Türkiye’de Neden Kitap Okunmuyor?

129 views

Hemen hemen hepimizin bir biçimde dahil olduğu, ama aynı zamanda da veryansın ettiği istatistikler gösteriyor ki, gün geçtikçe daha az okuyoruz. Son yapılan araştırmalara göre Türkiye’de bir kitaba 12 bin insan düşüyor, bir metrekareye ise 104.

Bu noktada kitap okumayanları cahillikle, tembellikle suçlamak oldukça kolay ve tümüyle yanlış da sayılmaz üstelik. Ne olursa olsun insanın gelişimi kendi elindedir ve süreci tüm zorluklara rağmen, belli oranda istediği noktaya çekebilir. Fakat konu toplumsal istatistikler olduğunda, sistem gibi mekanizmaların insanların bireysel gelişim hız ve isteğine bırakılması, bildiğiniz gibi mümkün değil. Öyle olsa herkes istediği saatte, kaldırabildiği kadar mesai ile çalışıyor olurdu.
Demek ki tek tek bireylere atılamayacak kadar ciddi bir hatayı sistem yapıyor.
Peki, ne yapıyor?

Öncelikle kitap okuma alışkanlığı için, hep birlikte 18-19. yüzyıla geri dönelim.
Bu yıllarda Avrupa’da kitap okuma alışkanlığı “asil” sınıfında ve onun bir alt kademelerinde görülen bir özellikti. Çünkü yalnızca onların, gün boyu geniş ayrıntılarla yazılmış kitapları okuyarak kendilerini eğlendirecek lüksleri vardı. Köylüler ise, gün boyu ev, hayvancılık ve tarla işlerinden dolayı bu tip bir lükse, elbette sahip olamıyorlardı. Fakat asil sınıfın çöküşü ile birlikte, Avrupa “eşitlik” ilkesini, köylülerin de en az asiller kadar “önemli” insanlar olduğu görüşü üzerine, vatandaşlık sistemiyle kurdu. Vatandaşlık yükümlülükleri noktasında asiller köylülerin seviyesine düşerken, kapitalizm ve tüketim noktasında köylüler asillerin seviyesine çıktı.
Böylece eskiden köylü olan ama şimdi eşit vatandaş olarak anılan esas halk kitlesi, “asilleşme” gösterdi. Daha önce yapamadıkları şeylere, onların değerini arttıracağı düşüncesiyle dört elle sarıldılar, tiyatro, opera, adab-ı muaşeret kuralları ve elbette kitap okuma alışkanlığı.
Oysa Türkiye coğrafyasında böyle net ve formel bir asil sınıfından bahsetmek mümkün değildi. Dolayısıyla aynı sosyolojik devrimler bu coğrafyada gerçekleşirken, halkın itibarına el koyacağı, padişah/kral ile köylü arasında asiller gibi bir ara sınıf mevcut değildi. Köylülerin padişahlaşamayacakları da göz önünde bulundurulursa, Cumhuriyetin ilk yıllarında, köylü olduğu haliyle yüceltilerek gelişimi sağlanmaya çalışıldı. Köylü, iktidar sahibinin karşısında, ondan daha güçlü ve onunla rekabet içinde bir imaja oturtuldu. Dolayısıyla maalesef iktidar ve asalet sahibi insanların tekelinde sayılan birçok şeye karşı da, halkta bir ön yargı gelişti. Bu durum, köylülerden meydana getirilen ve onlarla kurulan bir ülke halkının, kendi kimliğini koruması itkisi ile perçinlendi. Sonuçta, Türkiye insanının genel olarak, tiyatro, opera, kitap okuma, satranç, klasik müzik dinleme gibi “üst sınıf çıkışlı” eylemlere alerjisi vardır.

İkinci bir sebep ise, temel insani bir formüle, fayda-zarar hesabına dayanır. Hepimizin bildiği gibi, insan da, ondan müteşekkil toplum da, zaman içerisinde faydası olan davranışları alır ve kültürle uyumlu hale getirilerek kullanır, daha zor olmakla birlikte verimsiz davranışları ise, bırakır. Buna yakın zamanda en güzel örnek, normalde teknoloji ile arası açık olmasına rağmen, çeşitli yararlarını gördüğü için Facebook kullanmayı öğrenerek sosyal medyaya dahil olan X ve Baby Bomb kuşağı, yani günümüz gençleri için ebeveyn kuşağıdır.
Bu açıdan kitap okuma eylemini Türkiye bazında değerlendirelim şimdi.
Kitap, roman da olsa, araştırma eser de olsa, kişiye bilgi ve daha geniş perspektif kazandıran bir materyaldir. Dolayısıyla düzenli kitap okuyan kimselerin olayları değerlendirmek için kullanacağı parametreler artar, buna paralel olarak sorgulama ve farklı açılardan durumu görebilme kapasitesi gelişir. En önemlisi fikir oluşur. Alınan bilgilerle yoğurulmuş kişiye mal edilmiş, şahsileşmiş yeni fikirler.
Fakat Türkiye, fikir, kural-kaide veya prensiplere göre işleyen bir ülke değildir. Türkiye şahıslar üzerinden dönen bir sisteme sahiptir. Türkiye’de çalışan da olsanız, öğrenci de, sosyal bir grup da söz konusu olsa siyasi bir ekip de, devlet işi de olsa özel sektör de, fark etmeksizin önemli olan kurallar değil şahıslardır. Şahıs otoritesi, şahıs yönlendirmesi, şahıslar arası barış veya savaş söz konusudur.
Yani bir diğer deyişle, ne kadar eşsiz düşündüğünüz değil, kiminle anlaşabildiğiniz, kiminle kavgalı olduğunuzdur mesele. Böyle bir toplumda uyum, toplum içinde varlığını sürdürebilmek için hayatidir ve en ufak değişik duruş cezalandırılır. Şimdi böyle bir ortamda kitap okumak, kitaptan alınan bilgiler, kitapla gelişen perspektifin, şahsi verdiği tatmin haricinde, bir kişiye hayati bazda katkısı nedir? Hiç. Aksine zararı olacaktır.
Bu sebeple Türkiye’de kitap okuyan insanlar genelde ya kitap camiasına dahil olanlardır (akademisyenler, yazarlar, editörler vs) ya da içe dönük tip karaktere sahip olanlar. Gruplardan ilki, zaten kitabın yüceltildiği bir cemaate dahildirler, ikinci grup ise, her halükarda toplumla çok da içli dışlı olmaması sayesinde, kitap okumanın yaratacağı uyumsuzluğa bağlı psikolojik çatışmayı yaşamaz.

Sonuçta, şahıs bazlı sistem ve karizmatik köylü anlayışı üzerine inşa edilmiş bir modern toplumun, düzenli ve sıkça, kişisel tercihleri doğrultusunda okuması ve kendisini geliştirmesini beklemek yanlıştır. Bu gidişatta insanlar ya toplum içinde meşhur olan, yani onlarca onaylanmış birkaç bestseller kitabı okuyacaklardır ya da toplumla zıtlaşmayı göze alacak ve yalnız kalacak cesaretleri veya bu yönde tabiatlar varsa okuyacaklardır.
Aksi takdirde değil okumak, gelecekte 1 kitap başına düşen insan sayısının, ülke nüfusuyla eşitlenmesi işten bile değildir.

Yorum Yapın