Sen Hiç Tanımadığın Birini Özledin mi?

433 views

Ben özledim. Onu ilk kez 2 ay önce yogaya başladığımda gördüm. Çok yakışıklıydı aslında ama hissettiklerim tam olarak fiziksel bir çekimdi diyemem. Bir gün yoga dersine gittiğimde ders sonu başlayan sağanak yağmur nedeniyle okulu terk edememiş ve eşyalarımı yeniden dolaba yerleştirip bir sonraki derse girmeye karar vermişim. Ve işte dersin hocası olarak yeniden karşımdaydı. Derken, dersi açmak üzere konuşmaya başladı. Onu dinlerken içimde tuhaf bir hissin büyüdüğünü fark ettim. Sanki konuşan o değil de bendim. Benim kelimelerim, benim vurgularım, benim ses tonumdaki derinlik, benim bakış açım, benim topluluk önünde konuşurken oluşturduğum güvenli alan… Evet bedenimle her zaman sağlam bir bağlantıda olmuşumdur ama o derste sanki kendi kendimle çok değişik boyutlarda bağlantı kurabildim, hüzünlendim, huzur doldum, kalbim ilhamla doldu, gülümsedim, rahatladım.  Ders sonunda konuştuğumuzda onun da aynı zamanda nefes koçu olduğunu ve yogayla tanıştıktan sonra tüm farkındalık ve şifa yolculuğunu yogaya taşıdığını çünkü yoganın diğer tüm şifa tekniklerini kapsayan bütünsel bir yöntem olduğunu düşündüğünü öğrendim. Ben henüz 2 aydır yoga yapıyordum ama ben de aynı fikirdeydim, benzer yolu takip edeceğimden emindim. O konuşmadan belki de hayatımızın son 10 yılında hiç tanışmamış olsak da aynı dönemeçlerden döndüğümüz, benzer süreçleri atlattığımız ve benzer yaşam amacıyla yollarımıza devam ettiğimiz hissiyle ayrıldım. Ruh ikizi, eş ruh gibi kavramları daha önce hiç anlamlı bulmamıştım ama bu gerçekten doğru olabilir miydi? Konuşmanın sonunda “sonra görüşmek üzere” anlamında sarıldık ve o anda mental ve ruhsal boyutlarda hissettiğim bu bir’lik hissinin tamamlandığını hissettim; eriyordum ve yok oluyordum. Bedenimi ve nefesimi onun kollarında tamamen serbest bıraktım; her nefes alışımda içim ona karşı çılgın bir sevgiyle doluyor, her nefes verişimde ise aramızdaki sınırlar kayboluyordu.

Sonraki haftalarda oldukça alakasız bir saatte olmasına rağmen onun dersine gitmeye devam ettim. Normalde meditasyona oturduğumda dış dünyada olup bitenin benim konsantrasyonumu bozması bir hayli zorken, O etraftayken gözlerimi kapatamıyordum. Onun dersine gelmeden önce midemde uçuşan kelebeklerden hiçbir şey yiyemiyor, o etraftayken normalde olduğum bıcır bıcır halimi sergileyemiyor, adeta donup kalıyorum. Bütün bunlar aşkın tanımı mıydı? Açıkçası aşk buysa, aşk oldukça öldürücü bir şey olmalıydı. Onu görmediğimde özlemden kalbim yanıyordu. Gördüğümde ise zaten kalbim, beynim, ruhum, bedenim yangın yerine dönüşüyordu. Tanımsızdı. Belki de tanımlamaya gerek yoktu. Sonra olan bitenin ne kadar tuhaf, saçma, çizginin dışında veya anlamsız olduğunu düşünmeyi bırakıp sadece bu duyguları deneyimlemek için kendime izin verdim. Bu özlemin sonunda kavuşmanın kimle olacağını nereden bilebilirdim?

Bu yoğun duyguları deneyimleyerek geçirdiğim günlerde hayatımda ilk kez şunu fark ettim: Bedenimle bağlantıda olmayı hep negatif bir şeyleri çözümlemek, hücre hafızasında birikmiş olan travmatik anılardan özgürleşmek için faydalı bulmuştum. Ama bedenimle bağlantıda olduğumda aynı çözümlemenin ve şifanın haz duyarak, aşk denizinde yüzerek, beynimde zevkten patlamalar yaşayarak, kuşlar gibi hafifleyerek de meydana gelebileceğini fark etmemiştim. Şimdi ben, objesi ile iletişime bile çok seyrek geçebildiğim aşk hali sayesinde çok yaratıcı bir insan olmuştum. Hep yapmayı planladığım projeler tek tek hayata geçiyor, daha önce aklımın ucundan bile geçmemiş olan yeni fikirler oluk oluk akıyordu. Stresli iş hayatı bile bence çok verimli ve keyifliydi. Evet, özlem hala oradaydı, ama bu aynı zamanda benim her sabah büyük bir heyecanla uyanmamı sağlıyordu. Kaç zamandır hayalimde hep benimle aynı yaşam amacına hizmet eden biriyle birlikte olmak ve beraber hizmet etmek vardı aslında. O anda fark ettim ki, bu bir’lik halinin deneyimlenmesi için fiziksel dünyada birlikte olmaya bile gerek yokmuş. Bir’lik ruh boyutunda meydana geliyormuş ve biz hiç tanımadığımızla bile her an bir olabilirmişiz.

Sonuç olarak madem ben insanlığa hizmet etmek istiyordum, şu anda kendisinin haberi olmasa bile bana gerekli enerji ve motivasyonu sağlıyorken, neden bunu yaratıma dönüştürmeyeydim ki? Bu düşüncelerle yoğrulduğum bir gece çok enteresan bir rüya gördüm. Rüyamda ikimiz beyaz doktor önlükleri giymiş, birini önemli bir ameliyata hazırlıyorduk. Son birkaç yıldır yaşadığım deneyimlerden biliyorum ki; ne zaman bedenimle bu kadar yüksek seviyede bağlantıda olsam rüyalarım haber getiren niteliğe bürünürdü. O nedenle şifa dolu mucizelere doğru açılımlar yaşayacağımızı biliyordum. Belki de bir gün, ilahi dişil ve ilahi eril olarak tantra, nefes, yoga kampları düzenler, aşk dolu çemberlere bir’likte kalp kalbe rehberlik ederdik kim bilir?

Yine bir Pazar günü heyecandan midem bulanır, nefes alamaz halde onun dersine gittiğimde, her nedense buna bir son vermek istedim. Bu gerginlikle yaşamaya devam edemezdim. Bu gerginliği bırakmamın, içinde bulunduğum aşk halinden vazgeçerek mümkün olduğunu biliyordum. Eller kalbin önünde buluştuğunda ilk kez gözlerimi kapatmadım, Ona bakmaya devam ettim. Kalbimden bana o anda olanı ve O’nu olduğu gibi göstermesini istedim. Aniden toz pembe stüdyo netliğe kavuşurken, dışarda da –tevafuk bu ya- hava kararmaya başladı. Sanırım yine yağmur yağacaktı. Gerçekliğin aldığı şekil ile ham fiziksel gerçekliğimize ulaşmaya başladığımı anladım. O, olduğundan daha yaşlı görünmeye başlamıştı; yüzündeki kırışıklıklar da neyin nesiydi? Sanki bir anda ışığı ve adeta Yunan tanrılarını andıran ihtişamı da kaybolmuştu. Ses tonu hala şefkatliydi ama sesinde bir tereddüt mü vardı? Gözlerini kaçırıyordu sanki, belki O da hepimiz gibi bağ kurmasını engelleyen korkulara sahipti? Hatta benim hatırlamadığım bir travmaya ait olduğunu düşündüğüm bir huyum vardır: Ben küçüklüğümden beri ayaklarımızdan hiç hoşlanmazdım ama onun ayaklarını her gördüğümde “ay ne güzel yaa” diye geçiriyordum içimden. Şimdi onun da ayağı hepimizinki kadar çirkin görünmeye başlamıştı. Daha fazla dayanamadım ve gözlerimi kapattım. Ne oluyordu? 5 dakika öncesine kadar Ona taparcasına aşk hali içindeyken, Onu bir anda hepimiz gibi sıradan yapan neydi? Veya O zaten hepimiz gibi sıradan bir insanken, benim Ona daha önce hissetmediğim bir aşkla bağlanmamı sağlayan neydi? İkincisi daha doğru bir soruydu. Bu sorunun yanıtını almaya niyet ederek yin yoga dersini yaptım.

Ve her Shavasana’da olduğu gibi yine tüm yanıtlar en çıplak halleriyle önüme serildi…

Bu özlem kendime duyduğum özlem, bu koşulsuz ve tanımsız aşk kendime duyamadığım aşk, Onu mükemmel görüşüm ise kendimi öyle görmeye duyduğum arzudan ileri geliyordu. Hiç tanımadığım bir insanı bile mükemmel görebilen bir kalbe sahipsem, neden kendime de aynı pozitif varsayımları, nezaketi, zarafeti, yumuşaklığı ve anlayışı gösteremiyordum? Neden hiç tanımadığım birine kalbimde böylesine kocaman bir yer verirken, kendime olduğum ve olamadığım tüm hallerimde aynı koşulsuz ve sınırsız aşkı gösteremiyordum? Duyduğum özlem bunaydı. Duyduğum özlem kendime duyamadığım aşkaydı. Duyduğum özlem kendimle bir olamayışımaydı. Duyduğum özlem, içimdeki tamamlanmamışlık duygusundan dolayı yaratıma katılamayışımaydı. Şimdi, bana armağan gibi sunulmuş olan bir’lik deneyimiyle kendi yaratımımın potansiyeline ulaşmıştım ve O görevini tamamlamıştı.

Ben o Shavasanada kendimle bir olmayı ve aşkı önce kendimle doya doya yaşamayı seçtiğimde, yepyeni bir alan açıldı içimde. İçimde bir ses yankılandı: Peki ihtiyacın olan aşkı artık kendine verdiğine göre, aşık olmanın bir seçim olduğu yeri de deneyimlemeye hazır mısın? Shavasana’dan kalkıp eller kalbin önünde bir kez daha birleştirdiğinde, O ne kadar sıradan ve hatta standart bir insan olursa olsun, Onu, diğer herkesi ve daha da önemlisi kendini, yaratanın ihtişamıyla görmeye, yaratanın koşulsuz ve sınırsız sevgisiyle almaya, vermeye ve paylaşmaya hazır mısın?

Her dersin sonunda olduğu gibi gözlerimden birkaç damla yaş süzüldü. Cevap, evetti. Başımı göğsümden kaldırdım, ellerimi dizlerime yumuşacık düşürdüm ve gözlerimi yavaşça araladım. İlahi yanlarımızın kutsallığını yaşayabilmemiz için ne Yunan tanrılarına ne de Mısır tanrıçalarına ihtiyacımız vardı. Kutsallık, sıradanlığımızın tadını çıkarabilmekteydi. Bir’lik ise, bu sıradanlığa ilahi sevgiyle bakabilmekte…

Bizi bir’liğe yakınlaştıranlara sevgi ve selam ile.

Yorum Yapın