Görüntülenme : 1341  |
Sayfa 1 of 2
Annem ve
babam doktor kapılarına koştuklarında, daha kim olduğumu bilemeyecek yaştaydım.
Aldıkları sonuç kendi ifadelerince “şok edici”ydi. Artık ‘sakat’ bir çocuk
sahibiydiler ve eğer bu ‘sakat’ çocuğun yaşamasını istiyorlarsa ağır ve
yaşamsal ameliyatları kabul etmek zorundaydılar.
Önce iki
kalça ameliyatı olmuşum. Arkasından göğüs kafesime doğru eğrilip kalp ve
ciğerlerimi tehdit eden belkemiğime, platin bir çubuk takmak için kritik bir
ameliyat daha... Bitmemiş, beden platin çubuğu reddedince ikinci bir ameliyatla
belkemiğindeki eğrilen kısım sabitleştirilerek sorun çözülmeye çalışılmış.
Bütün bunlar olurken büyüyor, kendimi
keşfediyordum elbette. Ameliyatların ardından aylarca hastane koğuşlarında,
hastane dışında ise tüm bedenimi saran alçılar içinde çocuk olmanın gereklerini
yerine getiriyordum hiç istisnasız.
Uzun uzun anlatmaya gerek yok; bu ağır ve
yaşamsal ameliyatların ardından anne ve babamın, daha doğrusu ailemin elinde
tekerlekli sandalyeye ‘mahkûm’ bir çocuk olarak kaldım. Bu durumda ailemin
önünde iki seçenek vardı: Ya pekçokları gibi kendilerini utanç denizi içinde
boğulmaya bırakıp beni herkesten saklayacak, elbebek-gülbebek dünyadan izole
ederek büyüteceklerdi, ya da zor olanı seçip tüm bilgisizliklerine ve başvurabilecekleri
bir kurum, bir kişi olmamasına rağmen beni ‘sağlam’ bir insan gibi yetiştirmeye
çalışacaklardı.
Şanslı bir ‘sakat’tım. Ailem zor olanı
seçti ve bugün, yayınladığı kitaplarla Kıbrıs Türk Edebiyatı’nda yeri olan
ödüllü bir yazar ve şair; ülkesi adına ilkleri gerçekleştiren bir takımda ve
milli takımında görev yapmış ve halen yapan olimpizm ödülü sahibi bir sporcu;
çeşitli sivil toplum örgütlerinde toplumun gelişmesine katkı koymaya çalışan
üst kademelerde bir yönetici ve iki dergide editörlük yapan bir oğulları var.
Onların bana yarattığı yaşama, bana sağladıkları şansa başka türlü karşılık
verseydim, sanırım dünyanın en mutsuz insanı olurdum.
Çocukluğuma
dönüp baktığımda tüm ağırlığına rağmen iyi bir çocukluk geçirdiğimi görüyorum.
Onca ameliyata, onca tedaviye rağmen bir ‘sakat’ gibi değil, bir çocuk gibi
yaşadım çocukluğumu. Girişken, insan canlısı biriydim.
İlkokul
yıllarında her etkinliğin içinde ve en ön sıralarındaydım. Teneffüslerde
yapılan futbol maçlarında; defalarca üzerinde oturduğum tekerlekli sandalyemden
yere atlayarak kalecilik yaptığımı hatırlıyorum. Bedenimin alçıyla kaplı olduğu
zamanlar da oyuna tekerlekli sandalye ile katılır, -özel kurallar gereği-
kafayla gol atmaya çalıştığımı...
Ortaokul-lise yıllarımda ilk kez, artık
hayatım boyunca mücadele edeceğim ‘engel’lerle karşılaştım. Bunlar hem somut,
hem de soyut ‘engel’lerdi. İlk karşılaştığım ‘engel’ okulun mimari yapısıydı ve
ilk kez mimari sorunların hayatıma etki edeceğini algıladığım zaman oldu. Evet,
ben bir ‘sakat’tım, tekerlekli sandalyeye ‘mahkûm’dum ve devleti yönetenler
güne kadar bir ‘sakat’ın da okumak isteyeceğini düşünmemişti.
Babamın girişimleri ve maddi katkılarıyla
sınıfıma gidebileceğim rampalar yapılmıştı. Ama sorun orada bitmiyordu ki.
Tuvaletlere gitmem imkânsızdı, nitekim altı senelik öğrencilik hayatım boyunca
okulun tuvaletlerini bırakın ziyaret etmeyi, kapılarının ne renk olduğunu bile
görmedim.
İlerleyen zamanlarda yine mimariden
kaynaklanan sorunlar ortaya çıktı. Örneğin okul laboratuvarı üçüncü kattaydı ve
ben ya derslere girmeyecek, ya da riskleri göze alıp arkadaşlarımın yardımıyla
kısa bir zaman için üçüncü kata çıkıp inecektim. Arkadaşlarım sağolsun, benim
dersi kaçırmamı kabullenmedi. Her seferinde beş-altı kişi tekerlekli
sandalyenin etrafını sararak üç kat çıkarıp indirmeye başladılar. Kaç kez düşme
tehlikesi geçirdiğimi hatırlamıyorum bile. Beden eğitimi derslerinde raporlu
sayılmam nedeni ile sınıfta kalıyordum. Teneffüslerde dışarıya çıkmıyordum.
Bunlar beni manevi olarak zorluyordu elbette ve bilinen ergenlik sorunlarıyla
birlikte birleşince daha kapanık biri olmama neden olduğunu itiraf etmem gerek.
Umursamamaya çalışıyordum ki bu hepsinden daha da yorucuydu.
Burada yaşadığım sorunlar beni
üniversiteye gitme fikrinden soğutmuştu. Lise binası üç katlı tek bir binaydı.
Üniversite ise onlarca bina. Bir yandan derslere yoğunlaş, bir yandan
‘sakat’lığın getirdiği sorunlarla uğraş. İlk gençlik yıllarını buna harcamaya
değer miydi? Bugün olsa tam tersini yapardım kesinlikle ama, ah o ‘deli’kanlılık
günleri!.. Sonunda ağabeyimin “gerekirse sınıfta kalır, okulu sen bitirmeden
bitirmem, birlikte gidip geliriz” gibi ısrarlarına rağmen liseden sonra okul
hayatımı noktalamaya karar verdim. Zaten bana adanmış iki can vardı ve daha
fazlasını kaldıramazdım herhalde.
İnsanoğlunun hayatında dönüm noktaları
vardır. Bu dönüm noktalarını farkederseniz hayatınızı gidişatı değişir. Benim
de liseden sonra hayatımdaki dönüm noktası 5 Eylül 1992 tarihi oldu. O günleri
düşünüyorum da, biraz bezmiş, içine kapanmış “Bezgin Bekir” benzeri biri olup
çıkmıştım. Kaldığım köyde açtığım küçük bir kırtasiye dükkânı ile ev arasında
gidip geliyordum, arada bir tiyatro ve sinemaya gidiyordum o kadar.
O tarihte tanıştığım ve sonrasında
“Candost” dediğim Mustafa Çelik adlı ‘kötürüm’ sayesinde ‘sakat’ olmanın ne
demek olduğunu, tekerlekler üzerinde nasıl yaşanacağını öğrenmeye başladım.
Mustafa Çelik kendi deyimi ile ‘kötürüm’dü, ama bir ‘sağlam’dan daha sağlam
insandı.
İtiraf etmem gerekirse o güne kadar
‘sakat’ olmanın, tekerlekler üzerinde yaşamanın ne olduğu konusunda bir fikrim
yoktu. Çocukluk yıllarımda çok hareketli bir çocuktum. Tekerlekli sandalyeye
pek oturmuyor, yerde emekleyerek hareket ediyordum. Bu yüzden önüme hiçbir
‘engel’ çıkmıyordu. Tekerlekli sandalye ile çıkıp inmenin ise benim için
oyundan farkı yoktu. İlk gençlik yıllarında ise, özellikle ortaokula
başladıktan sonra, mimari sorunlar yüzünden zorluklar yaşamıştım. Ama daima
yanımda yardım edecek biri bulunduğu için ‘sakat’ yaşamanın incelikleri
konusunda en küçük bir bilgim yoktu. Üstelik o kadarcık sorun bile, ilerleyen
yaşlarda kendimi toplum içinde yaşamaktan soyutlamama yetmişti.
<< Başa Dön < Önceki 1 2 Sonraki > Sona Git >> |