Aydınlanma Nedir?

32.277 views

“Sapiens pol ipse fingit fortunam sibi.” “Bilge, kendi mutluluğunun efendisidir.” Plautus

“Aydınlanma nedir?”sorusu var oluşun anlamını arayan akil insanlar tarafından tarih boyunca sorulmuştur. “Bu insanlar karşılaştıkları zorluğa ve toplum tarafından dışlanmalarına karşın, kendilerini yalnızca bir yanıt bulmaya adamışlar ve birçoğu yaşamlarını bu yolda insanlık için feda etmişlerdir. Onların zahmetli arayışları; kendini bilmeye, evreni bilmeye ve bilgiye duydukları açlık tarafından yönlendirilmiştir. Sorulan soruların bazıları: “Ben kimim? Neden buradayım? Nereye gidiyorum? Yaşamın anlamı nedir?”dir.”[1] “Aydınlanma felsefesi genel olarak insanın kendi yaşamını düzenlemesini yeniden gündeme almış, hem düşüncenin hem de toplumsal yaşamın köklü değişimlere uğrayacağı bir sürecin fikirsel ve felsefi başlatıcısı olmuştur. 18. yüzyılın sonlarına doğru meydana gelen Fransız devrimi ve ardında gerçekleşen modernleşme süreçleri, düşünsel anlamda etkilerini ve kaynaklarını aydınlanma felsefesinde bulmaktadır.”[2] Rönesans ve reformlarla başlayan bu gelişmeler, aydınlanmacılıkla doruğuna varmış ve buradan itibaren “modernleşme” denilen sürecin oluşumunu hazırlamıştır. Bu süreç aydınlanmacılıkta ifadesini bulan köklü bir zihin değişikliği anlamına gelmektedir.

“Din merkezli toplumsal yapının ve düzenlemelerin yerini bu süreçte akıl merkezli toplumsal düzenlemeler arayışı alır. Bu mutluluk ve özgürlük yolunda sonsuz bir ilerleme idealidir. Laiklik, aydınlanma felsefesinin ve genel anlamda aydınlanmacılığın her tür girişiminde temelidir. Kant, aydınlanmacılığı, “aklı kullanma cesareti” olarak tanımlar.”[3]Aydınlanma Çağı, aklı kurucu ilke olarak benimseyerek, tüm toplumsal yaşamın ve düşünüşün buna göre şekillendirilmesine yönlenilen dönemdir. Kant’ın 1784 yılında yazmış olduğu “Aydınlanma nedir?” yazısının bazı öne çıkan bölümleri şöyledir: “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır “Sapare Aude!” “Aklını kendin kullanmak cesaretini göster!” sözü aydınlanmanın parolası olmaktadır.

Doğa, insanları yabancı bir yönlendirilmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın, tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar ve aynı nedenlerledir ki bu insanların başına gözetici ya da yönetici olarak gelmek başkaları için de çok kolay olmaktadır. Ergin olmama durumu çok rahattır çünkü. Benim yerime düşünen bir kitabım, vicdanımın yerini tutan bir din adamım, perhizim ile ilgilenerek sağlığım için karar veren bir doktorum oldu mu, zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz artık. Para harcayabildiğim sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir; bu sıkıcı ve yorucu işten başkaları beni kurtaracaktır çünkü. Başkalarının denetim ve yönetim işlerini lütfen üzerlerine almış bulunan gözeticiler insanların çoğunun, bu arada bütün latif cinsin ergin olmaya doğru bir adım atmayı sıkıntılı ve hatta tehlikeli bulmaları için gerekeni yapmaktan geri kalmazlar. Önlerine kattıkları hayvanlarını önce sersemleştirip aptallaştırdıktan sonra, bu sessiz yaratıkların kapatıldıkları yerden dışarıya çıkmalarını kesinlikle yasaklarlar; sonra da onlara, kendi kendilerine yürümeye kalkışırlarsa başlarına ne gibi tehlikelerin geleceğini bir bir gösterirler. Oysa onların kendi başlarına hareket etmelerinden doğabilecek böyle bir tehlike gerçekten büyük sayılmaz; çünkü bir kaç düşüşten sonra bunu göze alanlar sonunda yürümeyi öğreneceklerdir, ne var ki bu türden bir örnek insanı ürkütüverir ve bundan böyle de yeni denemelere kalkışmaktan alıkoyar.
Demek oluyor ki her birey için nerdeyse ikinci bir doğa yerine geçen ve temel bir yapı oluşturan bu ergin olmayıştan kurtulmak çok güçtür. Hatta insan bu duruma seve seve katlanmış ve onu sevmiştir bile; işte bu yüzden o, kendi aklını kullanma bakımından gerçekten de yetersizdir; çünkü onun böyle bir deneyi gerçekleştirmesine asla izin verilmemiştir, o aklını kullanmayı denemeye hiç bir zaman bırakılmamıştır. Dogmalar ve kurallar, insanın doğal yetilerinin akla uygun kullanılışının ya da daha doğru bir deyişle kötüye kullanılmasının bu mekanik araçları, erginleşme ve olgunlaşma için sürekli bir ayak bağı olurlar. Biri çıkıp yürümeyi köstekleyen bu zincirleri atsa da, en dar hendekten bile hemen öyle pek kolayca atlayamaz; çünkü o henüz kendisine güven duyarak bacaklarını özgürce hareket ettirmeye daha alışamamıştır. İşte bundan dolayı da ruhlarını, zihinsel yanlarını kendi başlarına işleyip kullanarak ergin olmayıştan kurtulan ve güvenle yürüyebilen, pek az kişi vardır.
Oysa buna karşılık, kitlenin kendi kendisini aydınlatması daha çok olanak taşır; hatta ona özgürlük, yani özgür olma hakkı tanınırsa bu durumun önüne geçilemez de. Çünkü yığının içinde, kamuda -vasiler arasında bile- bağımsız düşünebilen bir kaç kişi her zaman bulunacaktır; bunlar önce kendi boyunduruklarını atacaklar, sonra da insanın kendindekini akıllıca değerlendirmesi yanında bağımsız düşünmenin kişi için bir ödev olduğu anlayışını çevrelerine yayacaklardır. Ama eskiden kitleyi boyunduruk altına sokan ve kendileri de aydınlanmaya öyle pek layık olmayan ve hak kazanmayan gözeticilerden bir kaçı şimdi çıkıp da kitleyi boyunduruktan kurtulmaları için kışkırtırlarsa, öteki gözeticiler bunları ‘boyunduruk altında kalmaya zorlarlar; önyargıları yerleştirmenin işte böyle zararları vardır ve bu önyargılar kendilerini yayanlardan sonunda öçlerini alırlar. Bundan dolayı: kamu ancak yavaş yavaş aydınlanmaya varabilir. Gerçi devrimler ile bir ‘baskı rejimi, kişisel bir despotizm, bir zorbalık yönetimi yıkılabilir; ancak yalnız bunlarla, düşüncelerde gerçek bir düzelme, düşünüş biçimlerinde ciddi bir iyileşme elde edilemez; tersine, bu kez yeni önyargılar, tıpkı eskileri gibi, düşüncesiz yığına, kitleye yeni birer gem, yeni birer yular olurlar.
Aydınlanma için özgürlükten başka bir şey gerekmez ve bunun için gerekli olan özgürlük de özgürlüklerin en zararsız olanıdır: Ne var ki her yandan “Düşünmeyin! Aklınızı kullanmayın!” diye bağırıldığını işitiyorum. Kendi aklının kitle önünde, kamuoyu önünde ve hizmetinde serbestçe ve açık bir biçimde kullanılması her zaman özgürce olmalıdır ve yalnızca bu tutum insanlara ışık ve aydınlanma getirebilir. Şimdi acaba aydınlanmış bir çağda mı yaşıyoruz? Sorusu sorulunca, yanıt şöyle olacaktır: Hayır, aydınlanmış bir çağda değil, fakat aydınlanmaya giden bir dönemde, ‘bir aydınlanma döneminde yaşıyoruz. Şimdiki zamanlarda olduğu gibi, insanlığın bir bütün olarak, başkasının rehberliği olmaksızın, dinsel konularda kendi aklını iyi bir biçimde ve güvenilir bir şekilde kullanması durumunda olması ya da bu duruma getirilebilmesi için katedilecek daha çok yolumuz var. Fakat bu yönde özgürce çalışmak için şimdi onların yolunun temizlenip aydınlatıldığına ilişkin farklı göstergelere sahibiz; böylece evrensel aydınlanmaya giden yoldaki engeller, insanın kendi suçu ile düşmüş bulunduğu bu ergin olmayış durumundan kurtuluşu ile ilgili güçlükler yavaş yavaş da olsa giderek azalmaktadır. İşte bu bakımdan çağımız bir aydınlanma çağıdır. Aydınlanmanın yani insanın kendi kabahati sonucunda karşı karşıya bulunduğu olgun olmayış ya da kendi sorumluluğu sonucu düştüğü ergin olmayış durumundan kurtuluşunun odak noktası olarak din konularını belirlemeye çalıştım. Çünkü din bakımından ergin olmayış her şeyden daha çok tehlikeli ve zararlıdır.”[4]
“Aydınlanma, aklı her yönüyle ve her bakımdan çekinmeden kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak özgürlüğüdür.”denir. Farklı bir bakış açısı ile aydınlanma; farklı bir bakış açısından hakikat ile aramızdaki perdelerin kalkmasıdır. Akil birey, eğer zamanını mükemmel bir biçimde değerlendirebilirse yaşarken bir güneş gibi doğabilecek ve insanlığa da faydalı olacaktır. Bu aydınlanma ve aydınlatma insan ruhuna, zekâsına ve vicdanına nüfuz edeceği için hiç gölge bırakmadan her yerde olacaktır. Aydınlanma bir nevi uyanıştır. Yeni bir “ben”e “merhaba” deyiştir. Yaşarken yenilenme, değişme ve gelişmedir. Hermesçiler, kendilerini bütün varlıklarla birlik halinde görürler. Onların elde ettikleri aydınlanma, onlara evren ile ortaklık şuurunu getirir. Hermes diyor ki: “Osiris semadadır, fakat Osiris aynı zamanda her insanın kalbindedir. Kalpteki Osiris, semadaki Osiris’i tanırsa o zaman insan tanrısal bir ermiş olur ve parçalanan Osiris tekrar toplanır.” İnsanın kendine dayattığı toyluğun, ancak ölümden sonraki bir ruh göçü yolculuğu sırasında aşama aşama değişime uğrayacağına inanan Mısırlılar, gelinen her aşamada yeni bir bilinç düzeyine erişildiğine inanıyorlardı. Hermes, onu izleyenlere yaptığı her konuşmanın sonunda şöyle demekteydi: “İnsanlar ölümlü tanrılar, tanrılarsa ölümsüz insanlardır. Nur sizsiniz ve bu nur daima parlasın.” 
Ermişlerin ermişi Hermes’in öğrencilerine öğüdü ise şöyledir: “İlim kuvvetin, iman kılıcın, sukut da delinmez zırhın olsun. Hakikati herkesin anlayış derecesine göre açıkla. Ruh üstü örtülü bir nurdur ki ancak Aşk ile ebedi olarak parlar; aşksız ise sönüp gider.” Goethe ise şöyle der: “İnsanlara oldukları gibi davranırsak, oldukları gibi kala kalırlar. Ama onlara olmaları gerektiği gibi davranırsak, olabileceklerinin en iyisi olurlar.” Aydınlanmayı hayatlarında deneyimlemiş ve bu yolda yolcu olmaya karar verip eyleme geçen bireyler için hedeflenen bir varış noktası yoktur. Hedef yolun kendisidir. Bir noktaya ulaşıp orada yok olmak yani hiçlik hedef değildir. Zaten doğu öğretilerinde “Nirvana’ya ulaşmak” sönmek anlamında kullanılmaktadır. Bu büyük günahların insan yüreğinde yaktığı ateşin sönmesi demektir. Nefsine hâkim olmaktır. Nirvana’ya ulaşmak yok olmak değil, tam tersine ölümsüzlüğe ve sonsuzluğa erişmektir. Kadim öğretilerde yöntem ise iki sütun arası “Orta Yol”dur.
“Başkalarını anlamak bilgeliktir. Kendini anlamak aydınlanmadır.” der Lao Tse.Mısır öğretilerinde aydınlanma id’in Amon Ra’ya ulaşmasıdır. Farklı ezoterik disiplinlerde “Nirvana” “Yeniden Doğuş”, “Diriliş”, “Aydınlanma”, “Kalp Gözünün Açılması”, “Arınma” ve “Kavuşma” gibi değişik adlarla tanımlanan ezoterik dönüşümdür. “Ne biliyoruz ki!” isimli kuantum fiziği ana temalı kurgu belgeselde şöyle geçer: “İçimizde olan dışımızda olanı yaratacaktır. Soru sormaya, yaşamını sorgulamaya, düşünmeye başlayınca, tamamıyla yeni bir kavrama bağlanırız! Bu da sonuçta bizi içten dışa değiştirir. Ben sandığımdan daha fazlasıyım. Hatta bundan da fazlası olabilirim. Çevremi, insanları etkileyebilirim. Siz hiç, kendinizi bir başkasının gözlerinden gördünüz mü? Ne aydınlanma ama! Siz hiç, bir an öylece durup da nihai gözlemcinin gözleri ile baktınız mı kendinize ?” Aydınlanma metodolojisinde temel farklılardan biri şöyledir: Örneğin Budist yolu, içe çekilme yoluyla aydınlanma esasına dayalı bir ezoterizm iken, Batı ezoterizmi dışa da hâkim olunması temeline dayanarak hem içeriyi hem dışarıyı hem aşağıyı hem yukarıyı kapsayan bir tarzı benimser. Zerdüşt’e göre ruhlar ölümsüzdür, bu ölümsüzlük tanrısal öze ortak oluşu yüzündendir. Bu görüş Müslümanlıkta “Vahdet-i Vücud” ilkesinin de temeli olmuştur. Zerdüşt şöyle der: “Cahil insan, Ahura Mazda’nın katına ulaşamaz. Bilgi, insanın gönlünü aydınlatan tanrısal bir ışındır ve sevgi ile biçimlenen bir mutluluk unsurudur. Mutluluk kişinin aydınlanması ve karanlığın etkisinden kendini kurtarmasıdır. Mutluluğu sağlayan sevgi ile yaratıcılık birbirlerine gereksinim duyar. Çünkü sevgi ile yaratıcılık birbirlerine gereksinim duyar ve birlikte var olurlar.” Amaç sevgi ve bilgi sütunları üzerinde güçlü bir şekilde iyi, doğru ve güzel düsturları ile yenilenmek, yaşarken gelişmek ve daima ilerlemektir.
Tüm kadim öğretiler hikmete dayalı, avama kapalıdır ve öğretilerin hedefleri bilgeliktir. Bilgeliğe ise, içsel özgürlüğe, yetkinliğe ve bütünlüğe kavuşmakla erişilebilir. O bir arayıştır. Hakikati, Platon’un dediği gibi “bütün ruhunla” aramak gerekir ve ruh bu arayıştan başka bir şey değildir. Şeyh Galip şöyle der: “Özüne hoşça bak, çünkü evrenin gözü sensin. Sen bütün varlıkların gözbebeği olan, insanoğlusun”. Aydınlanma, “tin”in olgunlaşması, kendini bulmasıdır. İradesine, nefsine sahip çıkması ve kendi iradesiyle aklını yönetebilmesi, duygularının efendisi olmasıdır. Aydınlanmak aynı zamanda özgürleşmek demektir. Aklın zincirlerini koparıp özgürlüğüne kavuşmasıdır. Bu da insanlığın tekâmülü, ilerlemesi ve gelişmesi demektir. Nietzsche, kendimize yapmamız gereken yolculuğumuzun zorunluluğunu şöyle açıklıyor: “Hayat, bana şu sırrı verdi: Bak dedi bana, ben her zaman kendi kendini aşması gereken şeyim.” Farabi şöyle devam eder: “Erdemlerin en büyüğü bilimdir” Miguel de Unamuno ise şöyle sonlandırır: “En zor bilim de kendini bilmektir”
“Akıl”, “birey” ve “bilgi” gibi üç ana öğeye dayanan aydınlanma düşüncesi, bireyi bilgi ile donatmayı ve yaşamın kurallarını, ilkelerini akıl ile bulmayı, ona göre davranmayı amaçlamaktadır. Laplace XVIII. yüzyılda şöyle der: “Hiçbir şey belirsiz olmayacaktır ve gelecek geçmiş gibi gözlerimizin önünde hazır olacaktır.”  Aydınlanma, bir birikim sonucu oluşur ve yola koyulduktan sonra da bir ömür boyu devam eder. Bazı kontrolsüz, dağınık insan tipleri vardır ki her şeye: “O nasıl yapılacak, yapılamaz, söylemesi kolay, imkânsız, ancak çok güçlü biri yapar, vs…” şeklinde sızlanarak bol bol ama ve fakat ile devam eden cümleler kurarakolumsuz şekilde yaklaşır. Bu tip sarmallarda kalmaya âşık, karar alıp eyleme geçirme özürlü bu insancıkları, vesveseli döngülerinde rahat bırakıp kendi yolunda ilerlemek gereklidir. Burada tekrar o sözü hatırlayalım: “Sapare Aude!” yani “Aklını kullanma cesaretini göster!”
Asıl olan bilmektir Yüzyıllar boyu zincirlere vurulup, dogmanın zindanlarında tutsak olan özgür insan düşüncesi artık örümcek zihniyetli karanlık insanların hegemonyasından kurtulmuştur ve tekrar o eski günlere dönmeyecektir. Hegel’in de dediği gibi tarih hep ileriye ve gelişmeye doğrudur. Ayak sürüyenler, geriye döndürmek isteyenler olacaktır. “Fikirler, ordulardan daha güçlüdür.” diyor Paxton. Ezoterik öğretilerde “Şövalye” sembolünde hayat bulan aydınlık yolda yürüyen hem fikir hem de eylem adamlarına düşen cesaretle aydınlanmanın kurucusu, yayıcısı ve bekçisi olma konumunu savunmaktır. Bağnazlıkla, boş görüşlerle mücadele etmek karanlığa karşı taraf olup görevimizi biran bile düşünmeden yerine getirmektir. Denildiği gibi: “Rüya ile hedef arasındaki fark eylemdir.” Ülkemizde 18. yüzyıl aydınlanmasının ışığı Atatürk Devrimlerinin gerçekleştirilmesi ile mümkün olabilmiştir. Aydınlanmanın ışıklı yolunun vazgeçilmez tamamlayıcısı ise laiklik ilkesidir. Aydınlanma, insanın insan olma bilincidir. O, sorumluluk ve görev bilinci ile yaşanan bir hayat demektir. Sadece kendi için yaşama lüksünden sıyrılıp insanlık için çalışmak demektir. Aydınlanmak, okumak, bilmek, bilgi peşinde olmak ve zor olan yolu seçmektir. Emek harcamaktır. Bu yolu seçmeyen büyük kitleler ise bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma cüretini de göstererek maalesef “Bunlar elitist, herkese tepeden bakıyorlar, vs…” şeklinde ciddi komplekslerle ateş püskürerek hareket etmektedirler. Bu kitleler bireysel aydınlanmayı yaşayamadıklarından, gerekli eğitimi içselleştiremediklerinden bu egosal basit tepkileri göstermektedirler.
Zamana uyum sağlayamayan, hızla değişen dünyaya ayak uyduramayan, teknoloji ile bağını koparan bireylerin bu yeniçağda varolma şansı yoktur. Bireysel aydınlanma bilim, akıl ve kontrollü sezgiyi kullanarak, ilk önce kendinden başlayarak insanlığa uzanan aydınlanma ışığını yaşamaya ve yaymaya gayret etmektir. Yaşadığımız“Bilgi Çağı”’nın gereğinin yapılmasıdır. Bu yolda fikren olduğu kadar ruhen de aydınlanmaya gayret olunur. Yolda olan “havass”ın sahip olduğu ışık akıl, esas enstrümanı ise bilgidir. Can Dündar bir yazısında şöyle diyor: “Evreni öğrendim. Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim. Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.”Bizlere düşen görev Bekir Coşkun’un“Göbeğini kaşıyan adam”’ını “Başını kaşıyan, düşünen adam”’a dönüştürmeye vesile olmaktır. Karanlığa giden bir yolda olunduğu hissiyatı ile yaşayan aydınlanma yolundaki bireyler şu evrensel yasayı hiçbir zaman unutulmamalıdır: Her keder, üzüntü ve acı eninde sonunda kurtuluşla ve mutlulukla son bulacaktır.
Nietzsche bir eserinde şöyle der:“Her zaman uzağa, daha uzağa uçan bu cesur kuşlar elbet ki bir an gelecek, daha ileri gidemeyecekler. Bir seren direğine veya bir kısır resif kayalığına dönüp kalacaklar.
Ama kim çıkıp ta artık onların önlerinde sonsuz ve serbest bir yol kalmadığını söyleyebilir?
Kim uçabildikleri kadar uçtular diyebilir?”
[1] Aydınlanma Nedir?, Ayna Yayınevi,
[2] Felsefe Tarihi, Macit Gökberk, istanbul.1985. Remzi Kitapevi, s. 328.
[3] http://tr.wikipedia.org/wiki/Aydınlanma_Çağı
[4] Felsefe Yazıları, Aydınlanma Nedir(1784), Immanuel Kant, (Türkçesi: Nejat Bozkurt, Felsefe Yazıları-1983)

Yorum Yapın