Görüntülenme : 742  |
“İnsanların
çoğu kendilerini sevmiyor. Ya sevdiklerini sanıyorlar.” Nil Gün’ün yazısında
okuyoruz.
Geçen
gün yedi yıldır evli bir arkadaşımdan telefon aldım. Eşi de arkadaşımdı. “Seninle dertleşmeye ihtiyacım var
Nil” diyordu arkadaşım. Kendisini kahve içmeye davet ettim. İşinde
başarılı, zeki ve yakışıklıydı. Eşi de kendisi gibi üniversite mezunuydu ama ev
kadınlığını(!) seçmişti. Arkadaşımın işinden, çocuğundan başka düşüneceği bir
de sevgilisi vardı. Sevgilisini de tanıyordum; o da eşi gibi güzel ve iyi bir
insandı.
Öyleyse neden mutsuzdu?
Konuştuğumuz
iki saat içinde bana duyduğu güvenle, düşünce ve duygularını açıklıkla dile
getirdi. Kendisini suçladı, yargıladı. Kendisini sorumsuzlukla, dürüst
olmamakla itham etti, tekrar tekrar suçladı, yargıladı.
Arkadaşım kendisiyle barışık değildi. Kendisini sevmiyordu.
İnsanların
çoğu kendilerini sevmiyor. Ya sevdiklerini sanıyorlar ya da kendilerini sevmeyi
bencillikle karıştırıyorlar. Kendini seven insan, olgun, özsaygılı ve
özgüvenlidir.
Bencil
insan, yüzeysel düşünen, çıkarlarını her şeyin üzerinde tutan, kimse tarafından
sevilip sayılmayan bir zavallıdır.
Sevmekte
yargı yoktur. Yargı varsa sevgi yoktur. Ama insana bak! Kendisi hakkındaki
yargılarına bak! Saçının şeklini beğenmez. Bedeninin biçimini beğenmez.
Alışkanlıklarını beğenmez. İşini beğenmez. Düşüncelerini beğenmez. Hep
onaylanmak ister.
Onaylanmanın
temeli, kendisini başkalarına beğendirme, sevdirme çabasıdır. Temel ihtiyacı
olan sevgiyi alabilmek için kendi düşündüklerini, hissettiklerini yaşayamaz.
Olmak istediğini değil, sevgisini almak istediği kişinin istekleri
doğrultusunda yaşar. Başkalarının kendisinde görmek istediğini sandığı
maskelerle dolaşır durur.
Bir
çocuk “özgürdür.” İçinden geldiğince davranır. Ne suçluluk -duygusu- duyar ne
de yanlış anlaşılmaktan korkar. Bir bebek dünyanın en güçlü varlığıdır.
İhtiyaçlarına anında cevap verilir. Annesinin yorgunluğu, babasının yarınki
önemli iş toplantısı onu ilgilendirmez. Altı ıslak, karnı aç olduğu zaman,
gecenin üçü de olsa basar yaygarayı.
“Saat gecenin üçü, bu saate onları uyandırırsam beni sevmeyebilirler, sabahı
bekleyip onları memnun edeyim” demez. O dünyanın merkezidir. Sevgi
ve ilgi de doğal hakkıdır.
İnsanın
bir türlü çocukluktan kurtulup vazgeçemediği işte bu merkez olma arzusudur. Ne
kadar çok kişi tarafından onaylanırsa o kadar merkez olduğunu sanır.
Onaylanma tutkusu,
toplum sürüsünü oluşturur.
Bireysellikten
gittikçe uzaklaşan insan, topluma uyma (onaylanma) çabası içinde benliğini
gittikçe yitirir. Ama bireysellik insanın özünde vardır.
İnsan kaybettiği bireyselliğini tekrar kazanma çabası içinde bir takım ilgi
çekme yöntemlerine başvurur: unvan, şöhret, para, frapan giyim, mahallede en
iyi fal bakan ya da en lezzetli kurabiyeyi pişiren kadın, arkadaşları arasında
en çapkın erkek olarak tanınmak vb.
Hem
onaylanarak hem de ilgi çekerek gereksinimlerini karşılayabileceğine inanan
insan, yıllar geçtikçe bir de bakıyor ki giydiği maskelerin sayısı çoğalmış,
kalınlaşmış ve vazgeçilemeyen “ben”ler haline dönüşmüş. Artık bu değişik
“ben”ler içinde kim olduğunu bulamamakta.
“Ben kimim, neyim?”
sorusu aklına geldiğinde panik içinde, mutsuz ve yapayalnız. Yani başından beri
kaçtığı kavramlarla burun buruna.
Kendisini
tanıyamayan insan, tanımadığı bu kişiyi nasıl sevebilsin?
Kendisini
sevmeyen insan başkalarını da sevemez; kendinde olmayanı başkasına da veremez.
Çoğunlukla iş, aşk, evlilik, arkadaşlık ilişkileri sevgiye değil, çıkar değiş
tokuşuna dayanıyor: “Sana bağımlı olduğum şeyleri bana verebilmen için bana
bağımlı olduğun şeyleri sana vereceğim.”
İşte,
arkadaşım bu bağımlılıktan dolayı mutsuz. “Mutluluk özgürlüktür” diyor
huzurevindeki yaşlı kadın. “Burada dilediğim gibi yaşıyorum ve çocuklarıma
muhtaç (bağımlı) değilim.” Özgürlüğe giden yol kendini sevmekle, kabullenmekle
başlar.
Kendinizi
seviyor musunuz? Size şu soruyu sorayım: Eğer siz bir başkası olsaydınız, sizi
arkadaş olarak seçer miydiniz? Size güvenir, saygı ve sevgi duyar mıydınız?
Kendinizin arkadaşı olur muydunuz?
Başkalarından
beklediğimiz sevgi, saygı ve anlayışı önce kendimize versek; çocuksu, marazi
sevgi bağımlılığından kurtulup, sağlıklı, bağımsız ama bağlı sevgiyi öğrenmiş
yetişkin olsak...
İşe kendimizi sevmekle başlayalım.
Başkalarına
karşı ancak kendimize karşı gösterdiğimiz sevgi, saygı ve anlayış ölçüsünde
sevgili, saygılı ve anlayışlı olabiliriz.
Unutmayalım!
Eğer kendimizi seversek, başkaları da bizi sevecektir (Sen bile kendini sevmiyorsan,
sevemiyorsan, ben seni niçin seveyim?)
Sevmek
ve sevilmek yeteneği hepimizde potansiyel olarak var. Ama bu yeteneğimizi
geliştirmemiz gerekir ki hak edelim.
|