Görüntülenme : 3476  |
Sayfa 1 of 7
Hapishanedeki ilk gecemde, uyuyamamıştım. Çünkü orada olduğuma hâlâ inanamıyordum. Ama akıllara ilk gelecek nedenden değil. Yıllardır, üstelik dağda bayırda değil devletin başkentinde politik yeraltı faaliyeti yürüten biri olarak, o sırada koğuşta uyumakta olan elli küsur kişinin çoğuna göre geç bile düşmüştüm oraya. Ama sağ yakalanacağımı hiç düşünmemiştim ben, şaşkınlığım ondandı. Hep “devrim kavgasında ölümsüzleşenlerden” olacağımı zannetmiştim. Şimdi durum ne bilmiyorum, ama o zaman biz dinsel kaynaklı olduğu için “şehit” kelimesini kullanmayan tek sol örgüttük. Dinle, dinsel olan her şeyle sınırımızı çok kalın ve net çiziyorduk. O yüzden “devrim şehidi” de demiyor, tanrısız imanımız uğruna ölenlerden böyle “ölümsüzleşen, bu yolda düşen” gibi sözlerle bahsediyorduk.
Ankara’da üç kez gözaltına alınmış, artık tüm dünyadaki insan hakları örgütlerince de bilinen DAL’da (“Derin Araştırma Laboratuarı”) işkenceli sorgulardan geçmiş, ama hep yırtmayı başarmıştım. Bir kez İstanbul’da Siyasi Şube’den olmayan sivil polislerce şüphe üzerine gözaltına alınmış, yaya olarak yakındaki Kumkapı karakoluna götürülürken uzaktan gözüme kestirdiğim bir köşeye geldiğimizde bir Cüneyt Abi tekmesini müteakip tabana kuvvet deyip Kumkapı ve Laleli’nin dar sokaklarında izimi kaybettirmeyi başarmıştım. Poliste kaydım yoktu, ama cebimdeki Bulgaristan basımı ve Bulgaristan Komünist Partisi yayını bir İngilizce kitap, başımı fena derde sokabilirdi. Yıl 1989 olduğu için, sadece örgütlenmenin değil, komünizm övgüsünün bile hâlâ ciddi bir suç sayılması yanında, tam o dönemde oradaki Türklere yapılanların da komünizme eklenmesiyle o sıra Bulgaristan iyice düşman ülkeydi ve cebimdeki kitabı ben değil ama bir arkadaş Bulgar konsolosluğundan almıştı. Belki de Bulgar ajanı ilan edilmeye kadar varabilecek bir durumdan kaçıyordum yani. Aradakileri atlarsam, bundan iki yıl sonra bir keresinde de Ankara’da katılıp işçi sınıfını bilinçlendirmeye niyetlendiğimiz bir işçi eyleminin yakınlarında iki polis tarafından yakalanıp amirlerinin bulunduğu sivil ekip otosuna götürülmüş, ama daha önce ve daha sonra da pek çok kereler gözaltına bile alınmadan kurtulmamı sağlayan meşhur soğukkanlılığımla Terörle Mücadele Şubesi (yasa yeni çıkmıştı, artık Siyasi Şube de Birinci Şube de denmiyordu) amirini işçi eylemiyle ilgim olmadığına inandırıp serbest bırakılmayı başarmıştım. Ama ilerideki sokağa döner dönmez geciktirilmiş heyecanla bacaklarım zangır zangır titremeye başlamıştı. Çünkü polisler beni inandırıcı bulsalar da ne olur ne olmaz diye telsizle merkezdeki bilgisayarda kaydım olup olmadığını sormaya (artık fişliydim) ya da her ihtimale karşı elleriyle bir üst araması yapmaya kalksalar, hapishane maceram çok daha erken başlayacaktı. O zaman şimdiki gibi tombul değildim ama polisler öyle sandılar, çünkü gömlek ve kazağımın altında vücuduma örgüt imzalı pankart sarılıydı!
Üç gözaltının ardından da beni serbest bırakmak zorunda kalmalarının yanı sıra, bu saydıklarım gibi pek çok olaydan da sıyrılmayı başardığım için, 1985’te benimsediğim tehlikeli fikirler beni ancak on yıl sonra, 1993 sonlarında hapishaneye taşıyabildi. Oradan da ancak 2003’te çıkabildim. O ilk geceki şaşkınlığım günler içerisinde “ama ben neden sağ yakalanacağımı hiç düşünmemişim ki”ye, aylar içerisinde “ölümden sonraki hayata inanmayan biri ölümden neden korkmaz ki”ye, yıllar içerisinde “benim inancımın dinsel inançlardan farkı ne ki”ye ve işte o gecenin 13. yılında da “Yaşayan İnsanların Buluşma Merkezi derKi”ye uzandı...
Hapishanelerde en dış kapıdan koğuş kapısına kadar yedi kapı bulunur. Bu yazıda, işte o yedi demir kapının arkasında yaşanan, sonu kimine göre aydınlığa kimine göre karanlığa çıkan kendi içsel yolculuğumu olabildiğince kısa tutmaya çalışarak anlatacağım. Bir konuda elinizde malzeme yoksa yazı yazmak zordur, ama kafanız tıka basa malzeme doluysa da yazmak zordur! Bakalım ne çıkacak...
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 6 7 Sonraki > Sona Git >> |