Görüntülenme : 1482  |
Sayfa 2 of 2
İlk karşılaşma
Şimdi benden “o an tarif edilemez duygular içindeydim,
dünyam yeni baştan doğuyordu, yaşam eskisi gibi değildi…” tarzından cümleler
bekliyorsanız, gene yanıldınız. Çünkü annemlerin ağladığı, canım canım diye
kendinden geçtikleri yerde, ben aval aval camekanın ardında, viyaklayarak
ortalığı yıkan küçük şeye bakıyordum. Evet, sadece bakıyordum. Ne bir sevinç,
ne bir tepki, ne başka bir şey… Sadece şaşkın şaşkın bakıyordum… Az sonra da
hemşire geldi, onu benim koluma verdi ve o ana kadar, zarar veririm korkusuyla
hiç kimsenin çocuğunu kucağına alamayan ben, son derece rahat bir şekilde aldım
Sonsuz’u koluma ve sanki kırk yıldır onu taşıyormuşum gibi, rahatça odaya
indirdim. Bizimkisi kucakta bir süre ağladı haliyle, ama susunca ilk hareketi,
önce dinlemek, sonra da gözlerini açmaya çalışmak oldu. O hareketi görünce
dedim ki “Aha bir Aslan bebeği! Daha geleli bir saat bile olmadı ve nerdeyse
imkanı olsa gözlerini açıp tur atacak.” (Zaten büyüdükçe bu tavrı çok daha net
ortaya çıktı ve her şeyi kendi başına yapmaya çalışan, yardım ettiğimizde de
kızıp “Men”, “Men” diye kendini gösteren bir Aslan yavrusuna dönüştü.)
İzmir’li bir Aslan
Hayatımda en çok üç kadın hakkında atıp tuttum (şakayla
karışık takılma babında): Aslan burcu kadınları, Akrep burcu kadınları ve İzmir
kadınları. Üçüne de aman yaklaşmayın derdim hep, burnunuzdan gelebilir
hayatınız. Bunu diyen Akrep burcu babayiğit ne yaptı peki? 1 Ağustos doğumlu
bir Aslan kadınıyla evlendi, sonra İzmir’e taşındı, sonra o Aslan kadını gidip,
1 Ağustos’ta yükseleni Akrep olmasını birkaç dakika farkla kaçıran bir İzmir
kızı doğurdu. Şu anda da bu güzel kardeşiniz, en çok hangi muhabbetle karşı
karşıya biliyor musunuz? (Özellikle de erkek çocuğu olan kız arkadaşlarından)
“Oğlum, senin kıza ilerde yaklaşılmaz, hem İzmir’li, hem de Aslan burcu”, ben
de aynen yanıtı çakıyorum: “E öyle, ilerde senin oğlan kızdırırsa seni,
tanıştır benimkiyle, ikiye çarpıp dörtle bölüp, sana geri iade etsin.”
Tevekkeli değil, daha 22 aylığı yeni buldu ama şimdiden herifçioğullarıyla
gayet flörtte. Geçen gün market arabasına bindirmişim bizimkisini, arkamı bir
döndüm 20 yaşında dört gençle flört halinde. Öpücük yolluyor, gülüyor; oğlanlar
da buna el sallıyorlar. Nasıl mutlu, nasıl mutlu anlatamam. E çapkın olacak
benim kızım, şimdiden kabul ediyorum. İzmir gibi, kadınlarının kadınlıklarını
ve insanlıklarını, gayet doğal ve medenice yaşabildikleri bir kentin çocuğu;
annesi babası da ona sevmenin, sevilmenin, aşkın, cinselliğin ne kadar güzel,
kutsal ve değerli olduğunu öğretecek… Tabii ki çapkın olacak ve bu çok güzel
duyguları, gönlünce yaşayacak. Ama tabii cesareti olan, kendi varlığına ve
karşısındaki kadına değer vermesini ve en önemlisi İNSANlığı öğrenmiş
erkeklerle… (Gerçi bunlardan kaç tane var acep?) Diğerlerinin pek şansı
olacağını sanmıyorum.
Peki ya babalık?
Aradan 22 ay geçti. Diyeceksiniz babalık nasıl bir duygu.
Yani baba olmak diye ekstra kimliksel bir duyguya dair bir tecrübem pek yok.
Belki halen şaşkınlıktan, belki de kimliklere pek aldırmamamdan. Sonsuz’la
ilişkimi uzun bir yol arkadaşlığı ilişkisi olarak tanımlamak daha doğru, tıpkı
annesiyle olduğu gibi. İkimiz hayat yolunda yürüyorken, yollarımız kesişti ve
ardından bizimle yürüyen bir üçüncü varlık aramıza katıldı. Şahsen ben anasına
da aşığım, kızına da. Zaten sabaha karşı 5’te yatağa attığınız bünyenizi, Pazar
sabahı saat 8’de öperek kaldırmaya çalışan, kalkmadığınızı görünce “Babbaaa,
baba, galk, gaaaaalk, gaaaaalk” diye çığlığı basıp, zombi olmuş bünyenizi
kaldırıp zorla götürüldüğünüz TV başında “Niuv” filmini açtıran, sonra da yanındaki
koltuğa “otuyyyy..”, “ama kızım uyusun, baba” deyince “otuuuuuuuuy…” deyip sizi
zorla oturtan bir varlığa aşık olunmaz da, ne olunur? Bundan 30 ay önce, çift
çizgiyi ilk gördüğünde kalakalmış ve Yusuflarla haşır neşir olmuş bendenize,
geri dönüp bir şeyler söyleme şansım olsaydı aynen şunu derdim: Yusuflarını
kovala birader; yakında dünyanın en güzel kızıyla tanışıp, birbirinize aşık
olacaksınız. Hem (yapamayacağını bilsem de) Cumartesi geceleri erken yatmaya
şimdiden alış, çünkü Pazar sabahları şenlik var. Böyle bir şey işte kısaca
babalık… Eğer siz de “çift çizgi”yi yakın zaman önce gördüyseniz ve benim gibi
apışıp kaldıysanız, endişe edecek bir şey olmadığını ama bir yandan da
babalığın dünyanın en güzel, ama en zor işi de olduğunu belirteyim ve baba olmanın,
nasıl bir şey olduğunu, baba olmadan anlamak kesinlikle imkansız; ne dediğimi
baba olanlar gayet iyi bilirler. (Tabii anneler de.)
Babalar
gününüzün kutlu olması dileğiyle…
|