabasına bindi gitti. Polis bize ciddi bir yüz ifadesi ile: “Sizin açınızdan sorun yok, bu adamın bu yol üzerinde durmaması gerekiyor. Tanıyor musunuz? Yok. Hem siz niye araba çeviriyorsunuz? Taksiye binsenize” diye söylenmeye başladı. Kızlardan ağzı iyi laf yapan kahve, aldı sazı eline “İşte buranın para birimi bizimkinden çok yüksekte, biz öğrenciyiz de, tatilimizin son günü de… diye tellere basmaya başladı. (Telgrafın tellerine Araplar miii konnaarrr)

Kız bir anda “bizi siz götürsenize” dedi. Çüşş deve diycem oralarda develer de çok. O anda bizim cool polisin o zımba gibi elbisesi daha esnek durmaya, başındaki masa örtüsü uzak çöllerin esintileri ile dalgalanmaya başladı. Omuzlar geriye atıldı ve yaylanarak “Çalışıyorum, iş başındayım, yoksa seve seve bırakırdım” dedi gülerek.

Sonra yoldan bir taksi çevirdi. Biz 3 kız; kahve, krema ve şeker olarak (tahmin ettiğiniz gibi şeker olanı benim) arka koltuğa yan yana dizildik. Tam o arada bizim gözler yine fal taşı gibi açıldı. Çünkü polis kabarık cüzdanını çıkardı ve taksinin parasını peşin ödedi. Şoföre de  “Yallah” dedi ve uğurladı bizi.

Bu kadar centilmenlik karşısında filtre kahve kıvamındaydık artık. Teşekkür ettik ve Dubai çıkartmamız için yola koyulduk. Bol bol gezdik ve fotoğraf çekildik. Akşam da tam saatinde havaalanına döndük. Hatta  girmeden önce çimenlerin üzerinde kendimize 3’ü bir arada soğuk kahve bile yapıp içtik. Kızlar çok tatlıydılar. İkisi de öğretmenmiş. (Güya örgenciydiler) bir Dubai’yi gezdik geldik mezun oldular,  mesleğe bile atıldılar.

 


Dönüyorum…

Dubai çok güzel, temiz, düzenli bir ülkeydi. Mimarlık harikaları ile maket bir şehir gibiydi. Şahsen tekrar gitmek için beni cezbetmez. Çok pahalı bir yer. Yine “yahu Kule bu kadar gezmeye nereden para buluyorsun? Deyişinize cevap: 1 günlük Dubai gezimin maliyeti: vize, şehir içi tüm ulaşımlar – gezmeler, yemek içinde 56$’ tuttu. Eee tabi taksileri polisler öderse.

Hindistan zaten akıl ötesi ucuzdu. 1,5 YTL’ ye tıka basa doyuyorsunuz. 5 km kadar yolu rikşa ile 2 YTL’ ye gidiyorsunuz. Beleşşş…

Ofis arkadaşlarım kendimi bulduğumu söylüyor. Şalvar giymeye başladım, çok rahat… Hintli kadınlar gibi bende iki kaşımın ortasına yuvarlak renkler yapıştırdım hep. Döndüğümden beri de küçüklerini yapıştırıyorum. Hemen her ortama ayak uydurabiliyor olmamı seviyorum…

2 hafta hep kara kara insanları görmek yetti gayri. İstanbul’a indiğimde akça pakça milletimiz iyi geldi, içim açıldı. Daha önce Madrid’den döndüğümde İstanbul’un her yerine burun büküyordum (ukalalalık iste) Ama şimdi “Allah’ım ben cennette yaşıyormuşum” dedim. Ne trafik var, ne korna sesi, ne de balgam atma konserleri.

Asla yapmam – yemem dediği şeyleri yapan ve yiyen Burjuva ruhlu halk kızı Kule oldum oralarda.

Hindistan’dan döndükten sonra başlığı “Hindistan gel yavaştan yavaştan” olan gezi güncemin başlığı “girdi yavaştan yavaştan” oldu. Niye mi?

Seyahat dönüşü bir check-up yaptırmak amacıyla Enfeksiyon doktoruma gittim. Döneli 1 hafta olmuştu ve geldiğimden beri böbrek kısımlarımda ağrı gibi bir dolgunluk vardı. Sürekli kapalı su satın alıp içmiştim. Sanırım kutsal yerlerde sadece çorapla gezmekten ayaklarımı iyice üşüttüm ve 2 yılda bir olduğum gibi sistit (idrar yolu enfeksiyonu) oldum dedim. Doktorum benden tam idrar kültürü, biyokimya, sedimantasyon… vs istedi. Sonuçlarım 2 gün sonra öğleden sonra çıkacaktı.

 

Gene mi hastane?

Daha o gecesi 04.00 sularında bir Azer Bülbül’lüğüm tuttu ki… Aman aman… Yatakta acaba prizin üzerine mi yattım diye düşündüm. Öyle bir titreme ve üşüme geldi ki… Kalkıp üzerime bir şeyler daha alayım diyorum, kalkamıyorum. Olacak gibi değil, zor zahmet anneme seslendim. Ben hiçbir yerime hâkim olamıyorum, zangır zangırım…

Ailecek toplaştık acile gittik. Nasıl gittiğimi tabii bir ben bilirim. Uykulu gözlerle bana boş boş bakan nöbetçi kadın doktor hemen tahlil istedi, sonucuna göre bir iğne yaptı, ağrı kesici ve antibiyotik yazdı yolladı. 2 gün kullandım, nafile. Hiçbir düzelme yok. Hala ağrılı, yatak döşeğim, kalkmak ne mümkün. Tekrar kendi doktorumu aradım, durumu anlattım. “Sonuçları al gel bir göreyim seni” dedi, gittim. Gidiş o gidiş. Kültürümde “dirençli E-coli” üremiş. Yani antibiyotiklere dirençli ciddi bir enfeksiyonmuş! Yahu virüsün kralı bende, enfeksiyonun kralı bende. Hiç aşağısı da kurtarmıyor beni…

Doktor hemen yatışımı verdi! “Aha yine beyaz duvarlı hastane odalarında serum damlalarını sayarak eski günleri yad edip nostalji yapacağım” dedim. Servise gittiğimde yer olmadığını, yarın ayarlayana kadar bir gece acilde yatmamı söylediler. “Ben bir eve gidip geleyim” diyorum, “ıııhhhh yok, sen gözümüzün önünde dur, hemen tedavine başlayalım ” diyorlar. “Kaç gün yatarım?” diye sorduğumda “2–3 gün” diyorlar ama ben bunun en az 10 gün olduğunu anlıyorum. Klinik şefi diğer doktorları ile durumumu değerlendirirlerken ben çakmim diye tıbbi terimler kullanıyor ama ben yine ciddi bir şeyler olduğunu anlıyorum. Anlıyorum ama hiiiiç takmıyorum. Nasılsa onlar işini bilir…

Öylece üstümle acile yattım. İlk koluma kanül takarlarken biraz moralim bozuldu. Aradan çok zaman geçmiş ve unutmuşum. Direkt AIDS’in son evredesinde 2 ay boyunca kollarıma taktıkları onlarca ve onlarca kanüller geldi aklıma, geçirdiğim o günler. Zormuş!

(http://www.derki.com/hekim/item/74-arti-li-yasam )

Annem sonradan bana “o gece acile giderken çok kötü oldum. Seni o halde görünce hasta olduğun zamanların ve o yattığın günler geldi aklıma. Ağlayamadım da…” dedi. Yaşananlardan sadece yatan değil, bakan da çok etkileniyor…

Sabah akşam çift doz çok güçlü serumlu bir ilaç başladılar. Geceyi terleyerek ve ateşler basarak geçirdim. Ertesi gün bana serviste yer olmadığını (!) serumlarımı evde takip taktıramayacağımı daha doğrusu  başka seçenek olmadığını söylediler (Heeyyy gidi canım memleketim) Hastanelerde ciddi iyileşmeler gözlemliyorum ama sağlık hizmetlerinde hala çoookkk eksikler var. Mesela acilde hiçbir hemşirenin elinde eldiven yok. Bu konuya çok takığım. Malzeme yok diyemezler, var. Ama onlarda bu alışkanlık yok!

Velhasıl Hindistan gezimden kazancım; yeni bir kültürde insanlar tanımak, başka coğrafyalarda tarihi ve kutsal yerler görmek, havalı bir enfeksiyon ile 15 gün yatmak ve 3 kilo olarak geri döndü.

Birçok ülke ve şehir gezdim; Almanya (Frankfurt, Berlin, Hollanda (Amsterdam, Denn Hag, Tilburg, Duesseldorf, Eindhofen), Belçika, Fransa (Paris), İspanya (Madrid, Barcelona, Girona), İtalya (Roma, Vatikan, Siena, Florensa, Cenova, Pisa, Venedik), Macaristan (Budapeşte), Avusturya (Viyana), Çek Cumhuriyeti (Prag, Karlovary), Arap Emirlikleri (Dubai)….  hiç biri Hindistan’ın yerini tutmuyor. Çok özlüyorum oraları…

Bu yıl sırtıma çantamı takıp Suriye, ardından da Tayland’a gezi planı yapıyorum…

Yolum açık olsun…

Yorum Yapın