Görüntülenme : 1269  |
Bu yazıda
okuyacaklarınız asla bilimsel olma iddiasında değil. Zaten nesnel de değiller.
Sadece benim görüşlerim. Ben “beyaz soykırım” yaşadığımızı düşünüyorum. Beyaz
soykırım, bir milletin kimliğinin ve kültürünün yok edilmesidir, kendi değerlerine
yabancılaştırılmasıdır, dilinin yozlaştırılmasıdır, tarihinden koparılmasıdır
ve yaşam biçiminin bozulmasıdır.
Beyaz soykırım
deyimini ben bulmadım, uydurmadım. Sosyolojide yukarıda yazdıklarım “beyaz
soykırım” diye geçiyor. Ben bir soykırıma uğradığımız iddiasındayım. Ama
yaşanan bu soykırımı da sadece bizim ülkemize özgü bir durum olarak görmüyorum.
Küreselleşmenin dünyanın hemen her köşesinde, her coğrafyasında buna yol
açtığına inanıyorum.
Bence beyaz
soykırım öncelikle “tüketim” ile başlıyor. Türkiye 80’li yıllarda
Arjantinleştirildi. Vahşi ekonomik sisteme geçiş ile beraber kavramların içi
boşaldı. Birey topluma yabancılaştı. Güvensizlik arttı. Ekonomimiz dünya
ekonomisine eklemlenmeye çalışırken, bir yerde hata yapıldı ve toplum üreten
değil, tüketen ve değeri üretiminden değil, tüketiminden kaynaklanan bir güruh
haline geldi.
Nasıl Arjantin’de
tango yerini pembe dizilere bıraktıysa, Türkiye’de de oryantal dansın müthiş
çıkışı başladı. Arjantin’de neoliberal politikalar, zengini daha zengin, fakiri
daha fakir kılarken, fuhuş, suçluluk, eğitimsizlik, boşanmalar, yolsuzluk,
gelir dağılımında adaletsizlik, fırsat eşitsizliği, rüşvet, kayıt dışı ekonomi,
uyuşturucu patladı. Tanıdık geliyor mu? Arjantin’de futbol ve hüzünlü fado
müziği yükselirken, Arjantin deyimiyle “açlık kapıdan girince, sevgi pencereden
çıktı”.
Borç sarmalındaki
Arjantin iflas eden ve neredeyse sadece tüketen ve dünyanın, onun daha fazla
tüketebilmesi için yardım elini uzattığı ve daha harcaması için para verdiği
bir ülke oldu.
Carlos Saul Menem
milli kaynakları çarçur ederken, kendisine devlet şirketlerini peşkeş
çekenlerce tanrısallaştırıldı. Carlos Saul Menem Arjantinlilere “imajın her şey
olduğunu” da öğretti. Erdem, ahlak, şeref, bilgi o kadar önemli değildi. Esas
olan daha zengin olmak ve daha çok tüketmekti.
Halk daha çok
tüketirken, Suriye’dem göçmen bir Osmanlı ailesinin oğlu olan ve bu nedenle “El
Turco” diye anılan Menem de ülkesini tüketti. Arjantin’in 2001’de yaşadığı kriz
de bu tükenmişliğin doğal sonucuydu.
Çünkü tüketim,
tükenimdi, tükenişti. İnsan tarihi boyunca putlar yaptı ve o putlara taptı.
İnsanın tapınma ve inanma ihtiyacı her zaman vardı. O inanma ihtiyacı,
çoğunlukla kendini daha fazla güvende hissetme ihtiyacından kaynaklandı. Semavi
dinleri bir kenara bırakırsak, insanın ilk çağlarından bu yana devam eden put
yapıp, puta inanma alışkanlığı bugün de devam ediyor. Belki de içgüdülerimiz
yüzünden.
Bu durumumuz
“tüketim” alışkanlığımıza ve “tüketici” kimliğimize de yansıyor. “Ürünlere” ve
“markalara” atfedilen değerleri kabullenip, benimsiyoruz. Bir marka şıklığı,
diğer marka rahatlığı başka bir tanesi seçkinliği çağrıştırıyor. Biz de saha
şık, daha rahat ve daha seçkin olmak için, aslında o ürünü veya markayı değil,
ona yüklenen ve bizim de Pavlov’un köpeğindeki şartlanmışlıkla gelen bir
refleks ile onları tüketiyoruz.
Hepimiz her ay
bütçe yapıyoruz. Acaba kaç kişi bütçesini “temel mecburi ödemeleri ve temel
ihtiyaçları” dikkate alarak yapıyor ve kaç kişi “kendisine aidiyet ve kimlik
bahşedecek markalara ve ürünleri” tüketebilmeyi hedefleyerek bütçesini
hazırlıyor?
Hangisi bir
önceliktir; kirayı zamanında ödemek mi, yoksa yeni bir çanta almak mı? Veya
faturaları zamanında yatırmak mı, yoksa dolapta duran beş deri ceket varken,
altıncısını almak mı? Veya şöyle soralım;
Bunlardan hangisi zihninizde daha çok ve uzun yer tutuyor?
Bütün bunlar
sağlıksız bir tüketim kültürüne işaret ediyor. Benim kast ettiğim para harcama
kültürü değil. Gerçekten para harcamak kültürdür ve kazandığınızı nasıl
elinizden çıkaracağınızı doğru teşhis etmek bir birikimdir.
Yaşadığımız
tüketim kültürü, “tüketme merkezli bir yaşam biçimine” tekabül ediyor.
Ambalajına ve imajına göre ürün almayı, vaat ettiği sosyal statü için hizmet
tüketmeyi içeriyor. Tüketim bağımlısı olmak sadece parayı tüketmiyor. Çünkü
tüketim alışkanlıkları bireylerin birbiri ile ilişkisini de olumsuz etkiliyor.
Marka ve ürün
fetişizmi aynı zamanda mutlak bir mutsuzluk ve yalnızlık duygusu da getiriyor.
İnsanlar arası ilişkileri ve birey-toplum ilişkilerini de biçimlendiriyor.
Tüketirken daha
yenisini ve daha özelini arayan ve her tüketişinde tüketebileceği daha yeni ve
daha özel bir “ürünü” bulduğunda hayal kırıklığı ve mutsuzluk yaşayan tüketici,
insani ilişkilerinde aynı kısır döngüyü yaşıyor.
Yaşama bakışı
tüketim ile biçimlenen ve kendisini tükettiği sürece mutlu hisseden tüketici,
tüketemediğinde de mutsuz oluyor. Sadece bu kadar da değil, toplum ciddi
anlamda bir “tüketim faşizmi” ile de tanışıyor. Ayakkabıdan arabaya kadar her
markaya ve her markanın bütün ürünlerine yüklenen anlamlar ve kodlar, kişileri
bazı yönelimleri benimsemeye zorluyor.
Tüketicinin
önceliği ihtiyacı olan ve kendisine yakışan üründen “herkesin üniforma gibi
taşıdığı” ve bir bakıma generallerin sol göğsündeki şeritler gibi, özelliklere
işaret eden, markalar silsilesini sırtlamaya itiyor. Tıpkı ilkel insanların
taşıdıkları, boyunlarına astıkları, ellerinde tuttukları ve barınaklarında
bulundurduklar alametler gibi.
Tüketime kölelik,
mutlu olmak için alışveriş yapmakla başlayıp, histerik bir biçimde çılgınca
tüketme ile devam ediyor. Tüketimde ne bir önceki günün ne de bir sonraki günün
kıymeti olmuyor.
Bir de yerde
okuduğum gibi, “tüketim toplumun afyonu” oldu. Afyonlanan toplum, tükettiği
ürünlerle, markalarla, hizmetlerle bilerek veya bilmeyerek yeni değerler de
alıyor. Kullan ve at fotoğraf makineleri, hazır gıda ve daha niceleri insanı
birey olmaktan koparıp, tüketici kimliğine hapsediyor. Hayatı tüketmek için
yaşamayan birey, bir süre sonra her şeyi tüketici gözü ile görmeye ve tüketmeye
başlıyor.
Birileri bize
şıklık, sevilen müzik ve diğer benzer şeylerin neler olduğunu söylüyor. Biz de
bunları “in”, “out”, “trend” ve “popüler” olmasına göre sıralayıp tüketiyoruz.
Gerçekte ise bize sunulan “imajlar” bize, neye göre sevinip, üzüleceğimizi,
neler ile gurur duyacağımızı ve nelerden uzak duracağımızı, duygularımızı ve
tepkilerimizi öğretiyor. Biz de itaat edip, terbiyeli bir şekilde öğreniyoruz.
Ezberlenmiş
zevklerle, öğrenilmiş mutluluklarla yaşıyoruz. Sevgiliye neden kırmızı gül
alınır? Hafta sonları neden “brunch’a” gidilir? Neden cep telefonu kameralı
olmalıdır? Arabadaki koltuklar neden elektronik ayarlanmalıdır? Reiki? Thai
Chi? Feng Sui? Pilates?,
Minimalizm?, Spa? Canınızın neden
sushi veya “ılık alabalık salatası” veyahut “fesleğenli fetuccini” istediğini
hiç düşündünüz mü? Kolayımıza da
geliyor; Sportif olmaktansa, sportif giyinerek aynı “imaja” sahip oluyoruz.
Zengin olmasak da, yelkenlimiz olmasa da, kendimizi başarı bulmasak da, bu
sayede “açığı” kapatıyoruz!
Değerlerimiz,
kutsallarımız değişiyor. Sizin önce “markayı seçmeniz” ile başlayan süreç, bir
süre sonra “markanın sizi seçmesi ve biçimlendirmesi” ile devam ediyor.
Değerler markalaşıyor, markalar birer değer haline geliyor. Bu sayede
tapınılana markalar pahalanırken, siz de onları tüketerek ucuzluyorsunuz, tıpkı
gerçek değerler gibi.
Elbette övünenler
de var; markalara artı değer kattıkları için. Artı değer bence bir yalandır.
Tıpkı marka değeri gibi ve marka bilinci gibi. Şu örneğe bakalım;
Bir tişört beğenin ve fiyatı markasından dolayı 100 YTL olsun. Bir sokak ileri
de aynı tişörtün benzeri veya aynısı, hatta bir taklidi 10 YTL olsun. Belki
ikincisini alırsınız, ama birincisinin yerini tutmadığı düşünürsünüz.
O tişörtü
aldığınızda o an için veya birkaç defa giydiğinizde mutlu olursunuz, sonrası
ise boşluk. Her iki tişört de size yakışsa da, daha pahalı olanı almadığınıza
hayıflanırsınız. Hâlbuki her ikisinin maliyeti belki 3 belki 4 liradır. Ama
sizin içinizde aradaki 90 küsur lirayı da vermek gelir. Çünkü tişörtün
üzerindeki markayı üzerinizde görmek istersiniz. Çünkü siz esirsiniz.
Veya bir başka
örnek; sevgilinize, eşinize veya bir arkadaşınıza hediye alacağınız zaman,
ürünün orijinal ve markalı olmasına dikkat edersiniz. Hâlbuki ürün aynı üründür.
Kalitesi aynıdır. Ama esas olan sizin “marka” almanız ve o “marka” için avuç
dolusu para harcamanızdır. Yoksa ne o mutlu olur ne de siz mutlu olursunuz.
Gerçekte ise,
birçok marka kot aynı fabrikada, aynı kumaştan ve aynı makinelerde dokunur.
Sadece son işlemde markaları ayrı dikilir. Ama sizi dokuyan tezgâh olan toplum,
sizi terbiye ederken, bazı kuralları, kodları beyninize diker. O nedenle siz beş
liraya almanız gereken ve gerçek değeri belki bunun yarısı olan ürünlere on beş
lira ödersiniz. Amerika’da lisanssız olan ürünlere lisans parası verirsiniz.
Gerçek şudur?
Afyon kullanan afyon elde etmek için her şeyi yapar, her tavizi verir. Bir
duruşu olmaz. Tüketim ile afyonlanan toplumun da duruşu olmaz. Tüketmesine izin
verildiği, hatta daha fazla tüketmesine imkân verildiği sürece, her şeye razı
olur. Bireyselliği de artık önemli değildir. Kişiliğini markalar ile
biçimlendiren, değerlendirmelerinde reklâm sloganlarının, ürünlerin getirdiği
çağrışımlar ile hareket eden ve yaşamını tüketerek tükenenlerin bir duruşu,
ülküsü veya sahip çıkacağı bir değeri, kalmaz.
|