Altın Postun Peşinden İstanbul’a…

6.140 views

Bazen korktuğunuzu hisseder misiniz? Ya da iyice tembelleştiğinizi. Korku mudur sizi tembelleştiren yoksa tembelliğiniz midir size korkuyormuşsunuz hissini verdiren. Böyle psikolojik soruları sevmem ben gerçi. Ben kendimi iyi biliyorum. Hem tembellik ediyorum, hem de korkuyorum. Bu yüzden de kendime içsel bir hapishane yarattım, ne yerimden kalkıyorum; ne de adım atıyorum. Oturduğum yerden yapılamayacağına dair ne kadar bahane varsa da sıralıyorum ve daha da beteri “iyilik” adına da bunları söylüyorum karşımdakine zaman zaman. Halbuki benim yaptığım baykuşluktan ibaret; yoksa öyle olacağından değil olayların gelişimi. Bazen tutuyor ötüşlerim bu da bana “Ben demiştim” egosunu kullanma fırsatını veriyor; çoğu zaman da yanılıyorum o da bana kapak oluyor işte. Aslında ne kadar kısır bir döngü…

Ve hayat sizlere sürekli turnusol kağıtları yollayıp duruyor eğer görmeyi niyetliyseniz size sizdekini yansıtmak adına. Benim turnusol kağıdımın adı da “İzmirna Fotoğraf Atölyesi İstanbul Saha Çalışması” oldu.

Seferin Öncesinde…

Aslında her şey Bahadır Karabıyık Hoca’nın “Hadi bakalım Argonotlarım, İstanbul Saha Çalışması yapıyoruz” duyurusuyla başladı. Okur okumaz da hemen aklımın güzel baykuşu ötmeye başladı: “Amaaan İstanbul’da da saha çalışması mı? Bu sıcakta hem de… Hem de Sultanahmet’te mi? Milyon kere gördüğümüz yer…” Ukalalığın ve dudak bükmenin daniskası. Halbuki atölyenin saha çalışmalarına katılmaya bayılıyorum. Ama hani “İstanbul’u biliyorum ya…”

Sonrasında mı Bahadır Hoca’ya bir sürü ötmeler baykuş misali. “Hocam trafik felaketmiş İstanbul’da. Hem çok yorucu olacak, cesediniz çıkacak yorgunluktan valla kolay gelsin,” demeler ve Bahadır Hoca’nın da en sonunda “Hasancım böyle olumsuz düşünme, bak o kadar güzel olacak ki” yanıtı. Benim de bir anda aslında ne yaptığımın farkına varmam. Sanki daha önce Mısır yolculuğu öncesinde bana da aynısı yapılmamış gibi: “Deli misin Mısır’a gidilir mi? Orası güvenli değil ki… Hem ne kadar pis bir memleket…” diye saydırmalarına zerre aldırmayışım ve kalbimde her şeyin harika gideceğini biliyor olmam, dün gibi. Ama hani insan “eleştirdiklerine dönüşürmüş ya” bir süre sonra; daha birkaç ay önce bu durumu yaşayan ben, o “ne olumsuz ötüyorlar” diye eleştirdiklerime dönüşüvermiştim işte. Bunu anladığım anda da bana yapılacak tek bir hareket kalmıştı: Ne olursa olsun İstanbul Saha Çalışması’na katılmak. Ya gerçekten haklı çıkacak, yorgunluk bitkinlikten ölüp trafikten sinir olacaktım veya bunların hiçbirinin yaşanmadığını görüp nasıl bir baykuşluk yaptığımla iyiden iyiye yüzleşecektim… Yanıtı bulmam için de bu yolculuğa çıkmam şarttı…


Ruhun Nefesi

“Altı üstü bir fotoğrafçılık kursunun çekim etkinliği yahu, amma da abarttın; ne o öyle yolculuklar falan” diyenler de olabilir elbette. Saygı duyarım… Siz hayata nasıl bakarsanız, o da size öyle bakar. Ben yaşam sürecimi, bir hedeften diğerine varmayı hedeflemek üzerine değil de yolculuğun farkına varmayı ve bunun sürecinden keyif almayı öğrenmek üzerine kurmaya çalışıyorum. “Önemli olan varılacak yer değildir, yolculuk hedefin kendisidir” bakışını yaşamayı öğreniyorum. Bunun için de illa Himayalar’a bir Budist manastırına gitmem gerekmiyor; ya da mistik bir guru peşinde koşmaya… Ben bu deneyimi doğrudan Narlıdere Belediyesi içindeki bir fotoğraf kursundan da alabiliyorum işte. Hayat bazen o kadar da karışık değil hani, size çok basit görünen yollarla da ulaşabiliyor. Yeter ki siz görmeye açık olun. Yoksa alıp alabileceğiniz, aç kamera kapa fotoşopla sınırlı kalabiliyor. Böyle yaşanmış bir hayat da hani yine bir hayat modeli ama bana ruhu çok eksik geliyor. Yaşam size ruh üflemiyor çünkü, siz ruhun içinde yaşadığınızı farkedip ciğerlerinizi onunla dolduruyor ve sonra da o ruhu geri üflüyorsunuz… Böylece nefes alıp vermeye başlıyorsunuz aslında. Diğer türlüsünde ise yaşayan milyarlarcası gibi aslında nefes bile alıp vermeden geçirip bir ömrü ayrılıp gidiyorsunuz buralardan…


Taksim’den Galata’ya…

Gece İzmir’den başlayan otobüs yolculuğu sabahın ilk saatlerinde İstanbul’da nihayetlendi. Sonra da servisle doğru Taksim’e. O anda en saf halimle Bahadır Hoca’ya “Hocam, buradan finikülere bineriz oradan da raylı sistemle doğru Sultanahmed’e otelimize. Yormayalım kendimizi” dedim ama o da “Hmm, önce İstiklal Caddesi’ne bir bakalım da Hasancım” yanıtını verdi. Tabii ne bileyim bu bakışın Sultanahmed’e kadar yürüyüşe denk olacağını. Cuma günü zaten tüm gün koşuşturmaktan yorulmuştum. Bir de üstüne dokuz saat otobüs yolculuğu ve şimdi de sırtımda yedi kiloluk çanta ile upuzun bir yürüyüş… Ama bu daha ne ki?

Hani size söyleniyormuşum gibi geliyor da aslında sabahın yedisinde İstiklal Caddesi’nden yürümek farklı bir deneyimdi. Daha doğrusu şunu anladım ki İstiklal Caddesi’ne lezzetini veren o insan kalabalığı. Sokaklar bomboş ve dükkanlar kapalı iken cadde sarımsaksız mantıya benziyor hani. Bu yüzden açıkçası jet hızıyla geçiyoruz İstiklal’i ve Karaköy’den aşağı Galata Kulesi’ne doğru salıyoruz kendimizi. Hani ben sırt çantasına alışmadığım için omuzlarım çökmüştü de yürüyüş iyi de geliyordu aslında. Özellikle İstiklal’den aşağı inen sokaklar günün bu saatinde çok güzel görünüyorlardı ve tabii davrandık deklanşörlere. Fotoğrafları milyonlarca kez karelenmiş sokakları, sokak kedilerini, ayyaşları, pencereleri, sardunyaları, yaşlı teyzeleri bir de biz çekelim dedik kendi kadrajımızla. Zaten şu dünya üzerinde hiç çekilmemiş olanı çekmek mümkün mü? Pek değil, ama senin kadrajından nasıl görünüyor bu evren, işte yaşama sunabileceğimiz en güzel şey bu. Kimisi resimleriyle yapar bunu, kimisi yazılarıyla, kimisi şiirleriyle, kimisi dansıyla, kimisi mimari eserleriyle, kimisi de fotoğraflarıyla… Dünya başlıbaşına “özgün” bir gezegen olabilir de milyonlarca kişinin göremediğini görmek asıl maharet. Ama senin gördüğünün gibi gören öncüller de olmuş elbet. İşte o noktada vazgeçmeyip, bu da benim bakışım, benim varoluşum, benim eklenişim bütünün güzelliğine diyebilmektir sanat.

Çiçekler

Galata’dan Sultanahmed’e…

Hani “Amaaan daha önce kaç kere geldim İstanbul’a” ukalalığım vardı ya, Galata Kulesi’nin dibinde bana kapak oldu. O kadar geldin gittin gezdin ettin madem de niye ilk kez geliyorsun buraya diye sorarlar adama. Ben de kendime sordum. Hep uzaklardan görmüştüm ve çocukken maketini bile yapmıştım da yakından görününce cidden çok etkiledi beni bu Doğu Roma kulesi. Doğu Roma mı, Bizans değil miydi o yahu? Hayır! Bizans sonradan verilen bir isim Doğu Roma İmparatorluğu’na. Onlar kendilerini Romalı kabul ederlerdi ve Romalılardı da… Her ne kadar ne doğulular, ne de batılılarca sevilseler ve ortalık malı gibi davranılsalar da bin yıl yaşayan muhteşem bir imparatorluktan bahsediyoruz burada. Bizler Cüneyt Arkın filmlerindeki kötü kahkahalı Bizans kargası hain Polemon’dan ibaret sansak da bu imparatorluğu, tarihi bilenler onlar önünde saygı duruşunda bulunurlar elbet ve geçmişin bu büyük insanlarına da onların hak ettiği üzere “Doğu Romalı” demek boynumuzun borcu.

Geniş açı mı, dar açı mı; HDR mi, yoksa tek kare mi; acep kaç F değerinde çeksem düşünceleri arasında gidip gelen fotoğraf acemisi bendeniz de en sona kalıp karelerimizi tamamladıktan sonra tabanvayımızla yollandık doğruca Galata köprüsüne. Bahadır Hoca’ya “Hocam yaf şuradan binsek tramvaya” seslenişimiz “Galata Köprüsü’nden size bir şey göstereceğim” ekosuyla yanıtlandı tahmin edildiği üzere. (Zaten konu Bahadır Hoca olunca göstereceği şeyler asla bitmez.) Biz de çıktık Galata köprüsü üzerine. Her Türk fotoğraf amatörünün yaptığı kadrajı yaptık bol bol ki “Galata Köprüsü üzerindeki balıkçılar” klasiğidir bu. Hatta lazın birisi tarafından fena halde fırçalandım “Napacaksin ki daaa benum fotorafimu,” şeklinde. Sonra Hoca’nın peşinden yürümeye devam ettim de şimdi yazarken düşünüyorum Hoca neyi gösterdi bize diye. Hmmm! Önemli olan neyi göstereceği değil, köprünün üzerinden geçerken gördüklerimizdi sanırsam ama hani “bir şey”le işaret edince… Neyse…

Galata Kulesi

Antik Çağın Dev Stadyumu

Sultanahmet’teki otelimize geldiğimde beni çok büyük bir sürpriz karşıladı. Otel efsanevi Bizans Hipodromundan kalan son duvarlara bakıyordu. Öyle bir stat düşününki zamanında yüz bin kişiyi alıyor olsun içine. Binyıl kadar Doğu Roma’nın kalbinin attığı yerdi burası. Hatta Nika Ayaklanması adı verilen olayda otuz bin Doğu Romalı, ayaklandıkları Justinyanus’un komutanı Belisarious tarafından burada katledilmişti. İşin ilginci bu ayaklanma Hipodrom’daki iki büyük takımın taraftarları tarafından çıkartılmıştı. Yeşiller ile Maviler kanlı bıçaklı iki taraftar grubuydu ve nerdeyse Hipodrom’daki her yarıştan sonra büyük olaylar yaşanırdı. (Allah allah nereden tanıdık bu acaba? Tarih tekerrürden mi ibaret demişti birileri.) Hatta derler ki Doğu Romalılar gladyatör oyunlarına ihtiyaç duymamışlar çünkü her yarış sonrasında iki grubun kavgalarını izler veya doğrudan katılırlarmış. Nika Ayaklanması’nda ise iki taraftar grubu birleşir ve İmparator Justinyanus’a başkaldırıp şehrin altını üstüne getirirler. Ayasofya başta olmak üzere birçok binayı yakıp yıkarlar, hatta kendilerine yeni bir imparator bile seçerler. İmparator Justinyanus tam arazi olmaya hazırlanırken karısı Theodora “Hop nereye?” mihvalinde bir konuşma çeker kocasına ve o da kaçmaktan vazgeçer. Yeşiller ve Maviler spor taraftarlarından öte siyasi partiler gibi oluşumlardır aslında. Maviler soyluların, yeşiller ise orta ve alt tabakanın gruplarıdır. Justinyanus kaçmaktan vazgeçtikten sonra komutanları Maviler grubunun liderlerini satın alırlar önce ve Maviler isyandan tüyerler yavaştan. Geriye kalan Yeşilleri de stadyumda kıstıran askerler büyük bir katliam yaparlar. İşte bu kanlı olayların da yaşandığı efsanevi Hipodrom’un üzerinden -ki bugünkü Sultanahmet Meydanı’dır-, yürüyerek otelimize geldiğimde, Hipodrom’un kalan duvarlarını görmek bana büyük mutluluk yaşatmıştı.

Hipodromun Duvarı

Yapı”taş”larımız…

Tarihsel anıt ve yapılara “taş” deyip geçebilirsiniz belki; ama bir de onları kendi mevcudiyetinizin yapı”taş”ları olarak da görebilir, kabullenebilir, sahiplenebilir ve yaşayabilirsiniz. Osmanlı zamanında ne yapacağız ya bu “taş”ları deyip Avrupalılara onları yağmalama izni verirken, Avrupa o “taş”lar üzerinde inşa ediyordu kendi medeniyetini. Şimdi oralara gezmeye gittiğimizde bizlere çok modern ve medeni geliyorlarsa onlar, “taş”lara “aman ya” diye bakmadıklarındandır işte; onları temellerine oturtmalarındandır bu ülkeleri medeniyet seviyesinde bu kadar ilerleten. Peki ya bizler ne yaparız üzerinde yaşadığımız bu “taş”arla? Yanıtını hepimiz biliyoruz.

“Geçmişini kabullenmeyenin geleceği olamaz.” Bizim resmi ideolojimiz bu sözü sever “de” Türklerin Anadolu’daki tarihini 1071’de başlatır ve önceki dönemleri de müzelere kapatır. Halbuki Anadolu toprakları 1071’den önce de onbinlerce yerleşim yerinden oluşuyordu ve bu topraklar üzerinde yaşayan birçok kültür vardı. Türkler de göç ederek bu halklarla karıştılar. Genetik haritalarımıza baktıralım isterseniz, nerdeyse bu topraklar ve çevresindeki hemen her bölgeden bir parçamız çıkar. Bizler Orta Asyalı olduğumuz kadar İyonyalıyız da, Hititliyiz de, Urartuluyuz da, Doğu Romalıyız da, Karialıyız da… Bizler her şeyden önce Anadoluluyuz… Ne zaman bunu kabulleneceğiz, işte o zaman yerlerde sürünen özgüvenimiz ayağa kalkacak Anadolu insanları olarak. İki Avrupalı, üç Amerikalı gördüğümüzde kendimizden geçiyoruz. Adı yabancıysa farklı, Türkçeyse farklı muamele ediyoruz; ama esas malzeme bizde. Çok özel topraklarda yaşıyoruz, ama kendi yapı”taş”larımızı “taş” deyip geçiştirdikçe, bizim “taş”larımızla kendilerine medeniyet oluşturanların “taş”ak oğlanı oluyoruz hiç kusura bakmayın. Mevcudiyetimizin temellerini taa Anadolu’da yaşayan ilk insanlardan aradığımızda ve en sonunda Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyetiyle birleştirdiğimizde ise tüm dünya Anadolular’ın ne kadar “taş”aklı olduğunu görür. Bunun için illa yeni bir Atatürk beklememize gerek de yok. Gerekli tüm malzemelere sahibiz işte. Geriye kalan inşa etmesi… Bu inşayı da Kültür Bakanlığı’ndan beklemeyeceğiz herhalde. Önce bizde başlar bu adımlar. Bunun için de öncelikle “taş”ların ruhunu hissetmeyi denemeliyiz. Çünkü evrende varolan her şey ama her şey, “Ruh”un parçasıdır ve ne kadar çok hissedebilirsiniz, o kadar çok birleşirsiniz “Ruh”la. “Ruh”la birleştikçe de kendinizle birleşirsiniz ve yaşamınız değişir baştan aşağıya…


Hani Yahu Nerede Gezi?

Hipodrom’dan girdim nereden çıktım hani de söylemiştim size, yolculuğun amacı sadece varılacak nokta değildir. “Saha çalışmaları”nın hele ki İzmirna Fotoğraf Atölyesi’nde bizlerin yaptıklarının amacı da sadece fotoğraf değildir. Kamera, kadraj, diyafram vs. bunlar sadece birer araçtır. Esas amaç önce “Ruh”u hissedebilmek, sonra da bunu fotoğraflar aracılığıyla yansıtabilmektir. Bunun için sadece fotoğraf teknikleri değil de “Sanat Tarihi” görüyoruz atölyede, oturup tartışabiliyoruz Bahadır Hoca’yla sanat üzerine, felsefe üzerine, yaşam üzerine, güzellik üzerine… Böylece anlam kazanıyor gittiğimiz gezdiğimiz yerler, fotoğrafladığınız mekanlar…

Oteldeki kahvaltımızdan sonra doğrudan Meydan’a daldık ve başladık dolaşıp fotoğraf çekmeye. Aslında gezdiğimiz her mekan üzerine yazabileceğim o kadar çok şey var ki bu yazı uzar da gider. Arkeoloji Müzesi’ni mi anlatsam Sultanahmed Camii’ni mi? Ayasofya’yı mı dillendirsem Kariye Müzesi’ni mi? İsmail Acar’ın Pargalı İbrahim’in Sarayındaki olağanüstü sergisini mi paylaşsam, Galata köprüsündeki martıların coşmuş hallerini mi? Surdibi’ni mi söylesem, Dolmabahçe Sarayı’nı mı? İki gün içinde o kadar çok mekana gittik ki… Zaman içinde farklı yazılarımda buralarda deneyimlediklerimi de paylaşırım elbet ama hani her şeyi bir anda da boca etmemek lazım.

argonotlar
Bahadır Hoca ile sevimli Argonot Cevdet

Argos’un Yolculuğu

İki günün sonunda ise halimiz tahmin edilebileceği üzere fiziksel olarak haraptı. Geride kalan son beş Argonot, İzmir otobüsü için Beşiktaş Barbaros Bulvarı’ndan yukarı yürürken savaştan çıkmış Romalı askerler gibiydik. Altın Post’u bulamamıştık belki, ama aramamıştık da hani. Altın Post yolculuğun kendisiydi zaten. Ama ben kendi adıma bir post bulmuştum, daha doğrusu baykuşluğun postunu üzerimden atmıştım. Korkunun kapısından geçmiştim bir kere daha ve İzmir’e döndüğümde kendimi artık her istediğimi yapabilecek güçte hissediyordum ve hissettiğim o duyguyla da atölyenin Facebook duvarına şunları yazdım:

Ayak parmaklarım su topladı, tabanlarım ve sol bileğim şişik, bir de üstüne pişik, omuzlarım kilolarca sırt çantasını taşımaktan çökük, artı çanta kayışından tahrişli, kaldırım kenarlarına oturmaktan popomun şaftı kaymış halen üzerine zor oturuyorum, fiziksel yorgunluğumu anlatmaya bile imkan yok… Ama değdi mi? Her gününe, her saatine, her dakikasına… İstanbul alan çalışmamız muhteşemdi. Daha önce İstanbul’a defalarca gitmiş, hatta aynı alanları defalarca çekmiş olmama rağmen bu sefer ki bambaşkaydı. Önce burun kıvırıp, ‘Nasılsa hep giderim’ yapıp sonra da çark edip otobüse atladığım için çok mutluyum. Evet, İstanbul’a yine gidebilirim, ama bu ‘çok’ farklıydı. Hele ki Bahadır Hoca’yla birlikte “canlı” kadrajlar yapmak çok öğreticiydi. Unutulmaz bir deneyim oldu ve cidden bu atölyenin ruhu saha çalışmalarında yatıyor… ‘Argonot’ bir espri gibi geliyor belki ama bir ruhun adı… Ve bu ruh pek çoğumuzun yaşamlarını değiştirebilecek ve renklendirebilecek güçte… Hem daha sefer yeni başladı… Derslere geliyorsunuz eyvallah da gemiye atlamayıp sefere çıkmaya hazır mısınız? O zaman ıvıydı vıdıydı diye düşünmeyin ve sadece atlayın. Bakalım Argos bizi nerelere götürecek… 

Yorum Yapın