Kumdan Kaleler ve Çukurlar Üzerine: Başarı Kriterimiz Nedir?

145 views

Yıllar önce adını hatırlamadığım bir köşe yazarı, adını hatırlamadığım bir yazısında şöyle demişti: “tatilde turist çocuklara bakıyorum, sahilde kumdan kaleler inşa ediyorlar. Bizim çocuklarımız ise boyuna kumu dibine dibine kazıyor.” Yani aslında biri kumu, kazdığı çukura dolan deniz suyunu mücadele edilecek engeller olarak görür ve belki de bilinçdışındaki alan açma, kuytuya saklanma arzusu yüzünden, gerçekte anlamsız bir çukuru kazmaya çalışırken, diğeri üretmeye odaklanıyor ve kumu, suyu bir malzeme olarak değerlendiriyor.

Peki, neden böyle?
Bizim coğrafyamızda başarı, sorunlarla mücadele etmek olarak görülüyor, üretmek olarak değil. Yani ortada sürekli bir engel olacak ve biz onunla savaşıp hayatta kalacağız. Ama o hayatta kalmanın bize veya çevremize ne hayrı olacak belli değil, çünkü mücadeleden dolayı bir türlü iş üretime gelmiyor.
Çevrenize bakın, herkes sürekli, biraz da büyüklenerek hayatındaki engellerden ve onlarla verdiği mücadeleden bahsediyor. Hasbelkader engelsiz yaşayanlara, bir şey üretmekte olsa bile, “hiçbir şey yapmıyor” gözüyle bakılıyor. Sırf bu yüzden genele göre çok dertsiz gözükenler, bu imajı kırmak için gaipten dertler üretiyorlar. Hatta, büyük dertler aşmış olanlar bile akıllanmıyor, biraz dinlendikten sonra başlarına yine dert alıp, dinlenme esnasında oluşan boşluk hissinden kurtuluyorlar.
Bu algı yüzünden, aslında üretime araç olabilecek ögeler de engel olarak algılanıyor. Çocuklarımızın kumu-suyu engel görmesi gibi. Yetişkin hayatından örnek verirsek, örneğin bir hastalık veya parasızlık ya da yalnızlık. Kendi içinde üretime, farklı bir yol bulmaya araç olabilecekken, hep kurtulunmaya çalışılan durumlar.
Yabancılar dergilere “1 sene yalnızlık sonunda fark ettiklerim”, “1 sene işsizlikten öğrendiklerim”, “1 sene para harcamayarak başardıklarım” gibi makaleler yazarak hem çevrelerine katkı sağlayıp, hem kendilerine bir iş elde ederken, bizim insanımız ağlıyor. Sonra işi bulunca işin şartlarından, para gelince vergisinden, partner gelince evlilikten ağlıyor.
Yenilemeyen kurban rolü bizde başarı haline gelmiş. “Yenilmedim, ayaktayım”cıyız, “düştüğüm yerde cevher bulup ürettim”ci değil.
İşte ömrümüzün boşa geçmesinin, çok yorulmamıza rağmen elimize hiçbir şey kalmamasının, hayatı bu kadar saldırgan algılamamızın altında, bir noktada bu yatıyor.
Lüzumsuz bir çukur için sahille mi savaşacaksınız yoksa kumdan kalenizle merceklere gülümseyerek poz mu vereceksiniz?

Karar sizin.

Yorum Yapın