Bellerophon Efsanesi: Amazon Kadınları Anneliğe İkna Eden Erkeklere Bakış

298 views

İncelememize geçmeden önce Bellerophon Mitolojisini kısaca özetleyelim:
Bellerophon yakışıklı, genç bir savaşçıdır. Bir gün av sırasında yanlışlıkla kardeşini öldürür ve bunun üzerine yaşadığı toprakları terk eder. Gittiği yolda bir krallığa denk gelir ve burada ağırlanır. Kralın karısı Bellerophon’a aşık olur, ancak Bellerophon kendisine iyi niyet gösteren Krala böyle bir ihaneti kabul etmez. Bunun üzerine Kraliçe Bellerophon’un kendisine tecavüz etmeye çalıştığı iftirasını atar ve Kral, kendi misafirini kendisi öldürmek istemediği için onu Kraliçenin babasının krallığına, yani Likya’ya gönderir.
Likya Kralı da doğrudan bizim oğlanı öldürmek yerine, ona bir takım zor görevler verir: Şimera adlı canavarı öldürmek, ülkeye saldıran Amazonlarla savaşmak gibi. Mitolojinin burasında duracağız; devamı var, ancak bizi ilgilendiren kısım Bellerophon’un Amazonlarla olan savaşı.

Öncelikle Bellerophon’u biraz inceleyelim. Bellerophon erkek bir savaşçıdır, Tanrılar onun yanındadır; yani o eril gücü, ataerkil sistemi temsil eder. Fakat bu temsil dengeli bir temsildir. Çünkü Bellerophon’un gözünü hırs, güç ve otorite bürümemiştir. İçindeki dişil yanın ona kattığı merhamet ve şefkat hislerine de sahip bir savaşçıdır Bellerophon. Bu sebeple kardeşini öldürmesi bir hırs veya taht meselesi değildir; yanlışlıkla olmuştur ve sonuçta yaşadığı toprakları terk etmiştir kahramanımız. Ayrıca vardığı krallıkta da Kralın eşine yaklaşmamıştır. Yani her iki enerjide de görülen (dişil-eril) şehvet düşkünlüğü de yoktur, entrikalarla Kralı devirip başa geçme isteği de. O bir ideanın savaşçısıdır, politikanın veya sistemin değil. O dengenin savaşçısıdır. Bu yüzden taht, kadınlar, para ve güç istemez. Yalnızca canı için merhamet ve alçak gönüllülükle savaşır.
İşte böyle bir adam bir gün, tek başına bir amazon ordusunun karşısına çıkar. Amazonlar savaşçı kadınlardır ve özlerinden uzaklaşmışlardır. Onlara kendileri olma hakkını tanımayan yeni ataerkil sisteme karşı savaşırken, neticede ona benzemiş, erkekleşmişlerdir. Şimdi onları özlerinden uzaklaştıran yalnızca ataerkil ordular değil, kendi öfkeleridir de.
Böyle bir meydanda Likya Kralının ricası üzerine tek başına savaşan Bellerophon, yaralayarak yere düşürdüğü Amazonlardan birinin miğferi başından düşünce bir an için duraklar. Kılıcını yere indirir. Karşısındaki amazona duyduğu sevda ile, merhamet duyguları kabarır ve onun neden burada ve böyle savaştığını anlar. Aslında çok büyük bir risktir, tek başına olduğu bu savaşta bir anlık kılıcı indirmek, bir idrak uğruna canını feda etmektedir. Ancak böyle olmaz çünkü o an Amazon da anlar. Düşmanının kendisine verdiği yaranın aslında onu özüne döndürmeye çalışan bir çağrı olduğunu. Aslında savaşın ve kılıcın değil, sevginin ve anlayışın neferi olduğunu hatırlar. Böylece bu yenilgi ona utanç ve acı değil, rahatlama ve sevgiyi getirir.
Amazon yerden kalkarak Bellerophon’a saldırmaya çalışan kız kardeşlerini engeller ve böylece bu iki anlaşan ruh savaşı bitirirler. Yine mitolojiye göre Amazonlar bu noktadan sonra ne kendilerini aşağılayan saray yosmalığına ne de onların doğasına aykırı olan savaşa meyletmemişler, anne olmuşlardır. Kutsal evlilik ile hem onların varlığının değeri takdir edilmiş hem de bu güvenceyle kendileri olabilmişlerdir.

Şimdi gelelim günümüze ve bu hikayenin sembolize ettiği gerçeklere.
Ne kadının, doğası gereği zayıf bulunarak aşağılanması günümüz problemidir ne de kendi varlığını korumak için amazonlaşan kadınlar. Bu mitoloji bize bunu gayet güzel aktarır.
Erkeklerin aşklarıyla, vücutlarıyla, doğalarıyla dalga geçmesi, hatta onlara zarar vermesi sonucu, kadınlar ya mitolojide saray yosmalığı olarak sembolize edilen edilgen ve kullanılan, güç karşısında sinmiş bir role bürünürler ya da erkek savaş meydanında erkekten daha iyi savaşma arzusuyla varlıklarını korumaya çalışan amazona. Toplumumuzda özellikle çocukluk ve ergenlik döneminde bu eril güçten çeşitli biçimlerde zarar görmüş – şiddet, sözlü veya fiziksel taciz, tecavüz, cinsiyetten dolayı aşağılanma vs- kadınlarda, ergenlik ve sonrasında erkekleşme görülür ve bu durum her tip ilişkilerine de yansır. Özellikle erkeklerle olan ilişkilerinde içten içe saldırgan, dominant ve alt etme tavırları sergilenir. Çünkü uyum göstermek böyle kadınlarda boyun eğmekle eş anlamlı olarak algılanır ve bu da erkeğin yosması haline gelmektir ki, kadın bunu haklı olarak sindiremez.
Bu işin bir de erkek ayağı vardır. Hayatı boyunca gücü yüzünden istemeden başkalarına zarar vermiş veya anne, abla, nine, eş gibi kadın figürler tarafından, çeşitli psikolojik baskılara maruz bırakılmış ve alttan alta zorla yönetilmiş erkekler de aynı şekilde dişil güce karşı bir öfke duyarlar. Onlar için de bu güce boyun eğmek, erkekliğinden olmak, yani savaş meydanında kaybetmek anlamına gelir. Dolayısıyla iki taraf da kendi benliğini korumak için, karşısına çıkan karşı cinse karşı psikolojik bir savaş sürdürür durur.
Ancak, bu mitolojide olduğu gibi, şayet erkek içindeki eril ve dişil gücü, her türlü kayıp ihtimaline rağmen dengeler ve bu yönde davranırsa, o zaman yalnızca kendisini değil, karşısındaki amazonu da kurtarır.
Bütün efsanelerde, kendi egosu için değil de daha yüksek bir idea için savaşan savaşçılar, meydanda düşmanlarını yere yıktıklarında, bir an için duraklarlar. Aslında bu durma, bu an, kendi canları için büyük bir risktir. Yine de o noktada alacakları canın nefslerine, bağışlayacakları canın ise o yüksek ideaya hizmet edeceği bilincindedirler ve düşmanlarının canlarını bağışlayarak savaşa bir son verirler. Üstelik savaştıkları düşmanı da bu tavırla aydınlanmaya ulaştırırlar. Örneğin aynı motif, Hz. Ali’nin bir savaşta yüzüne tüküren düşmanı öldürmeyip canını bağışlaması hikayesinde de mevcuttur. Keza azılı düşmanı Kral Odin’in canını bağışlayan Arthur efsanesinde de.

Tekrar kadın erkek ilişkilerine dönecek olursak, şayet bir erkek, dişil güçten gördüğü zarara ve benliğini koruma korkusuna rağmen, eril gücünü amazon kadın üzerinde tatbik etmeyi bırakarak onun neden bu hale geldiğini anlar ve onun elinden tutarsa, işte o zaman bir amazonu bir anne yapabilme gücüne sahip olur.
Daha net ifade edelim: Dişil güçten zarar görmüş bir erkekle, eril güçten zarar görmüş bir kadın birbirlerine aşık olurlar. Bu aşkın verdiği güçle birbirlerine yaklaşırlar. Ancak yaklaştıkça birbirlerinin gücünden zarar görme korkuları da artar. Bu noktada kendisine dominant itkilerle yaklaşan kadının, bu dominantlığının arkasında geçmişte yaşadığı acılar olduğunu ve aslında kadının sadece kendisini korumaya çalıştığını anlayan ve onu bir saray yosması haline getirmek ya da kılıcı böğrüne saplamak yerine şefkat ve merhamet gösteren erkek, hem kendi içindeki dişil yaraya merhem olur hem de amazonun kalbine.
Peki, bugün için nedir saray yosması yapmak? Örneğin kendisine karşı dominant ve çekişmeli tavırlar sergileyen bir kadının, kendisiyle yaşadığı cinsel deneyimleri erkek arkadaş ortamlarında anlatmak, işte mitolojide saray yosmalığı ile sembolize edilen saldırıdır, ki bildiğiniz gibi toplumumuzda çok sık görülür. Bu saldırının sebebi işte erkeğin kendi içinde yaşadığı varlığı temin edememe, yenilme korkusudur.
Keza amazonlaşan, yani duygusuzluğu, sertliği, vurdumduymazlığı ve akılcılığı ile övünen yaralı bir kadına, tüm bunlara çok daha  fazla sahip olan bir erkeğin aynı ögelerle saldırısı da, kılıcı amazona saplama ile sembolize edilmiştir. Bir kadına ilgi gösterip, daha sonrasında yakınlaşmaya paralel artan korkuyla duyguları bir kenara bırakıp arayıp sormamak, bir anda ona bir yabancı gibi davranmak, ona hiçkimse gibi davranmak işte erkeğin “ben bu silahı senden iyi kullanırım” deme biçimidir.
Tüm bu tavırlar yalnızca ve yalnızca savaşın sürmesine sebep olur, keza iki tarafın gönlünde yer etmiş yaralara da şifa olmaz.
Savaşlar şifa getirmez, yalnızca yeni yaralar açarlar.
Esas şifa savaşı bitirmekte ve elden tutmaktadır. Bunun içinse, herkesin o meydanda bir an için durup anlamaya çalışarak, bir anlamda egosunu feda etmeyi göze alması gerekir. İronik bir biçimde bu fedakarlığın sonucu zaten ölüm değil, kurtarılmış üç yaşam anlamına gelir. Erkek, kadın ve çocuk.
Dolayısıyla bu riski almadan, yalnızca zafere koşan kadın veya erkeğin, kendi doğasını bulması, sağlıklı, eşit ve adaletli bir ilişki yaşaması mümkün olmayacaktır.

Yorum Yapın