Görüntülenme : 2368  |
Sayfa 1 of 2 Bu sabah ofisime gelirken bir annenin sokak ortasında: “Niye ağlıyorsun sen ha?” diyerek kızını dövdüğünü gördüm. Kızcağız en fazla 5-6 yaşlarındaydı. Dün 23 Nisan’dı, onun günüydü ve bugün annesi sokak ortasında, üstelik yüzüne yüzüne vuruyordu çocuğun. Süslü giydirilmişti kız çocuğu, kafasındaki şapkadan ayakkabısına kadar iyi marka olduğu belliydi kıyafetlerinin. Ama o kıyafetlere tonlarca para veren anne, kızına sevgiyle eğilip: “Neden ağlıyorsun kızım?” deme alışkanlığında değildi. Son zamanların tüketici kültürü kızını oldukça iyi süslemesine izin vermişti ama ya geleceğin annesi olacak kızına nasıl davranacağına dair kültür? O neredeydi?
Dayanamadım, kadına: “Yarın bir gün, kızının okulda şiddet yarattığına dair şikayet gelirse şaşırma, çünkü senden şiddeti öğreniyor!” dedim. Bundan yine kısa bir süre önce, bir başka kadın yayalara ait yolda elini tutmadan serbestçe yürümek isteyen oğluna kızıyordu. Dört yaşlarında gibiydi çocuk. Tek istediği annesinin yanında biraz hoplayıp zıplamaktı. Çocuk: “Valla, yanından ayrılmam,” diye ısrar edince, kadın sinirlendi. Sonra korkutma çabalarıyla devam etti: “Bak polislere veririm seni, uslu dur.” “Bırak elimi”, diye bağıran çocuğa bu sefer: “Mafya gelir seni kaçırır, dur şurada,” diye bağırdı kadın. Anne birkaç saniye sonra ve ansızın ısrarında direnen çocuğun kafasına şiddetle vurmaya başladı. Şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim. Ufacık bir çocuk mağazadan mağazaya annesinin peşinden koştururken iyiydi de, çocuk kendisi bırakın parkta oynamayı, sadece annesinin elinden tutmadan yürümek istediğinde, çocuk ruhunu beslemek istediğinde, enerjisini sarf etmek istediğinde dövülerek susturuluyordu. Kadının dövdükten sonra hışımla sarf ettiği son sözleri uzun süre kulağımda kaldı: “Hadi git, inşallah kaçırırlar da seni, görürsün!” Son günlerde sıkça haberlerini duyduğumuz okullarda yaşanan şiddet olayları karşısında, her zamanki gibi, her şeyi en iyisinden bilen edamızla konuşmalar yapıyoruz. Kimi TV programlarını, kimi, bilgisayar oyunlarını suçluyor. Öyle ya, kendimiz dışında bir şeyleri suçlamak çok daha rahatlatıcı. Ama sorunu çözücü mü? Bu arada İstanbul’da bir okul, okul giriş kapısına güvenlik geçişi koymuş, okula giren çıkan her çocuk o kapıdan geçiyor. Üstelik veliler bu kapı için aralarında para toplamışlar! Bravo (?) ama kapı çocukları nereye kadar korur? En fazla okul içinde, ya okul kapısından dışarı çıkınca? Ya güvenli olmadığını hissettikleri bir okulda okumak, bu çocuklar üzerinde nasıl bir iz bırakır? Ana-baba rahat hissedebilir, ama ya çocuklar? İnsanlar duygularıyla var olur. Duyguları olmayan insan gerçekten var olamaz. Şarkılarda, şiirlerde, filmlerde ifade edildiği gibi duygular insan olmanın esasıdır. Hisler, hayata anlam ve zenginlik verdikleri gibi, kederi ve çatışmayı da beslerler. Hisler harikadır, pek çok şeye yardım ederler ama onlar aynı zamanda eyleme geçmemize de sebep olurlar. Aşırı öfke, üzüntü ya da kaygı insan hayatındaki ilişkilerin ve amaçların önüne geçebilir. Hisler duyularla, algılamayla, kişisel geçmişle, inançlarla, düşüncelerle, bedensel duyumlarla ve amaçlarla ilgilidir. Bunların tamamı hisleri etkiler, tetikler, gerçekleşmesine ve duyumsanmasına sebep olur. Şu sahneye bir göz atalım: “Evde sabahları annesinin TV seyretmesiyle büyüyen bir çocuk var sahnemizde. Sorduğu soruları cevaplayan bir anne yok, çünkü anne ev işleriyle, TV programlarıyla, komşu sohbetleriyle meşgul. Çocukta her an onunla birlikte. Elbette büyüklerin dünyasında lafa söze karışmasına veya soru sorulmasına izin verilmez. Anne ev hanımıdır, yani kendini çocuğuna adamıştır. Ama zavallı çocuk kendine ait olmayan bir dünyada, büyüklerin dünyasında, çocukluğunu yaşamaya zorlanmıştır. Sonra anne, günümüz tipik tüketicisi olarak, bir mağazadan diğerine gitmeye bayılır. Çocukta onunla birlikte gider. Çocuk park denilen şeyi, varsa eğer, uzaktan bilir. Ama kumlarda kirlenmeyi bilmez. Bu çocuk herkes gibi ilgi ister, beğenilmek ister, övgü ve başarı ister, insan olmak ister. Ve ilgi çekmek için annesinin tepkisini alacağı davranışları yapmaya başlar yani kötü olanları! Çünkü anne genellikle o anlarda onunla ilgilenir; uyarı almak aslında annesinin ilgisini çekmektir ve çocuk TV, komşu ve mağazalar arasında annesiyle geçen koşuşturmasında başka türlü ilgi çekemeyeceğini öğrenmiştir. Davranışlarını bu şekilde geliştirir. Akşamları eve gelen babasıyla oynamak ister ama yorgun baba rahat bırakılmayı ister. Ana-babanın deyimiyle tepinmeye başlayan çocuğa hiperaktivite ilaçları verilir. Çocuk araştıramaz, sorgulayamaz, oynayıp enerjisini harcayamaz. Hepsinin üstüne bir de hiperaktivite ilaçlarıyla, adeta, salaklaştırılır.
Derken okul başlar, bu sefer başka çocuklarla yarışması gerekir, ama bunu nasıl yapacağı ona gösterilmemiştir. Centilmence davranmayı bilmez, herhangi yarışçıl durumda kazan-kazan anlayışını uygulayamaz. Çünkü büyürken hep kazan-kaybet anlayışını deneyimlemiştir: Yetişkinler ve güçlü olanlar hep kazanmıştır. Kendisini ifade etmek ve doğru iletişim kurmak çocuğa öğretilmemiştir. Enerjisi sürekli zapt etmek zorunda bırakılmış olan çocuk, zaman zaman bununla başa çıkamayıp ağlama, ellerini ısırma, annesine vurma veya hayvanlara saldırma ve eziyet etme nöbetlerine kapılmıştır. Bu sırada da, güç gösterisinin, bağırıp çağırmanın, tıpkı ailesinden gördüğü gibi, bir yarışma şekli, istediğini elde etme yöntemi olduğunu keşfetmiştir. Aradan zaman geçer. Bu çocuk artık gençtir ve markadan filan da anlamaya başlamıştır. Zira tüketici toplumu ürünüdür çocuk. Bebek bezlerinin bile markalaştığı günümüzde marka çocuğu olarak yaşamaktadır. Kafasında medyadan izlediği kadarıyla ideal erkek ve kadına yönelik resimler belirlenmiştir ve onlardan biri olmak ister. Bu genç eğitim sistemi ve ana-baba hırsıyla sürekli başkalarıyla yarışmak zorunda bırakılmıştır. Bu yarış sırasında okul, dersane, öğretmen arasında bazen tek kalmaya bile zaman bulamamaktadır. Karşı cinsle ilişkiye girmek ister ama bunun için yol gösteren, akıl veren doğru insanı her zaman bulamaz. Çoğu ergenlik sorununu kendi başına veya arkadaşlarından, internetten öğrendiği şekliyle halletmeye çalışır. Aslında sorunu olduğunu bilmez, kendini ifade edemez, ne istediğinin farkında değildir; sanki sürüklenilen bir dünyada, o da sürüklenmektedir. Soru sormaz, istediği şeyler olmayınca çocukluktan gösterdiği davranışı; ağlamayı veya bağırmayı sergilemeye devam eder. Genç ne çocuktur, ne yetişkindir ve ne de gençtir. O elinden çocukluğu alınmış, gençliği yaşamasına izin verilmeyen geleceğin yetişkinidir. Kız arkadaşına kızar, öğretmenine kızar, ana-babasına kızar, her şeyden çok kendine kızar ve ifade etmeyi bilmez. Günün birinde eline bir bıçak alır önüne gelen ilk insana tüm kızgınlık, nefret ve öfkesiyle saplar…” Bu sahneler size tanıdık geliyor mu? Rudolf Drekurs’un bir sözü var: “Ya hata yapın, ya da suçlu hissedin. İkisini birden yapmayın, ağır gelir.” Bence son zamanlarda okullarda yaşanan şiddet olayları karşısında Türk toplumu olarak hissettiğimiz şey “ikisini birden yapmak”. Öyle ki, bu ağırlığın baskısıyla ve telaşla herkes bir şeyler yapmaya çalışıyor.
<< Başa Dön < Önceki 1 2 Sonraki > Sona Git >> |