Yabancılaşma olgusuna yönelik, birbirine hiç de yabancı
olmayan, bireyin evindeki beşiğe mi, yoksa insanlığın evrim beşiğine mi bakarak
sağlıklı bir değerlendirme yapabiliriz acaba? Bireyi, diğer bireylerden ve
toplumdan kopuk olarak ele alamayacağımıza göre...Koptuğu noktalarda bile,
bunun bir etkileşim sonucu olduğunu görmeye çalışabiliriz. Bu haliyle bile
'kopuk' değildir aslında.
Yabancılaşmaya, bu anlamda ölüme başkaldıran, 17. yüzyılda yaşamış fakat
çağının çok ilerisini görebilmiş olan John Donne'ın sözleriyle bir bakalım:
"Hiç kimse kendinden menkul bir ada değildir; herkes kıtanın bir
parçasıdır, bütünün bir parçası; eğer deniz bir parça toprağı alıp götürse,
kıta eksilmiş demektir, tıpkı sanki dağlık bir burun eksilmiş gibi, tıpkı sanki
dostlarınızın ya da bizzat sizin bir malikaneniz eksilmiş gibi; her insanın
ölümü beni tüketir, çünkü ben insanoğluna bağlıyım; ve o yüzden gönderme
kimseyi çanlar kimin için çalıyor diye; onlar senin için çalıyor."
Evet, çanlar hepimiz için çalıyor. İnsanlık tuhaf bir çılgınlığın pençesinde...
Ekonomi, çevre, içtiğimiz su, soluduğumuz hava, hepsi tehdit altındayken,
yitirdiğimiz; güven duygusu… Dünyanın, bugünkünden daha iyi bir yere doğru
gidiyor olduğunu hissetme ihtiyacının karşılanamaması, umudun yitimi...
Teknoloji, getireceği düşünülen refah yerine, insana, yaşama, ilişkiye yani
kendine daha az zaman ayırabilen, tüketim toplumunun kıskacında, sadece ona
dayatılan 'ihtiyaçlarını' karşılamak için çalışan, sadece enerjisini satan ve
bu yüzden yaşam enerjisini tüketen mutsuz-umutsuz insanlar mı üretti?
Bu güvensizlik, sinir sistemine yaptığı aralıksız baskıyla, depresyona, dahası
somatik yakınmalara ve ötesi sistemik hastalıklara mı yol açtı?
Kültür doğada yok da, ahlak mı var? Çılgınca servet peşinde koşma, açgözlülüğün
yükselişi tüm kültürlerin merkezine yerleşti. Dürüst çalışma, görev bilinci,
ahlak vaazlarının ardına saklayarak gerçeği gözlerden mümkün olduğunca
kaçırmaya çalışarak ikiyüzlülüğün büyük örnekleri sergilenerek yapılanlar,
bugün artık görenlerce tüm çıplaklığı ile ortada. Eşi benzeri görülmemiş bir
yozlaşma, dolandırıcılık, hırsızlık, üçkağıtçılık salgını, Sars'dan daha mı az
vahim boyutlarda? Zaten şişkin olan servetlerini daha da arttırmak için para
piyasalarını kaosa sürüklemekte hiçbir duraksama göstermeyen aynı
spekülatörler bir yandan da bizlere vatanseverlik dersleri veriyor.
Kırkı aşkın ulusun onayladığı 'Dünya Koruma Stratejisi' niye kağıt üzerinde
kalıyor? Belirleyici olan, büyük tekellerin çıkarları oldukça, bu döngüyü ve
sürüklenişi kırmak nasıl mümkün olacak? Oysa, açlıktan ölümleri dünya
yüzeyinden silip süpürmenin olanakları bugün bile mevcuttur. Batı Avrupa ve
ABD'de tarımsal verimlilik öylesine yüksek düzeylere çıkmış ki, çiftçilere
besin üretmemeleri için ödeme yapılmakta ya da hizmet sektörüne yöneltilmekte.
Verimli topraklar işlenmeden öylece tutuluyor. Ve dünyada kötü beslenen ya da
gerçekten açlıktan kıvranan beşyüz milyon insan var...
Eski çağlarda kölelikle şekillenen sömürünün yerini, modern toplumda, insanlar
arasındaki gerçek ilişkinin yerini alan (dönüştürülen), gücün ve iktidarın yani
daha açıkça paranın, çirkini güzel, haksızı haklı, aptalı zeki yaptığı bir
ikiyüzlü ilişki ve sömürü sözkonusu.
Ahlak bu. Yasalar ne yapıyor bu arada? Yasalarda herkes için eşitlik vardır.
Beğenmeyen, bu sisteme dahil olmaz. Anatole France "hem zenginleri hem de
yoksulları köprü altlarında uyumaktan, sokaklarda dilenmekten ve ekmek
çalmaktan men eden muhteşem yasa eşitlikçiliği"nden bahseder.
Bu insanların bir kısmının insanlık dışı bir tarzda davranmasında şaşılacak bir
şey var mı? Yazılı ve görsel basında her gün örnekleri sergilenen, özellikle de
toplumun en zayıf ve korunmasız kesimini oluşturan kadın ve çocuklara yönelik
şiddet ve istismar hikayeleri nasıl değerlendirilmeli. Bu suçları besleyen
nedir? Ve asıl önemlisi bu haberlere duyarsızlaşma (uyuşma), hangi
"uyuşturucu" ile gerçekleşmekte acaba? Bir yandan itinayla suç ve
suçlu üretilmekte, diğer yandan da bunları kanıksama ve duyarsızlaştırma
uygulanmakta. Tam bir kopuş.
İnsanın doğa ile arasındaki kopukluk bu yabancılaşmayı getirdi. Doğaya ve
kendisine yabancılaşma... Doğa koşullarından bağımsız olmaya çalışmak, insanın
kendinden de 'bağımsızlaşmasına' yolaçtı. Kazanç hesaplarının büyük bir kayıpla
sonuçlanması... Ne ironik...
İşte bu koşullarda, yetişme sürecinde, bir daha çok zor elde edebileceğimiz bir
şeyi yitiriyoruz galiba; saflık ve doğallık.
Bilginin insan elinde silaha dönüşmesi diyebilir miyiz buna?
Tekrar 'çocuksu' olabilmek mümkün müdür, yetişkin bir insanın çocukça
davranışlarla bir gerilemeye uğramasından ayrı olarak?
Çocuklarımızı yetiştirirken neye önem ve öncelik veriyoruz?
Bu doğallığı bozacak her türlü 'güç'le mi donatmaya çalışıyoruz onları...
Oyuncak silahlarla, öldürmeyi öğreten ve yalnızlaştıran bilgisayar oyunlarıyla,
sınav yarışlarıyla, bencil ve 'başarı'ya güdümlü insan yetiştirerek ne
yapıyoruz aslında? Kendine ve insanlara değil, elinde bulundurduğu ve sürekli
yenilenen teknoloji sayesinde her an eskimekten ve azalmaktan kendini
koruyamayan "güç"e güvenen insanlar mı yetiştiriyoruz aslında... Ne
yanıltıcı bir güvenlik! Yok olmuş güven duygusunun yerini alan...
Sorunun temeli burada mı yatıyor acaba? Herşey ne kadar iç içe... ve birbirini
büyütüyor. Bu da kendi çapında bir 'dönüt halkası' olsa gerek.
Soruna nereden baktığımız önemli. Bu düşüncelerin ışığında, bireye, içine
düştüğü bu çukurdan çıkmasına yardımcı olacak eli uzatırken, bakmamız gereken
kişinin evindeki beşiği midir (sosyo-kültürel çevre ve siyasal iklim);
insanlığın evrim beşiği ve süreci midir? Yoksa her ikisi de mi?
Burada sözü daha fazla uzatmadan, Albert Camus'nün 'Tersi ve Yüzü' ve 'Yabancı'
sından bir-iki alıntıyla, bilinç, umutsuzluk ve belki ondan doğacak umuda
bağlamak istiyorum:
"....önemli olan insanca ve basit olmak. Hayır, gerçek olmaktır önemli
olan, hepsi girer bunun içine, insanlık da, basitlik de. Ve ben dünya olduğum
zaman değil de ne zaman daha gerçek olurum? ... Mutlu olmak değil artık
dileğim, yalnızca bilinçli olmak."
"Bu fazlasıyla kolay çemberi kırmak gerekir. Açık görüşlülüğüm gerek bana.
Evet, her şey basit. İnsanlar karıştırıyor işleri. Masal anlatmasınlar
bize."
Burada ayrım, kişiliği oluşturan şeydir, 'somut' ile 'basit'in, 'masal
anlatan'ların görüşlerine karşıtlığı, bir aktörenin özetidir. Sonucu ne olursa
olsun, bu ayrımın gün ışığına çıkması bir uyanışı belirler. Uyanış, bilinç,
açık görüşlülük, basit bir biçimde dünyanın karşısında yer almakla başlar. Bu
basitliğe, bu somutluğa erişebilmek için Camus gibi bilinçli, açık görüşlü
olmak gerekir kuşkusuz.
Açıkgörüşlülük, bu "en son noktasına gelmiş bilincin en son noktası",
her şeyin birleştiği yerdir. Bilinç yüreklilik ve mutluluk, hem de biricik
mutluluktur:
"Duyabileceğim biricik mutluluğu: dikkatli ve dost bir bilinci içime
çekiyorum." diye yazar. 'Dünyanın uyumsuzluğunu' bu bilinç algılayıp
açıklayacak, her şey sarsıldıktan, yıkıldıktan, dayanılabilecek hiçbir destek
kalmadıktan sonra, yalnız bu bilinç ayakta kalacak, biricik mutluluk ve umut
kıvılcımlarını bu bilinç çaktıracaktır.
"Ne olursa olsun, her şeyin anlamsız olduğu, her şeyden umut kesmek
gerektiği düşüncesiyle nasıl kalır insan? ... Her şeyin anlamsız olduğunu
söylediğimiz anda bile anlamlı bir şey söylemiş oluyoruz. ... Ölmeye
yanaşmadığı sürece, insan yaşamayı seçiyor demektir.
Umutsuzluk susar. .... Umutsuzluk konuştu mu, hele yazdı mı, hemen bir kardeş
el uzanır sana, ağaç anlam kazanır, sevgi doğar... Çünkü 'iletişim'
(orijinalinde 'edebiyat') olan her yerde umut vardır."
Bu 'umutsuz' noktada, çıkış yolu da belki burada. Neden olmasın?