Görüntülenme : 5925  |
Sayfa 1 of 2
Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Birol Caymaz vatandaşlara son günlerin en çok tartışılan kavramı vatandaşlıktan ne anladıklarını sordu. Aldığı yanıtlar çağdaş anlamda vatandaşlık bilincinin bizden uzak olduğunu ortaya koydu. Türk olmayı vatandaşlık sayıyor, seçme kavramını hak değil ödev kabul ediyor, insan hakları yerine “insan yerine konmayı” talep ediyoruz. Sivil toplum kuruluşuna veya siyasal partilere uğramıyor, bol bol şikâyet ediyoruz...
Geçen ay öldürülen Agos Gazetesi Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in cenazesinin ardından yaşananlar Türkiye’de farklı etnik ve dini kökenli vatandaşlara yapılan muameleyi gündeme getirerek “vatandaş” kavramının tekrar tartışılmasına yol açtı. Ezberlenmiş kalıpların dışına taşamayan bu tartışmalar devam ederken Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan, Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Birol Caymaz’ın “Türkiye’de Vatandaşlık - Resmi İdeoloji ve Yansımaları” adlı kitabı, ilginç tespit ve önermeleriyle yaşanan kafa karışıklıklarına ışık tutacak nitelikte. Birol Caymaz kitabın ilk bölümünde Türkiye’de ulus devletin kuruluş sürecinde şekillenen resmi vatandaşlık anlayışını dönemin “yurt bilgisi” derslerinden hareketle incelerken, ikinci bölümde bu alanda bir ilke, kendi yaptığı vatandaşlık araştırmasına yer veriyor. Araştırmada bire bir yaptığı mülakatlar ve 450 kişiyi kapsayan bir de anket var. Çeşitli eğitim ve gelir düzeyleri ile farklı meslek gruplarından vatandaşların, vatandaşlık kavramından ne anladığı da sorgulanıyor. Ortaya çıkan sonuç mu? “Bir akademisyen arkadaşıma vatandaşlık bilinci ile ilgili bir araştırma yapmaya karar verdiğimi söylediğimde ‘Olmayan bir şeyi araştıracaksın yani’ dedi şaka yollu. Batılı anlamda vatandaş diye bir şeyin olmadığını düşünüyordu. Bu anlamda çok ciddi sürprizlerle karşılaşmadım” diyen Caymaz, yeni bir vatandaşlık anlayışının tartışmaya açılması gerektiğini savunuyor.
Ödev çok, hak yok!
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yönetici elit kadronun yaratmaya çalıştığı vatandaş tipini anlamak için dönemin “Yurttaşlık Bilgisi” ders kitaplarını inceleyen Caymaz, o dönemde verilen vatandaşlık eğitiminin insanları dönüştürmeyi amaçlayan bir eğitim olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Özellikle milli kimliğin yaygınlaştırılması, insanlara benimsetilmesi anlamında bu kitapların çok önemli görevleri var. Vatandaşlık olgusuna baktığımızda da daha ziyade milli kimliğe endekslenmiş bir vatandaşlık anlayışının hakim olduğunu görüyoruz.” Caymaz, milli kimlik yaratılmaya çalışılmasını pozitif bir olgu olarak algılamasına rağmen vatandaşlığın sadece bu olmadığının da altını çiziyor. “Vatandaşlık sadece devletin tarif ettiği ve insanlardan beklediği ödevler üzerine kurulmuş bir olgu değil. Aynı zamanda bir takım hakları da gündeme getiriyor. Bu kitaplardan hareketle burada ciddi bir dengesizlik olduğunu tespit ediyoruz. Özellikle ödevleri vurgulayan ama haklar konusunda sessiz kalan bir vatandaşlık anlayışı…”
Bu devletçi anlayışın kendisini sürekli yeniden üreten derin bir çizgiye dönüştüğünü ve günümüze kadar sürdüğünü ifade eden Caymaz, garip bir şekilde 50’li yılların başında bir dönüşüm yaşanır gibi olduğunu ancak bunun pek sonuç vermediğini belirtiyor.
“1953 tarihli ‘Yurttaşlık Bilgisi Dersleri’ kitabında çocuklara demokrasi kültürü verilmeye çalışılıyor. Siyasal sistem demokratikleştikçe okul, aile ortamı ve insanlar arası ilişkilerde demokratikleşme yaşanacak gibi bir hava yaratılıyor. Ancak 50’li yıllarda yazılmış ve okutulmuş başka iki kitaba baktığımızda yine milli kimliğin ön plana çıktığını görüyoruz.”
1960’lı ve 70’li yıllarda, 1961 Anayasası’nın getirdiği özgürlükçü ortamda vatandaşlık eğitiminde görece olumlu bir bilgi aktarma sürecinin yaşandığını belirten Caymaz, aynı dönemde toplumda yaşanan örgütlülük havasına da atıfta bulunuyor. “O dönemde dernekleşme oranlarının artması toplumsal sorumluluk alan bir vatandaşlık anlayışının 70’li yıllarda arttığını gösteriyor. Bunun çok önemli bir vatandaşlık bilincine tekabül ettiğini düşünüyorum” diyen Caymaz, 80’li yıllardaysa tam bir geriye dönüş yaşandığını vurguluyor. “12 Eylül Darbesi sonrasında hem milliyetçiliğin bir tür ırkçı versiyonunun hem de dinin milli kimliği belirleyici bir unsur olarak dönemin vatandaşlık kitaplarındaki vatandaş tanımına girdiğini görüyoruz. Bu aslında ciddi bir gerileme. Bir tür 30’lu yıllara dönüş olarak bakmak mümkün.”
Batı’da insan hakları, bizde “insan yerine konmak”
Caymaz’ın araştırmasında tespit ettiği önemli sonuçlardan biri Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren eğitim yoluyla yaratılmaya çalışılan vatandaşlık bilincinin bir şekilde topluma yerleşmiş olduğu. “Vatandaşlığın nasıl algılandığı konusunda garip bir şekilde milli kimliğe, vatan-millet-devlet üçlemesine gönderme yapan bir çoğunlukla karşılaştım. Dolayısıyla cevaplar, devletin kuruluşundan itibaren benimsetmeye çalıştığı anlayışa neredeyse bire bir tekabül ediyor. Devletin bu anlamda başarı sağladığını düşünmek mümkün, ama acaba devlet gerçekten böyle bir şey istiyor muydu? Sadece milli kimlikle, ulusal sembollerle bezenmiş bir vatandaşlık mı istiyordu, yoksa aynı zamanda Mustafa Kemal’in bize söylediği uygar uluslar düzeyine çıkmayı mı? O da vatandaşlıkla ilgili. Aynı zamanda bir demokratikleşmeyi de gerektiriyor. Orada bir çelişki, tekabüliyetsizlik var.” Caymaz’a göre bunun nedeni Türkiye’de “kontrol dışı” bir toplumun ve vatandaş tipinin devlet tarafından hiçbir zaman istenmemiş olması. “Çerçevesi çizilmiş bir alanın içinde hareket etmek koşuluyla tarif edilmiş bir vatandaşlık anlayışı söz konusu. Demokratikleşme, ama sınırları da bir yerde biten bir demokratikleşme. Fazla ileri gittiğinizde devletin bir kolu, bürokrasinin bir organı gelip size müdahale ediyor ve sizi size rağmen kurtarıyor! Bu da tabii birtakım gerilemelere yol açıyor. Nasıl 80’li yıllardaki kitapta 30’lu yılları buluyorsak, 2000’li yıllardaki insanlarda da neredeyse o yıllardaki insanların bilinç düzeyini görüyoruz.”
Caymaz’ın araştırmasında “Sade vatandaş nedir” sorusuna insanların verdiği ilk tepkiler arasında dikkat çeken bir talep var: Görüşülen vatandaşların önemli bir bölümü “insan yerine konmak” istediklerini ifade ediyor. “Batı’da vatandaşlıkla ilgili yaptığınız herhangi bir araştırmada ister istemez insan hakları gündeme gelir, burada ‘insan yerine konmak’ diye bir şey söyleniyor. Bunlar daha ziyade eğitim düzeyleri, bununla bağlantılı olarak toplumsal ve ekonomik düzeyleri oldukça düşük insanlar. ‘Hastaneye gittim, doktor beni insan yerine koymadı. Nüfus dairesine gittim bana kötü davrandılar’ gibi devletle olan ilişkilerde negatif bir deneyimden bahsediyorlar sürekli. İşin ilginç tarafı bunu söyleyenler toplumsal statüsü yüksek ya da zengin insanların böyle bir sorun yaşamadığını düşünüyor. Bu bir anlamda ülkedeki gelir dağılımındaki dengesizliğin, hukuken eşit olduğunu varsaydığımız vatandaşların günlük hayatına olumsuz yansıması. Herkesin bir TC kimliği var ama herkes TC vatandaşlarına tanınan haklardan aynı oranda yararlanamıyor. Buna iktisadi ayrımcılık diyebiliriz. Bu aslında toplumu birarada tutmaya çalışırken ne kadar böldüğümüzün bir göstergesi. Hem milli birlikten bahsediyoruz hem de insanlara en temel haklarını verirken onları ‘sen birinci, sen ikinci sınıfsın’ şeklinde uygulamalar yapıyoruz.” Bu düşünce Anar Araştırma Şirketi’nin bu araştırma için 450 kişi üstünde yaptığı anket sonuçlarında da doğrulanıyor. Ankete katılanların sadece yüzde 29’u kamu hizmetlerinin yerine getirilmesinde devletin vatandaşlar arasında ayrımcılık gözetmediğini düşünüyor.
<< Başa Dön < Önceki 1 2 Sonraki > Sona Git >> |