Görüntülenme : 6372  |
Bitkiler
âlemi yüz milyonlarca yıl süren evrimleşme süreci içerisinde inanılmaz sayıda
ve çeşitlilikte cins ve türlerin varolmasına şahit olmuştur. Yaşama ve neslini
sürdürme gayreti içinde her bitki türü düşmanlarını caydırmak, yok etmek veya
uzlaşmak arzusuyla çok sayı ve çeşitlilikte kimyasal molekülleri
sentezleyebilme özelliklerini geliştirmişlerdir. Nesli tükenip yok olan
başarısız türlerin sayısını bilmek mümkün değildir ama halen dünyamızı süsleyen
bitkiler en küçüğünden en büyüğüne kadar başarılı olanlardır. Bitkilerle
tedavinin esasını bitkilerin sentezlediği kimyasal maddeler oluşturmaktadır. Bu
kimyasallar vücutta bir takım fizyolojik değişikliklere yol açmakta ve bazı
hastalıkların iyileştirilmesinde işe yaramaktadırlar.
İnsanlar yüzyıllar boyunca içgüdüsel olarak, hayvan davranışlarını
gözlemleyerek veya deneme-yanılma yoluyla hangi bitkilerin zehirli,
hangilerinin gıda, hangilerinin ise ilaç amacıyla kullanılabileceğini öğrenmiş
ve bu bilgiler sürekli aktarılarak günümüze kadar ulaşabilmiştir. Bizler
bugün o bilgileri bilim süzgecinden geçirerek yeni ilaçlar keşfediyoruz veya
geleneksel tıpta kullanılan bitkilerin yararlı özelliklerini ispatlıyoruz.
Basit bir yaklaşımla bakacak olursak, bir ilaç tableti ile bir tıbbi bitki
yaprağı arasında pratik olarak fark yoktur. Her ikisi de vücutta etkilerini
içerdikleri kimyasallar yoluyla yaparlar. Tabletin özelliği içindeki kimyasalın
dozunun ayarlanmış olmasıdır. Yaprakta ise kimyasallar daha düşük dozda
bulunurlar. Bu nedenle aralarında doz farkı vardır. Alınacak yaprak sayısı
arttırılarak veya içindeki kimyasallar tüketme (ekstraksiyon) yoluyla
zenginleştirilerek etkili doza ulaşılabilir. Anlaşılabileceği gibi bir maddeyi
ilaç yapan onun vücuda verilebilecek şekle sokulabilmesi ve uygun dozudur. Bu
da standardizasyonla sağlanır.
Tıbbi
bitkilerin tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Hakkari’nin güneyinde Kuzey
Irak’ın kuzey sınırında bulunan Şanidar mağarasında Neanderthal insana ait
iskeletlerin bulunduğu mezarlarda tıbbi bitkilere ait polenlere bolca rastlanmış
olması M.Ö. 50.000 yıllarında o bölgede tıbbi bitkilerin kullanıldığının kanıtı
olarak gösterilmektedir. Son 5000 yıllık dünya tarihinde bütün uygar kavimlerin
bıraktığı eserler bitkileri hastalıkların tedavisinde kullandıklarına işaret
etmektedir. Bunlar arasında Asurluları, Sümerleri, Hititleri, eski Mısırlıları
ve daha yakın zamanlarda Roma, Grek, Bizans ve Osmanlı medeniyetlerini
sayabiliriz. Geleneksel Çin Tıbbi ile Hindistan alt kıtasında hüküm süren
Ayurveda, Siddha ve Yunani tıp sistemleri de çok köklü bir geçmişe sahiptir.
Ülkemizde tıbbi bitki denince akla aktarlar ve kocakarı ilaçları gelmekte.
Yani, bitkiler halkın hemen hemen tüm kesimlerince sempatik bulunurken, tıp
mensupları konuya şüphe ve kuşku ile bakmakta. Tabii bunun çeşitli sebepleri
var. 1950’li yıllarda Tıp Fakültelerinin eğitim programlarından bitkilerle
tedaviyi de içine alan Materia Medica dersinin çıkarılması sonucu, hekimlerimiz
tıbbi bitkiler konusunda eğitim almadan mezun oluyorlar. Avrupa ve Amerika’da,
hiç olmazsa, alternatif ve tamamlayıcı tıp adı altında bu eğitim verilmekte
iken ülkemizde henüz bu konuda bir niyet veya girişim yoktur. Halbuki
hekimlerimizin, kökenini bilerek veya bilmeyerek reçetelerine yazdığı morfin,
kodein, papaverin, kinin, kinidin, atropin, hiyosin, digitoksin, digoksin,
sennozit, taksol, rezerpin, rutin, vinkristin, vinblastin, mentol, timol,
ökaliptol, ginkgo ekstresi, ginseng ekstresi, vb. gibi yüzlerce ilaç hammaddesi
bitkilerden elde edilmektedir. Bir iki istisna dışında bütün antibiyotikler ve
mantar öldürücü ilaçlar mikroorganizmalar tarafından üretilmektedir.
Bilhassa, Almanya’da bitkisel ilaç endüstrisinin gelişmiş olması ve piyasada
çok sayıda bitkisel ilaç bulunması, 1980’lerin başında, halkın hekimleri
reçetelerine bitkisel ilaç yazmaya zorlamaları sonucunu doğurmuş ve bu talep
artışı, Tıp öğrencilerinin baskısıyla Tıp Fakültelerini ders programlarına
bitkilerle tedavi dersleri koymaya itmiştir. Ülkemizde ne yazık ki
ilaç sanayiimiz çok az sayıda bitkisel müstahzar üretmektedir ve bu yüzden
Türkiye ithal bitkisel ilaç ve çayların kontrolsüz pazarı haline gelmiştir. Pek
çok bitkisel formül “gıda takviyesi” sınıfına dahil edilip Tarım Bakanlığının
izniyle yurda girmekte ve Sağlık Bakanlığı’nın konuya gereken hassasiyeti
göstermemesi yüzünden farklı standartlarda çok sayıda yerli ve yabancı bitkisel
ürün kontrolsüz bir şekilde kullanıma sunulmaktadır.
Bu konuda alınması gereken ilk ve en önemli önlem, tedavide kullanımı amaçlayan
her türlü tıbbi bitkisel ürünün, ister ilaç, ister tıbbi çay isterse gıda
takviyesi olsun sadece eczaneler eliyle satılmasını sağlamak olmalıdır. Zira,
eczacı, tıbbi bitkiler ve bitkisel ilaçlar konusunda üniversite eğitimi almış
tek meslek mensubudur ve ülkemizde ilaçların imalatı ve dağıtımı yasalarımıza
göre sadece eczacılar tarafından yapılabilir. Sağlık Bakanlığı, Almanya’da
olduğu gibi, Standart Çay Ruhsatları hazırlayıp, prospektüsleriyle birlikte
resmi gazetede yayınlamalı ve bu ürünleri her eczane Bakanlıktan izne gerek
olmadan hazırlayıp kendi etiketiyle eczanesinde satabilmelidir. Yetkisiz ve
bilgisiz kişi ve kuruluşların bu ürünleri üretmesi, ithal etmesi ve dağıtması
engellenmelidir.
Tedavide kullanılması önerilen bitkiler Türkiye’nin de 1994 yılından beri üyesi
olduğu Avrupa Farmakope’sinde kayıtlıdır. En son baskısı 2005’de yapılan bu
kitap ve ekleri Avrupa’da olduğu gibi ülkemizde de yasal uyma zorunluluğu olan
bir resmi belge niteliğindedir. Türkiye’nin de üye verdiği çok geniş bir
uzmanlar grubu tarafından titizlikle hazırlanan ve sürekli güncellenen Avrupa
Farmakopesinde halen 200’ü aşkın tıbbi bitki standartı mevcuttur. Eczacıların
temel kitabı olan farmakopedeki standartlar sentetik ve doğal ilaç
hammaddelerinin kalite sınırlarını ve yapılması gereken standart test ve miktar
tayini yöntemlerini belirlediği için ilaç kalitesinin sürekli iyi olmasının bir
nevi teminatıdır.
Halk tarafından tedavide kullanılan bitkilerin sayısı tüm dünya’da 70.000
olarak tahmin edilmektedir. Ülkemizde 1000 kadar bitki tıbbi amaçlarla
kullanılmaktadır. Dünya nüfusunun %80’i tedavi için tıbbi bitkilerden medet
ummaktadır zira gelişmekte ülkelerde yaşayan bu nüfus modern tıp olanaklarından
yoksundur. Çin ve Hindistan gibi nüfusu kalabalık ve genellikle yoksul
ülkelerde geleneksel tıp sistemleri güçlüdür ve bugün de hükmünü sürdürmektedir.
Halkımızın bitkisel ilaçların kullanımı konusunda dikkatli ve duyarlı olması
gerekir. Bitkilerle tedaviden iyi sonuç alınması şu faktörlere bağlıdır:
- Doğru bitkinin, doğru zamanda toplanmış olması, doğru kısmının
kullanılması
- Taze kullanılacak bitkinin çürümeden kullanılması, kurutulacak
veya işlemden geçirilecekse bunun uygun şekilde yapılması
- İlacın doğru yöntemle, doğru şekilde ve uygun miktar hammadde
kullanılarak hazırlanması ve doğru dozda alınması
- O bitkisel ürünün ilaç hazırlamaya uygun miktar ve doğru bitki
kimyasallarını içermesi
- O bitkisel ürün ile ilgili bilimsel literatürün uzmanlarca doğru
okunması, değerlendirilmesi ve doğru tıbbi tavsiyenin alınması
Bu beş unsur gerçekleştiği takdirde
bitkisel tedaviden arzulanan sonuç alınabilir. Şurası unutulmamalıdır ki ev
ilaçlarının hazırlanmasında kullanılan ıhlamur, nane, kekik, adaçayı, rezene,
dereotu meyvesi, anason, papatya, salep, zencefil, kakule, vs. gibi masum
bitkiler sadece basit rahatsızlıkların semptomatik tedavisinde kullanılmalıdır.
Daha ciddi hastalıklarda mutlaka modern tıbbın olanaklarından yararlanmak
gerekir. Üzerinde yeterince toksisite testleri ve klinik deneyler yapılmamış
veya çok uzun süredir halk arasında güvenli ve etkili kullanımı bilinmeyen
bitkilerle kulaktan dolma eksik bilgilerle yapılacak tedavi girişimi hüsranla
sonuçlanabilir. Zira, bilinmelidir ki, bitkiler de vücuttaki etkilerini diğer
ilaçlarda olduğu gibi içerdikleri kimyasallar yoluyla gerçekleştirirler. Yanlış
ilaç kullanımı nasıl komplikasyonlara ve istenmeyen durumların oluşmasına yol
açabiliyorsa, yanlış bitki kullanımı da benzer istenmeyen sonuçları
doğurabilir.
İlaç sanayiinin bitkisel ilaç geliştirmeye yönelik yatırım yapmakta tereddütlü
davranmasının bir nedeni bitkilerin patentlenememesidir. Kullanım yolu
patentlenebilir ama sanayi bunu yine de bir risk olarak görmektedir. Bir başka
risk, geleneksel kullanımı olan bir bitkiden ilaç geliştirildiğinde, ilk
bilginin sağladığı yöre insanının o ilaçtan hak talep etmesidir. Ancak, pek çok
firma ürettiği standart bitki ekstrelerinin etkilerini ve güvenirliklerini
klinik deneylerle ispatladığı için dünya çapında başarı sağlamış bitkisel
ilaçları piyasaya sürebilmiştir. Ginkgo biloba (Mabet ağacı)
yapraklarının standart ekstresi ülkemizde Tebokan adıyla beyinde kan dolaşımını
düzenleyici etkisinden ötürü çok satılan ve bilhassa yaşlıların kullandığı
reçeteli bir bitkisel ilaçtır.
Yaptığımız bir ön incelemeye göre dünya üzerinde 96 bitki üzerinde 748 adet
klinik deney yapıldığı anlaşılmıştır. Bunlar arasında meyan kökü 67 deneyle ilk
sırayı almaktadır. İkinci sırada 52 deneyle sarı kantaron yer almakta, onu 42
deneyle sarımsak izlemektedir.
Gönül ister ki her tıbbi bitki klinik deneylere tabi tutulabilsin. Ama ne yazık
ki klinik denemeler yüksek maliyetli ve zahmetli uygulamalardır ve bu maliyeti
ancak büyük ilaç firmaları yüklenebilir. Bu nedenle, ancak, hayvan deneylerinde
olağanüstü etki gösteren bitkiler üzerinde klinik deneme yapılmaktadır.
Piyasada reçeteli bitkisel ilaçların azlığı yukarıda sıraladığım sebepler
yüzündendir. Yine de bitkiler âleminin büyük bir potansiyel taşıdığı bu sanayi
tarafından kabul edilmektedir. Zira, dünyamızda mikroorganizmalar 3.8 milyar
yıl; algler 1.8 milyar yıl; kara bitkileri ise 450 milyon yıldır evrimleşmektedir.
Bu canlıların sahip olduğu biyokimyasal çeşitlilik bilim adamlarının
sentezleyebileceğinin çok çok üstündedir. Bu potansiyel kaynağın sadece %10’unu
iyi-kötü incelediğimizi farz edersek, dünyamızın sahip olduğu biyokimyasal
çeşitliliği yaşam kalitesini yükseltmek amacıyla kullanabilmek için daha çok
çalışmamız gereklidir.
|