Görüntülenme : 926  |
Sayfa 1 of 2 “O”… Bir deli oğlan… Bir serseri mayın… Bir deli fişek… “O”nu tanıdığımda ben on altı, o ise on dört yaşındaydı. Boyuna oranla kilosu biraz fazla, tombul, tıknaz bir çocuktu. Yaşının üstünde bir yetenekle lise tiyatro grubuna seçilmişti ve yıl sonu liseler arası bölgesel tiyatro yarışmasına katılacak tiyatro grubunda kendisine hiçte fena sayılmayacak bir rol kapmıştı. Henüz ortaokul yaşlarındaydı. Hayat ona hak ettiğinden, kaldırabileceğinden çok daha fazla yük yüklemişti. Henüz çocukluktan, kanın deli aktığı döneme adım atarken hayattaki tek ve en önemli idolünü kaybetmişti: Babasını… Ama kendisinden beklenmedik bir sağlamlıkla karşılamıştı bu acıyı. Vakur bir metanetle esen sert rüzgarlara rağmen ayakta dimdik duruyordu onu tanıdığım dönemlerde. Asla gözlerini yaşlı görmedim babasından bahsederken. Aksine, ailesine ve en çokta annesine karşı sağlam durması gerektiğinin fazlasıyla bilincinde, hep başını dik tutmaya çalışıyordu hayata karşı. Eğlenceli bir çocuktu “O”. Neşeliydi… Hayat karşı hep bir alaycı tavrı vardı o zamanlar nedenini kimsenin anlayamadığı. Hayranlıkla izlerdik yaşça bizden küçük ama mangal gibi yüreği olan bu çocuğu. En ufak bir olumsuzlukta onun adı geçer aramızda ve ondan güç almaya çalışırdık. Onun gibi sağlam durmanın yollarını arar ve onun sağlamlığını, onun gücünü örnek almaya çalışırdık. Birlikte çok eğlenmiş, çok şey öğrenmiştik hayattan. Aşkı konuşmuştuk. Sevmeyi, gerekirse sevilmeden bile sevmeyi ve aslında aşkların en güzelinin de birazda böylesi olduğunu bulup çıkarmıştık. Gençler arasında sigara içmenin moda olduğu zamanlarda biz pipoyu denemiştik. Farklı olduğumuzu kendimize ispat için. Ama ben pipoya alışamamıştım, “O”da sigaraya… Garip bir çocuktu “O”. Sadıktı dostlarına… Gözünü budaktan sakınmazdı. Dayak yiyeceğini bile bile girerdi bizimle kavgalara ve en ağır hasarı o alırdı aramızda. Kanımızın verdiği delilik sertifikası ile en anlamsız cesaret gösterilerinin hep en baş kahramanı olurdu. Sürekli şaşırtırdı beni. Onu takip edemezdim çoğu zaman. Fakat bir kere ruhunun gizli kapaklı derinliklerine yaklaştığımı hissetmiş ve ürkmüştüm. Çok sıcak ve nemli bir memleketin çocuğu olduğumuz için yaz ayları geldiğinde ve sıcaklar bastırdığında kendimizi şehirden “yayla” adı verilen dağlık köy evlerine atmak olurdu. Bir şehir çocuğu olduğumuz ve köy hayatından bihaber olduğumuz için sabahtan akşama kadar kendimiz dağlara dolaşmaya vururduk. Elimizde bir ağaç dalından kotarılmış yarım yamalak asalar ile bodur seyyah edasında cenneti keşfe çıkardık. “O”nunla bir keşif gezimizde kimsenin inmeyeceği derinlere, kimsenin girmeyeceği yerlere girdik. Sonunda belki de gerçekten cenneti keşfettik. Huzuru… Muhteşem bir manzara kelimenin tam anlamı ile ayaklarımızın altındaydı. Evet, gerçekten ayaklarımızın altındaydı, çünkü bir adım altımız uçurumdu ve ne kadar derinliği olduğu konusunda hiçbir fikrim yoktu. Nefes bile almadan karşıma çıkan o manzaranın tadını çıkarıyordum. Huzurun resmi bu olmalıydı. Doğanın en saf, el değmemiş, göz görmemiş bir köşeni bulmuştuk. Aslında “O” buranın çoktan beri farkındaymış da, beni getirmek için bu kadar beklemiş. “Ben…” dedi, “Ben, sık sık gelirim buraya. Ne zaman kafamı dinlemek istesem kendimi buraya atarım.” Nedeni bilinmez ama ben işte ilk o zaman hissettim “O”nun aslında bizim bildiğimizden, bizim tanıdığımızdan çok daha derinlerde çok daha farklı bir “O” yaşatıyor ama onu kimse ile tanıştırmak istemiyor. Onu buna zorlayamazdım. Kendi mutluluğunu kendisi yaratacaktı. Yada mutsuzluğunu… Ama en azından kimseye hesabını sormaya hakkı olmayacaktı sonrası için. Sonrası… Sonrası kopuk aslında uzun bir dönem. Sonra savrulduk hepimiz bir yerlere ve bu savrulmadan hasar almamak için bir yerlere, bir şeylere tutunma mücadelesine girdik. Yıllar sürdü… Hala da duyuyorum bir çoğu devam ediyormuş mücadelesine bıkmadan, usanmadan. “Teslim olmam sana ey zalim felek!!!!” diye haykırarak… J Teslim olanlar arasından başarılı olanları duydukça gururlanıyorum, sanki ben başarmışım gibi. Yada onun bir dönem hayatında bulunmak bana bir ayrıcalık sağlayacakmış gibi. Bazıları kaset çıkarmış, bazıları kitap yazmış… Kimileri şirket kurmuş, kimileri o şirketi almış yürütmüş, holding olma yoluna sokmuş… Bir çoğumuz evlenmiş. Evlenenlerin bir çoğunun çocuğu olmuş. Hatta bir kısmı onları büyütmüş bile. Yani neredeyse az daha bekleseler dede, nene olacaklar utanmadan…
<< Başa Dön < Önceki 1 2 Sonraki > Sona Git >>
|