Görüntülenme : 4713  |
Sayfa 1 of 3
“Fraternis” adlı yeni kitabında Burak Eldem, uygarlık tarihinin en eski ve en uzun soluklu misyon örgütünü, batıl inanç ve komplo teorilerinden arındırılmış bir bakışla masaya yatırıp, kendi kesintisizliği içinde inceliyor. Eldem’e göre “sınıflı toplumlar” ve eşitsizlik üzerine kurulu olan insanoğlunun yazılı tarihinde en kritik evre, ataerkil ilişkilerin ortaya çıkışı ve kadınların baskı altına alınıp statülerini yitirmeleri. Fraternis adını verdiği misyon hareketiyse, anaerkil dönemin özgürlük, eşitlik ve barış ilkelerini restore etmek isteyen “Ana Tanrıça” kültüne bağlı bilge kadınların mücadelesiyle doğmuş; binlerce yıllık bir süreç içinde çeşitli görünümlerde varlığını sürdürdükten sonra, on sekizinci yüzyıl sonunda Mason localarının ideale ihanet edip havlu atmasıyla çözülüp dağılmış.
Hakkında çok konuşulan “2012: Marduk’la Randevu” kitabının yazarı Burak Eldem, onun devamı niteliğindeki “Fraternis” adını taşıyan kitabıyla, beş bin yıllık bir gizemler bütününün kapısını aralıyor. “Kardeşlik, Kardeşliğe ait” anlamına gelen Fraternis’te Eldem bizi yine tarihte uzun bir yolculuğa çıkarıyor. Bu tarihi yolculukta eşitlik, özgürlük, paylaşımcılık ilkelerinin hakim olduğu anaerkil altın çağdan, sınıflı topluma geçişle birlikte, yönetici sınıfların bu idealleri yok etme çabaları ve bu çabaya tarih boyunca direnmiş köklü bir geleneğin temsilcilerinin mücadelesi yer alıyor. Geleneğe, yani Fraternis’e rehberlik eden, efsanelere konu olmuş, Sibylline Kitapları ve sahip olanlara prestij, saygınlık ve güç kazandıran içindeki gizemli bilgiler ise serinin üçüncü ve son kitabında karşımıza çıkacak.
Ünlü düşünür Pythagoras’ın oluşturduğu Kardeşlik Örgütü’nden, Roma’da cumhuriyetin kuruluşunu hızlandıran kurmay kadroya, Balkanlardaki Bogomillerden Cathar’lara, Kybele’den Şeyh Bedreddin’e kadar eşitlikçi ve paylaşımcı hareketlere rehberlik eden Fraternis, Fransız İhtilali’nde ve ABD Bağımsızlık Savaşı’nda ciddi rol oynuyor, binlerce yıl korunan bilgi ve ideal, sürecin son aşamalarında Tapınak Şövalyeleri aracılığı ile masonlara kadar ulaşıyor. Çözülme ve çöküş de bu noktada ortaya çıkıyor. Çünkü Eldem, bugün erkekler kulübü görünümündeki masonların, simgelerini dahi aldığı bilge kadınlar kültünün ilkelerinden ve kendi kökeninde yatan devrimci ideallerden keskin bir U-dönüşüyle çark ettiği; on sekizinci yüzyıl sonlarından itibaren teslimiyetçi ve uzlaşmacı bir “muhafazakar burjuva kültürü cemiyeti”ne dönüştüğü görüşünde.
Kitabınız masonlarla ilgili tartışmalarla gündeme geliyor, ama aslında her şeyden önce bir alternatif tarih çalışması. Analizinizde de “bilgi” kavramı öne çıkıyor. Tarihi belirleyen bu “bilgi”nin özelliği nedir?
“2012: Mardukla Randevu”da da bilginin güç getiren bir unsur olarak toplumsal hiyerarşinin oluşmasındaki belirleyiciliğine dikkat çekmiştim. Uygarlık tarihine baktığımız zaman, sınıflı toplumların ortaya çıkışını analiz ederken, ilk farklılaşmanın doğuşunu anlamlı kılacak bir gerekçe ve ilksel neden bulmanız lazım. Marx’ın “ilkel komünal toplum” dediği paylaşımcı, dikey hiyerarşinin olmadığı bir toplumsal yapıdan, nasıl olup da belli bir zümrenin farklılaştığı sınıflı toplum düzenine geçtiğini açıklamak için belirleyici bir unsura ihtiyacımız var. Ben bunun bütünüyle bilginin mülkiyetiyle bağlantılı olduğunu söylüyorum. Birilerinin üretim araçlarına hangi güce ve gerekçeye yaslanarak, nasıl sahip olduğunu geriye bakarak incelediğiniz zaman, birinci unsur olarak prestij ve saygınlık ortaya çıkıyor. Ortaklaşa yaşanan bir toplumda, içlerinden bir grubun karar alma konusunda kendilerini daha farklı kılması ve çoğunluk tarafından da kabul edilmesi için, her şeyden önce prestij ve saygınlık lazım. Çoğunluğun bunu kabul etmesi için de tartışmasız bir üstünlüğün olması gerekiyor teorik olarak. O üstünlüğü ve ayrıcalığı sağlayan unsur, sosyal yaşamın ilk filizlerinin ortaya çıktığı aşamada, kaba güç değil, ondan çok daha etkili olan bir şey, yani bilgi.
Bu bilginin varlığıyla kadınların bağlantısı nedir?
Bilginin kategorize edilerek sistematik biçimde derlenmesinin kadınları yakından ilgilendiren yönü, insanın uygarlık tarihindeki ilk yerleşik toplum aşamasında, anaerkil düzenin egemen olmasıyla bağlantılı. Yerleşik aşamadan önce, avcı-toplayıcı konumundayken bile kadının belli bir saygınlığı var. Çünkü kadının doğurganlığı ve üretkenliği; bedeninin doğası ve biyolojik süreçleri, kozmik döngülerle benzeştirilerek algılanıyor. Ama esas her şeyi sağlayan dönüm noktası, yerleşik topluma geçiş. Erkekler ava gidiyor, fizik güç gerektiren işlere bakıyor, kadınlar da hem yaşanan geçici barınaklarla ilgilenip çocuklara bakıyor, hem de toplayıcılık etkinliği sırasında bitkilerle ve toprakla daha fazla haşır neşir olmanın getirdiği bilgi birikimini elde ediyor. Nihayet bir gün, tarımı, yani “tohumun gücünü” keşfediyor kadınlar. Eğer birileri o tohumun insan müdahalesi ve denetimiyle yeniden üretilip geliştirileceğini fark etmeseydi, antropologların ve tarihçilerin “neolitik devrim” dediği şey yaşanmaz, yerleşik toplum ortaya çıkmaz, dolayısıyla bizim bugün bildiğimiz biçimiyle bir uygarlığımız falan olmazdı. Topluma yiyecek garantisi veriyor bu bilgi; yaşamını kendi etkinliği ve inisiyatifiyle sürdürme olanağı sağlıyor. Bunu sağlayan kadınlar olunca, tarımla ilgili teknik kararları veren ve süreci denetleyenlerin de kadınlar olması, son derece doğal. Ne zaman ekim, hasat yapılacağını belirleyen; kolektif işbölümü ve çalışma programını örgütleyenler, kadınlar. Neye göre yapılıyor tarım? Mevsimlere, takvime, yani gökcisimlerinin hareketleri ve döngüleriyle ölçülebilen zaman dilimlerine göre. Kadınlar, gökyüzü gözlemciliğini, bilgi kayıtlarını tutmayı öğreniyor. Yazıdan önce, sözlü olarak. Kesin kanıt olmamakla birlikte, büyük olasılıkla, anaerkil ikonografinin ilk simgelerini ve göksel hesaplarla ilgili işaretleri geliştirerek yazı formlarını ortaya çıkaranlar da yine kadınlar. Bu bilgi anneden kıza aktarılarak devam ediyor ve bundan çok daha fazlasını içeriyor. Dünyanın daha önce ne gibi süreçler yaşadığı, başına neler geldiği, yıldızların izlediği seyirler, hangi bitkiler yenir, hangileri şifalıdır, taşların ve madenlerin yapısı nedir gibi ansiklopedik bilgi birikimine sahip olanlar, doğal olarak topluluk etkinliklerinin yönetimiyle ilgili kararları da alır. Bu aşamada henüz daha sınıfsal farklılaşma yok. Tam anlamıyla kadın erkek eşitliğinin olduğu ve insanlar arasında akonomik anlamda çıkar sağlayacak farklılıkların, teknik olarak ortaya çıkmadığı bir dönemden söz ediyoruz.
Bir de anaerkil dönemin hiç var olmadığına dair bir görüşü savunanlar var?
Daha çok seksenlerden sonra ortaya çıktı bu yaklaşımlar. Çok fazla ciddiye alınacak şeyler değil. “Aile yapısının analizi, bir takım varsayımlar ve yanlış anlamalar üzerine kurulmuş ve feministlerce de önemi abartılmış veriler üzerine kuruludur. Anaerkil dönem diye net bir dönemin yaşandığını aslında bilmiyoruz” diyenler var. Yazılı kanıt olmamasına dayanıyorlar bu itirazları gündeme getirirken. Yazı yok daha ortada çünkü, nasıl yazılı kanıt olsun? Ama bugün antropolojik araştırmalar ve arkeolojik bulgularla dağ gibi birikmiş veri yığını, neolitik toplumda “üstünlüğün” değil ama “liderliğin” bir biçimde kadında olduğunu ve bunun söz konusu toplumlarda itirazsız kabullenildiğini gösteriyor. Bu, topluluğun yaşamı ve sosyal organizasyonla ilgili “teknik” kararların kadınlarca alındığı ve kadın erkek eşitliğinin olduğu bir dönem. Bir yaklaşıma göre, kadınların soy ve akrabalık ilişkilerindeki avantajları da rol oynuyor burada: Çocukların annelerinin kim olduğu biliniyor ama babalarının kim olduğu uzunca bir dönem bilinmiyor. Dolayısıyla akrabalık ve klan tanımlamalarının merkezine kadınlar yerleşiyor. Tarımın keşfiyle de sınırlı değil kadınların etkisi. Bunun dışında teknik zanaat anlamında birçok şey de kadınlar tarafından geliştirilmiş. Çömlekçiliği bulan, toplumun beslenmesinin devamlılığında kilit öneme sahip ilk depolama araç gereçlerini üretenler, yine kadınlar. Onu bir teknik olarak geliştirip, bir ustalık sistemi olarak yaşatanlar kadınlar. Birçok tarım aletini bulanlar kadınlar. Çok büyük bir ihtimalle madenciliğin ilk örneklerinde de kadınlar var. Çünkü bilgiye sahip olup, karar alma şansını elde ettiğiniz zaman, günlük üretim rutininin bir adım uzağında durup, zamanınızı daha çok deney, gözlem ve geliştirmeye ayırma olanağınız oluyor. Bu da, bir zamanların el baltası, mızrak, ok gibi basit aletlerinden çok daha gelişmiş; karmaşık bir toplumsal yaşama uygun , görece modern avadanlıklar üzerine düşünme ve çalışma fırsatını birlikte getiriyor. Eğer o dönemin toplumsal ve ruhani liderliğini üstlenen bilge kadınlar için bir ayrıcalıktan söz edeceksek, o da bu “zaman kullanma” ve karar alma ayrıcalığı. “Sınıf” yaratacak bir mülkiyet üstünlüğü falan asla söz konusu değil. Üretim de, hasat da, paylaşım da kolektif o dönemde.
Peki Sibylline Kitapları’nın içeriği hakkındaki en yaygın tahmin nedir?
Söylenti düzeyini çok aşmamakla beraber astronomiyle, dünyayla, doğayla, tıpla, insan uygarlığının başlangıcıyla ve o başlangıçtan itibaren yaşadığı serüvenle ilgili düşülmüş çok önemli notların ve kayıtların derlemelerinden oluştuğu yolunda görüşler var. Bazı Romalı tarihçilere göre, bu kitaplardaki bilgiler, geriye doğru çok uzak bir geçmişe kadar giden bir akış içinde insanoğlunun yaşadığı ciddi doğal afetleri de içeriyor. Bunların döngüleri ve ne zaman yinelenebileceğine dair hesaplar ve bilgiler de var. Dolayısıyla, gücü sağlayan biraz da o. Benim kişisel tahminim, adı ister Sibylline Kitapları olsun, ister Corpus Hermeticum, ister Fenike Yazmaları, o bilgi koleksiyonunun bugün en yaygın tanımıyla ansiklopedi diyebileceğimiz nitelikte bir temel rehber olduğu yolunda.
Bu kitapların varlığı tarihsel olarak kesin mi?
Tabii. Ama orijinalleri kaybolmuş ya da kaybolduğu sanılıyor.
Anaerkil düzen nasıl bozuluyor?
Anaerkil düzenin temel ilkeleri sınıfsız, eşitlikçi, paylaşımcı ve barışçı bir toplum ideali üzerine kurulu. Ataerkil düzen yalnızca cinsiyetler arasındaki dengesizliği ve kadının statü kaybını ortaya çıkarmakla kalmıyor, fiziksel gücün üstünlüğüyle birlikte, bildiğimiz anlamda sosyal sınıflar da ortaya çıkıyor. Burada sözünü ettiğimiz dönem, artık toplumun yaptığı üretimin kendi ihtiyaçlarının üstüne çıktığı, bir üretim fazlasına varabildiği aşamalar. Dolayısıyla bu fazlaya kim sahip olacak sorusu ortaya çıktığı anda, onun cevabı zaten fiziksel güç tarafından verilmiş: Yumruğu vuran! Ataerkil aile yapısı bu dönüşümü hızlandırıcı birincil ve en temel unsur. Erkek fiziksel gücüyle toplumsal ilişkilere ağırlığını koydukça, askerlik ve savaş kavramları da ön plana çıkıyor. Diğer klanın zenginliğine onları köleleştirerek, çalışmadan sahip olma gibi bir savaş güdüsü genel kabul görmeye başladıkça da, tabii ki askerlik, savaşçılık ve dolayısıyla erkek rolü önemseniyor. Fiziksel güç ve üstünlük, yalnızca “ürüne” değil, üretimi sağlayan temel unsurlara, yani toprağa ve üretim araçlarına sahip olmayı da gündeme getirdiğinde, “mülkiyet”in kaçınılmaz sonuçlarıyla karşılaşıyoruz. O toplumun komutanları, yönetimi elinde tutanları, tarım üretiminin temel kaynakları üzerinde mülkiyet ve denetim ilişkilerini pekiştirerek, “egemen sınıf” olmaya başlıyor. Burada Marx’ın tarif ettiği anlamda bir egemen sınıf tanımından söz ediyoruz, yalnızca basit bir dikey hiyerarşiden değil. Bu kritik değişime dek binyıllar boyunca yaşanmış anaerkil ilişki ve sosyal yapıda, hem kadınların üretime doğrudan ve belirleyici katılımları ve karar alma avantajları vardı, hem de yalnızca cinsiyetler arasında değil, topluluğun tüm üyeleri arasında temel hak ve görevler açısından eşitlik ve paylaşım. Elbette bu “altyapı”nın arka planında, onunla bire bir örtüşen bir ideoloji ve dünya kavrayışı da söz konusuydu. Dünya’ya (dolayısıyla aslında evrene) koruyucu, şefkatli ve sevecen bir “anne” olarak bakıyorlardı. Bugün anladığımız anlamda bir “din” değildi bu ama. Toprağın doğurganlığıyla kadının doğurganlığı bir tutulduğu için; doğanın, bitki örtüsü ve su kaynakları aracılığıyla insanları bir anne gibi beslediği düşünüldüğü için, Ana Tanrıça kültüne zemin oluşturacak simgesel temel hazırdı zaten. Altyapıda eşitlik, paylaşımcılık, ortaklaşa mülkiyet; üst yapıda da koruyucu, sevecen anne motifi ve Ana Tanrıça kültü. Yönetimde kararları alan kadınlar, ama herkes eşit katılıyor. Şimdi, böyle yaygın ve köklü bir toplumsal yapı, ataerkil ilişkilerin doğuşu ve erkek-egemen sosyal yapının gelişmesiyle birden alaşağı olmuş durumda. Hem kadınlar ciddi biçimde statü kaybına uğramış, hem de bununla eşzamanlı olarak farklı sosyal sınıflar ortaya çıkmış. Bazıları, bazı toprakların sahibi olup “üretimin efendisi” haline gelmiş. Bir azınlık, diğerlerine göre daha üstte ve erkekler yönetime geçtikten sonra olmuş bir şey bu. Bunun ideolojik karşılığı da erkek tanrılar. İktidardaysan, gücü aldıysan, insanlar da hâlâ Anne’yi unutamıyorsa, o zaman ona eşdeğer bir erkek tanrı figürü çıkaracaksın ortaya. O da sert, cezalandırıcı, güçlü fırtına tanrısı, savaş tanrısı falan oluyor.
İdeale geri dönüş fikrinin ortaya çıkışı nasıl gerçekleşiyor?
İdeale geri dönüş, oradaki eşitlik, özgürlük, paylaşım ve barış unsurlarını tekrar yaşama geçirme düşüncesi. Böyle bir kararı tabii ki prestij, güç ve iktidar ellerinden gitmiş olan kadın bilge rahibeler veriyor. Ellerinde bazı tapınakları tutuyorlar hâlâ çünkü, tamamını kaybetmiş değiller. Bilgiyi ellerinde tutuyorlar. Yeniden restore etmek istediklerinde karşılarında kaba güç var. O zaman ne yapacaklar? Yavaş yavaş (ve tabii gizlice) örgütlenerek, insanları hazırlayıp, eski değer ve ilkeleri yeniden toplumsal ilişkilere egemen kılma çabasına giriyorlar. Bu misyonun biçimlenip kesin yapısına kavuşması, aşağı yukarı İ.Ö. 1200’ler civarında Sibyl adı verilen bilge Ana Tanrıça rahibelerinin girişimleriyle başlıyor.
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 Sonraki > Sona Git >> |