Görüntülenme : 1044  |
Apar topar
doldurdu valizine ıvır kıvır ne varsa Çisil o gece. Dışarıda vurdumduymaz bir
fırtına vardı. Alt kattan gelen -ya da belki çatı katından- o ses yankılandı
yine. “Nereye gidiyorsun şapşal? Kaçabilecek misin sanki benden?” Buz kesti
yine genç kadının elleri, midesinde yine o ekşime... Üşüdüğü halde alnında
biriken ter damlaları belli etti ne kadar stresli olduğunu. Duymak istemiyordu
artık o sesi, sessizlik olunca yine aynı hızla devam etti yarım kalan işine.
“Yazlık ayakkabıları ne yapacaksın sanki? Koy onları yerine!” Çisil dayanamadı:
-Kes artık şu bet
sesini!
Eyvah, yine
başlayacaktı o bitmek bilmeyen kavga!
-Beni uyandırmadan
önce düşünecektin canım bunu (Güldü yine geceye karışan bir çığlık edasıyla).
Bir süre zaman hiç
akmadı. Kendini valizinin önünde durmuş ayak parmaklarına bakarken buldu Çisil.
“Ne kaldı” diye düşündü, almadığı bir tek şey kalmış mıydı acaba? Sanki yıllar
boyunca hep bu günü düşünmüştü ve valizine neleri koyacağını hesap etmişti.
Aksini düşünmek mümkün değildi ki! Aşağı yukarı bir yarım saat içerisinde hemen
hemen tüm varlığını eksiksiz doldurmuştu valize.
Valizi kaptığı
gibi koşmaya başladı. Merdivenlerden inerken eliyle korkuluğu tuttu. Şimdi
düşmenin vakti değildi, tedbiri elden bırakmamalıydı.
-Acele et (yine o
alaycı kahkaha) yoksa gecikeceksin!
Çisil bu defa bunu
duymamış gibi yaptı, yeterince telaşesi vardı. Sonunda kapıya ulaştı, ama
içindeki o çokbilmişlik dışına taşıyordu. Artık kendini tutamayacaktı!
-Bu eve o kadar
çok bağlanmamaya bak sen. Döndüğümde bir daha gıkını çıkaramayacaksın!
Ve kapıyı hızla
çekti arkasından, kilitlemeye gerek bile duymadan. Adımlarını güçlükle atıyordu
genç kadın, rüzgar onu havada taşıyordu adeta. Nefes almakta bile zorlanıyordu,
acaba şalı yok muydu hiç? Evlerden hiç ışık gelmiyordu, hani belki birinden
birinde hayat belirtisi görse yetecekti orada kalması için. Ama iyi oldu
böylesi, gitmeliydi, yaptığı o büyük hatayı düzeltmeliydi!
Bir gece
lambasının altında beklemeye başladı. Artık üşüyordu, sinirleri bozulmuş
olmalıydı tabii ki, titriyordu zavallı. Neden sonra valizinin üzerine oturmayı
akıl etti, elleri ceplerini karıştırıyordu. Her defasında eline değen bir şeker
vardı cebinde ama inatla yemiyordu onu, halbuki ağzına atıverse belki de iyi gelecekti
duyumsadığı o paslı tada.
Sonunda karanlığı
yaran bir ışık huzmesi belirdi, kırık dökük farıyla külüstür bir araba
geliyordu. Gözü karaydı Çisil’in. Hiç düşünmeden attı kendini yolun ortasına.
Araç öyle bir fren yaptı ki! Gözlerini refleks olarak kırptı genç kadın.
Arabadaki, elini camdan dışarı sarkıttı; “gel” diye işaret ediyordu ona.
Valizini aldı hemen, yerde sürüye sürüye götürdü arabanın yanına. Arka kapıyı
zar zor açtı ve içine tıkıştırdı koca valizi. Ardından öne geçti ve oturdu,
yanındakine bakmadı bir an bile.
-Beni taksi
durağına götürebilir misin?
Yanındaki
şaşırmıştı, bunu hissedebiliyordu. İlk defa yeni tanıştığı birine “sen” diye
hitap ediyordu. Artık umurunda değildi bir şey!
-Karnım aç, yemek
paramı vermek zorundasın öyleyse. Bir de şarap alacaksın yanında.
-Tamam hadi bas
gaza!
Sessizlik içinde
devam ettiler yola. Taksi durağı gözle görünüyordu artık. Hemen cüzdanını
çıkarttı Çisil ve parayı attı vites kolunun yanında bir yerlere. Berbat bir
sesle durdu yine araba, resmen dökülüyordu. Arka kapıyı açtı ve valizi tek
hamleyle yere fırlattı. Hay aksi! Tırnağı kırılmıştı işte, en sevimsiz şeydi
bu!
Hemen göz göze
geldiği bir taksiciye el etti genç kadın. Yine yoldaydı işte, o uğursuz yere
gidiyordu. Hayatının son zamanlarını cehenneme çeviren o korkunç yere.
Akıllanmamış mıydı yoksa? İlgisi yoktu, o kadını hayatından çıkarmanın başka
bir yolunu bulamamıştı!
Tarif ede ede
götürdü taksiyi, uzun zaman yollarda geçtikten sonra geldi doğduğu eve.
Kapkaranlıktı içerisi. Doğaldı öyle olması, kim vardı ki içinde? Hiç kimse!
Herkes terk etmişti o evi, hiçbiri dayanamamıştı o sinir bozucu sessizliğe.
Çantasını karıştırmaya başladı, anahtarı arıyordu besbelli. Durdu aniden, bu
gece yapabilir miydi yoksa? Hazır kapkarayken ortalık hemen girişmeli miydi
işe? Böylelikle o çirkin eve de girmeden dönerdi. Evet evet en iyisi buydu.
Yalnız gücünü toparlaması için artık o şekeri atmalıydı ağzına. Cebine daldı
parmakları, fakat şeker falan yoktu! Düşmesi imkansızdı oradan. Hoş o kekri tat
da yoktu ya ağzında, yemişti belki de yolda kim bilir?
Ayaklarının
altında ezilen yaprakların sesini duymazdan gelerek hızla arka bahçeye dolandı
evin etrafından. İncir ağacıydı, öyle hatırlıyordu Çisil. Arkeoloji ekibinden
bir arkadaşını arayıp rica etmişti genç kadın. Bunu tek başına yapamayacağını
düşünmüştü çünkü. Arkadaşı Kaan bir anlam verememişti bu işe. Neden uzun zaman
önce kazılara son veren bir arkeolog evinin arka bahçesini kazmak istiyordu ki?
Sorgulamamıştı pek, Çisil’e karşı koymak nasılsa imkansızdı. Öyle eşsizdi ki
tebessümü. Çocuk tatilini bırakıp geleceğini söylemişti. Keşke zorlamasaydı
şansını, ne olurdu sanki bu kadar merak etmeseydi? Aklından çıkaramıyordu ama o
manzarayı. Küçücüktü daha, gece gece mandalina istemişti canı. Pijamasının
üstüne bir hırka geçirivermişti. İşte tam o anda duymuştu bahçeden gelen
hıçkırıkları. Perdesini hafifçe aralayıp camdan dışarı göz atmıştı, atmaz
olaydı. Bakakalmıştı sonrasında babasına. Elinde parlayan bir şey vardı ve
incir ağacının önünde dizleri üzerine çökmüştü adamcağız. Ağlıyordu da
ağlıyordu... Neden sonra kalkmaya yeltenmişti. Çisil ne kadar korktuğunu hala
hatırlıyordu. Hemencecik çekmişti perdeyi babası kalkınca ve yatmıştı yatağına.
Heyecandan tuvaleti de gelmişti aksi gibi! Tüm gece uyumamıştı, hem ağrıyla
kıvranmıştı hem de merakla yanıp tutuşmuştu. O geceden sonra hiç aklından
çıkmamıştı ama kimseyle de paylaşmamıştı bu sırrı, annesiyle bile...
Tekrar buradaydı
işte. O kahrolası gecenin hatırına (gülmeye başladı Çisil, sinirleri hala çok
bozuktu). Çıkarttı bütün malzemelerini ve kazmaya başladı yine aynı yeri. Art
arda indirdi darbeleri toprağa ta ki o ses duyulana dek. Elindekini fırlattı
hemen ve eğildi toprağa. Kazımaya başladı tırnaklarıyla, aman ne olacaktı yani
yolda bir tırnağı zaten kırılmamış mıydı?
Sonunda iyice
belirginleşti, çantasından feneri çıkarttı hemen. İşte oradaydı bütün
görkemiyle. Bu ihtişamlı kutu ikinci defa gözlerinin önündeydi. Sinirleri yay
gibi gerilmişti, aklında sadece o kadın vardı. Kim olduğunu bir türlü
öğrenemediği o cadaloz! Çisil hemen çantasını oracıkta boşalttı.
Ne var ne yok
dökülmüştü artık, çantayı fırlattı ve eliyle yokladı.
İşte oradaydı, parıl parıl parlayan yeşim taşından
yapılmış bir kolye. Kaptı hemen kolyeyi genç
kadın, göz kamaştıran kutuya döndü.
Elindeki kolyeyi
üzerine attı gelişigüzel.
-Al işte pis cadı!
Geri getirdim kolyeni, memnun musun? Bana
hayatı zindan etmekten vazgeçersin
artık!?
Bir süre hiçbir
ses duyulmadı civarda.
Tam ayağa kalkmaya
yeltenmişti ki...
-Komiksin kız
çocuğu, komik! Beni mi suçlayacaksın
yoksa şimdi?
-Elbette! Tam üç
haftadır beni canımdan bezdirdin. Ama al
işte senden korkmuyorum! Ben... Şey, ben... Sadece...
-Benim kim
olduğumu öğrenmek istedin, yanlış mı?
-Babamla...
-Komik kız çocuğu
(işte Çisil’i çılgına döndüren o kahkaha, yine...)! Babanla ilişkim olduğunu
bilmiyor muydun yoksa? Sanki o gece bizi gözetliyordun...
-Hayır, asla! Ben
sadece çok merak etmiştim. Babamı ağlarken görmemiştim hiç... Hala da merak
ediyorum...
-İşte bunu sana en
güzel açıklayacak insan babandı. Onu kaçırdın madem, şimdi anlatma sırası
bende. Babanla ilişkim olduğunu söyledim, aslında bu doğru değil. O çok sevdi
beni, bense bir başkasına aşıktım, hiçbir zaman onun olmayı düşünmüyordum da...
O ise bunu asla kabullenmedi, aklında sadece bana sahip olmak vardı. O gece,
annenle evlendiklerinden tam dört buçuk ay sonra beni bu eve getirdi. Enfes bir
akşam yemeği hazırlamıştı, şampanya ve mumlar masadaki yerlerini almıştı. Daha
kapıdan girer girmez “Keşke gelmeseydim!” dedim kendi kendime ama artık çok geçti.
-Madem birlikte
olmayı istemiyordun da neden kabul ettin davetini en başında?
-Küçük kız seni!
Baban öyle bir gülümserdi ki insana, aynı senin gibi... Karşı koymak, hayır
demek imkan dışıydı! Güzelce yemek yedik. Babanın her halinden belliydi, bana
aşıktı işte! İkinci kadehi koymamasını söyledim, içemeyecektim. Ama ısrar etti,
bırakmadı beni. İlerleyen saatlerde daha da ısrarcı bir tavır takındı,
bunalmaya başladım. Ne desem anlamıyordu. Ona evli olduğunu, artık beni
unutmasını söyledim durdum! Dinlemedi...
-Bunları duymak
istemiyorum! Yalan söylüyorsun çünkü. Babam annemi deliler gibi severdi...
-Sus da dinle
beni! O da öyle söylüyordu zaten, tek derdi annenin hamile oluşuydu biliyordum.
Ona saçma gelmeye başlamıştı çocuk sahibi olmak, kendini son derece çaresiz
hissediyordu ve benimle avutuyordu kendini. Adeta saplantı haline gelmiştim
onun için, şimdiki halime bakma sen. Göz kamaştırırdım (kahkahası artık
Çisil’in kulaklarını çınlatıyordu). O gece çok zorladı beni, kulaklarını bana
kapatmıştı sanki, duyamıyordu. Saatler ilerledikçe ve evime gitmeme izin
vermedikçe enikonu kavga etmeye başladık. Öyle ağır konuştum ki... Beni tutmak
istedikçe çektim kendimi, dokunmasına asla izin vermeyecektim. Adımlarım beni
balkona kadar getirdi ve sonunda artık arkamda adım atabileceğim sadece bir
boşluk kalmıştı. Sonsuz bir boşluk...
Çisil duydukları
karşısında titriyordu. Bu kadını hiç sevmemişti zaten, başından beri
tiksinmişti sadece. Ama böylesi bir trajedi... İnanamıyordu!
- Neden peki bu
incir ağacının altındasın?
- Baban saatlerce
başımda ağladı. Neden sonra fark etti yaptığını ve eli ayağına dolaştı. Daima
yakınında olmamı sağlayacak tek bir şey vardı. Küllerimi bana hediye etmeyi
düşündüğü bu kutunun içine doldurdu. Sonra da beni bu ağacın altına hapsetti...
O gece boynumda bu harikulade kolye vardı, aşık olduğum yakışıklı adam hediye
etmişti. Sense sahip olduğum en değerli varlığımı elimden aldın. O gün bu
gündür de sana cehennem azabı yaşattım, doğru!
-Artık rahat
ettiğine göre, beni de bırak!
Çisil küllerle ve
o eşsiz kolyeyle dolu kutunun üzerini
toprakla örttü. Gözünden akan yaşlara rağmen döküntüleri alelacele tıktı
çantasına ve valizine doğru yol aldı. Tekrar valizin üstüne oturdu ve ellerini
önünde kavuşturup sessizce Kaan’ın gelmesini beklemeye başladı. Aklında sadece
geri döneceği sıcacık evi vardı. Koltuğuna oturup sütlü bir kahve içmeyi nasıl
da özlemişti şöyle huzurla...
|