Görüntülenme : 698  |
Sayfa 1 of 2
Öyle bir meydan
düşünün ki, hem bir kentin tüm dönemlerine tanıklık etsin, hem de tüm bu
dönemlerden birer ikişer anıtı bağrına bassın asırlara meydan okurcasına. Bir
tarafında asırlık çınarlarının arasında yükselen anıtlar olsun, diğer
taraflarında ise camiler, saraylar, çeşmeler olsun. Turistler, fotoğraf
meraklıları ve İstanbul’dan haz almayı bilenlerin nefesleriyle geçmişini,
geleceğini birleştirsin; her daim gözde ve gizemli olsun.
Dünyanın en güzel
kentlerinden birinin kalbinde yer alır Sultanahmet Meydanı ya da diğer adıyla
At Meydanı. Şehirlerin Sultanı İstanbul’un en vazgeçilmez parçasıdır bu meydan.
Fotoğrafçıların göz bebeği, gezginlerin
uğrak yeri ve İstanbul tutkunlarının mutlaka ziyaret ettikleri bir açık hava
müzesi gibidir.
İstanbul’un bu en
ünlü meydanı, M.S. 2. yüzyılda Roma İmparatoru Septimus Severus’un, kendisine
ihanet eden Byzantium’u yerle bir etmesinden sonra kurulmuştur. İmparatora
ihanet etmek, Konstantinopolis’ten önceki adı Byzantium olan İstanbul için tam
anlamıyla bir yıkım olsa da, kent İmparatorun emriyle tekrar kurulmuş ve tüm
yapıları yeniden inşa edilmiş. Değişik uygarlıklara ait anıtlarıyla görenleri
hayrete düşüren meydan, eski Yunanca’da “at yolu” anlamına gelen Hipodrom sözcüğüyle
adlandırılmıştır. Burada araba yarışlarının yanı sıra, gladyatör dövüşleri ve
vahşi hayvan mücadeleleri de düzenlenmiş. Hipodrom o tarihten beri sürekli
geliştiyse de asıl önemini, kenti 11 Mayıs 330’da Bizans’ın başkenti ilan eden
I. Konstantinus zamanında kazanmıştır. Bu dönemde Hipodrom, 120 metre
genişlikte ve yaklaşık 500 metre uzunlukta bir sosyal alana dönüştürülmüş ve
yüz bin kişilik bir seyirci kapasitesine kavuşmuştur.
Hipodrom’da
yapılan araba yarışları salt spor amaçlı değildi. Burada yarışan taraflar aynı
zamanda halkın politik, sosyal ve dinsel görüşlerinin de bir simgesi
halindeydiler. Rakip takımlar farklı
renklerle ifade ediliyorlardı; Maviler,
yönetimi ellerinde tutan toprak sahibi asil tabakayı, Yeşiller ise ticaretle
uğraşan halkı ve memurları simgeliyorlardı. Hal böyle olunca kazanılan
yarışlarda sadece sportif üstünlük gözetilmiyor, aynı zamanda da bir grubun,
diğer gruba üstünlüğü ön plana çıkartılıyordu. Böylece Hipodrom siyasal, sosyal
ve dini rekabetin kızıştığı bir alan haline gelmiştir.
Binlerce yıllık
anılarıyla ve büyülü Doğu masallarını çağrıştıran atmosferiyle bu meydan, yerli
yabancı demeden tüm gezginlere karşı konulmaz bir zaman tünelinin kapısını
fısıldar gibidir. Aldığınız bir rehber kitap ya da anımsamaya çalıştığınız
bilgileriniz eşliğinde bu büyülü Hipodrom’da yürürken her an yeni bir
güzellikle karşılacakmışsınız hissi kaplar içinizi. Ortam hayal kurmaya,
geçmişi düşünmeye o kadar elverişlidir ki, kısa bir kahve molasında ya da
meydanda “şöyle bir turlarken” bile geçmişin gizemiyle karşılaşırsınız ister
istemez.
Eski taşların
dilinden anlamadığınıza hayıflanırken gözünüzün önünde bir görüntü belirir.
Meydan modern halinden farklıdır. Binalar daha az, anıtlar çok daha
görkemlidir. Dil ve din de değişiktir. Birden Bizans olur her yer ve at
yarışlarının kalbi olan Hipodrom’dasınızdır günümüzden asırlarca öncesine
giderek. Binlerce yıl öncesinin heyecanı, kazanma azmi sarıverir birdenbire tüm
bedeninizi. Upuzun alanın her yerinden yükselen bağrışmalar ve durmaksızın
yükselen alkışlar kanınızı dondurur adeta. Antik çağlarda asaletin simgesi
olarak kullanılan eflatun elbisesi
içinde, “kathisma” denilen imparator locasında halkı ve yarışmacıları
selamlayan imparatoru görmek için size parmak uçlarınızda yükselirsiniz sanki.
Hınca hınç dolu bu insan kalabalığında gözler yarışçıları bekler sabırsızlıkla.
Etrafınızdaki herkes çığrından çıkmış bir eğlencenin parçası gibidir; hayranı
olduğu yarışçının adını haykıranlar, dua edenler, şans dileyenler... Hepsi
yarışçıların gelişiyle daha da heyecanlanırlar ve dalga dalga yayılan çoşkuyla
siz de yerinizde duramazsınız artık.
Tozu dumana katan yarışçıların çığlıkları ve atların nal sesleriyle
çınlar her yer. Yer-gök rekabet olur o an. Azmin ve sabrın hırsla birleştiği
bir meydana döner Hipodrom. Bizans’ın ünlü Hipodromundan günümüze dönmeniz
hayli zor olsa da, daha görülecek çok eser olduğunu bilmenin keyfiyle
Hipodrom’da yürümeye devam edersiniz.
Alanın ortasına
yerleştirilen zafer anıtları ve bronz heykellerle Hipodrom, nefes nefese
seyredilen yarışlara ev sahipliği yapmasının yanı sıra, aynı zamanda bir çeşit
açık hava müzesi görünümü kazanmıştır. I. Konstantinus ve sonraki imparatorlar
Hipodrom’u antik uygarlıklara sahip ülkelerden getirdikleri mermer, tunç ve
bakır heykellerle süslemişlerdi.
Günümüze dek
ulaşabilen ve bugün Sultanahmet Meydanı’nda görülebilen iki anıtsal dikilitaş
ve bir bronz sütun, asırlık bu meydanı süslemeye devam etmektedirler mağrur ve
asil bir edayla. Meydandaki iki dikilitaşın ortasında yer alan bronz sütun,
eski Yunanlılar’ın, Persler’e (İranlılar) karşı kazandıkları zafer anısına
diktikleri bir anı sütundur. Yunanistan’daki Delphi kentinden getirtilen ve
Burmalı Sütun ya da Yılanlı Sütun olarak bilinen bu sütun, birbirine sarılmış
üç yılan gövdesinden oluşmaktadır. Yılanların başlarının arasında da, zaferi
sağladığına inanılan tanrı Apollon’un simgesi olan üç ayaklı kazanın
bulunduğuna inanılmaktadır. Günümüzde ne kazan yerinde, ne de yılanların
başları. Geçen zamanla birlikte İstanbul, bu güzel anıtının üst kısmını kaybetmiş.
Yılan başlarından birisi, alanda yapılan kazılarda bulunmuş ve bugün İstanbul
Arkeoloji Müzeleri’nde sergilenmektedir.
<< Başa Dön < Önceki 1 2 Sonraki > Sona Git >> |