Dünya
ekonomisi son 2,5 yıldır yaklaşan büyük bir krizin sinyalini veriyordu.
Ekonomistler uyarıyordu. Yaklaşan krizin ayak sesleri, önümüzde 1929 krizinden
daha büyük bir kriz olduğunu gösteriyordu. Kriz o kadar büyük olacaktı ki, bir
daha hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Bugün artık biliyoruz ve kesinlikle
eminiz: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
Dünyada küreselleşme her zaman vardı. Biz onu sadece son on
küsur yıl ile ilgili zannetsek de, küreselleşme daima tarihe eşlik etti.
Küreselleşmenin her atağı bir kriz ile noktalandı. Dünya krizlerden sonra
dinlendi ve yeniden küreselleşti. Çünkü insanın doğası küreselleşmeyi getirdi.
Bu nedenle küreselleşmeye karşı veya taraf olmanın erdemli veya erdemsiz
olmakla bir ilgisi hiçbir zaman olmadı. Tıpkı gece olmasına karşı çıkmanın veya
sabah olmasına muhalefet etmenin bir anlam taşımadığı gibi.
Her Şey Küreselleşme İle Başlar…
Krizi anlamak için küreselleşmenin ne olduğunu bilmek
zorundayız. Küreselleşmeyi tarif etmek için öncelikle onu teşhis etmemize
yarayacak özelliklerinden başlayalım. Küreselleşme olduğunda kapitalizm
“ulusötesi” bir kimliğe bürünür. Yani çokuluslu şirketlerin üretim ve karları
dünya yüzeyinde genişler. Şirketler ulusal tercihlere göre değil, daha fazla
kar hedefine göre hareket ederler. Bu durum finansal piyasalar arasındaki
sınırları ortadan kaldırır.
Örneğin gümrük birliği gelişir. Sürecin doğal devamı,
uluslararası finans dalgalanmalarının herkesi etkilemesi şeklindedir. Bir
ülkedeki finans sorunu, coğrafi olarak ondan çok uzaktaki başka bir ülkeyi
yerle bir edebilir. Dolayısıyla ulusal politikalar piyasalara bağımlı hale
gelir. Başkentler karar alırken, adım atarken piyasaların vereceği tepkiyi
dikkate almak zorunda kalır.
Piyasalarda ani artış ve düşüş hareketleri görülür.
Piyasalar siyasi ve iktisadi zeminde esas karar alıcı konuma gelir. Bu durum
insanın yanılabildiğini, devletin hata yapabileceğini ve hatta tanrının yanlış
yapabileceğini düşünen toplumların; sermayenin asla yanılmayacağı ve daha
doğrusu piyasanın her yapacağı şeyin doğru olduğuna yönelik sabit fikrinden
kaynaklanır. Böyle dönemlerde teknoloji gelişir, emeğin ve insanın sistem
üzerindeki etkisi azalır. Ekonominin ve ticaretin en önemli gideri olan
enerjinin kıymeti artar. Dolayısıyla enerji kaynakları, iletimi ve dağıtımı
üzerinde müthiş bir mücadele başlar.
Her Şey Küreselleşme İle Biter…
Bu noktaya kadar hemen her şey yolundadır. Ticaretin ve para
hareketlerinin sınırları aşması bolluk getirmiştir. Fakat bu bolluğun alternatif
maliyeti giderek büyür. Burada alternatif maliyete bakıldığında birden çok ve
her biri birbirinden tehlikeli kalemlerden meydana geldiği görülür.
Örneğin ulusal sınırların geçirgenliğinin artması, bazı
ulusların diğer uluslar üzerinde yaşamın her sahasında tahakküm kurması
sonucunu doğurur. Şirketlerin stratejilerinde sadece kar esas olduğu ve
sosyal-ulusal sorumluluklar göz ardı edildiği için, toplum içinde gelir
dağılımı dengesi hızla bozulur. Kültürler birbirine benzeşmeye yönelir, popüler
kültür süratle üniformal kimlikler doğurur. Bireyler giderek daha fazla milli
veyahut mahalli kimliklerine yabancılaşır ve hazzın mutlak anlamda iyi
olduğuna, insan eylemlerinin nihai anlamda haz sağlayacak bir biçimde
planlanması gerektiğine, sürekli haz verene yönelmenin en uygun davranış biçimi
olduğuna inanmaya başlar. Buna “klonizasyon” da diyebiliriz.
Ekonomilerin kuvvetini temin eden ticaretin gücü, daha fazla
üretmeyi sağlayan tüketimden geçtiği için birey, “vatandaş” olmaktan uzaklaşır
ve “tüketici” seviyesine iner. Küreselleşmenin ahlakı havadan suya, genden acil
sağlık hizmetine kadar mümkün olan her şeyi ticari bir meta olarak kabul eder
ve karın söz konusu olduğu yerde asla hiçbir biçimde olası yan etkileri
önemsemez. Küreselleşmede çoğunluğun, yurttaşın ve toplumun ne istediği değil,
piyasaların neyi tercih ettiği önemsenir.
Devletler neredeyse bütün diğer devletler ile “karşılıklı
bağımlılık” ilişkisi içinde dejenere olur ve sistemleri piyasalar yönetmeye
başlar. Bir süre sonra tüketim-üretim dengesi kırılır. Toplum tüketmekte ve
sistem tüketilmesi için mal ve hizmet üretmekte zorlanmaya başlar. Bu durum
pazar rekabetinin sertleşmesi sonucunu doğurur. Ayrıca enerjinin değerinin
artması, onun için verilecek mücadelenin en sert biçimde gelişmesi sonucunu doğurur.
Bütün bu sürece ekonomik kaygıların körüklediği dini ve
milli çatışmalar eşlik eder. Çünkü ekonomik varlığın tehdit altına girmesi,
toplumların ve devletlerin kolektif hafızasındaki beka kaygısını tetikler. O
nedenle tarihi travmalar yeniden canlanır. Her toplum diğerini ötekileştirir.
Sermayenin paylaşımındaki zorluklar sonucu uluslar ve toplum “tüketimde ve
sermayede daha fazla pay için” çözülmeye başlar. Küreselleşmenin her şeyi daha
iyiye götürdüğü yönünde pompalanan romantizme eklemlenen travmalar, ortaya koyu
bir taassup koyar. Bu taassup, daima yapılan hataların görülmesini önler.
Bir süre sonra paylaşacak pazar, hâkim olacak kaynak ve
tüketilmesi için üretilecek mal ve hizmetlerin finansmanı için gereken para
kıtlaşmaya başlayınca, geride kalan her şeye egemen olmak için savaşlar başlar.
Çünkü savaş ile ağır sanayi canlanır. Ağır sanayiden gelen para ile diğer
sektörler yeniden canlanır.
Küreselleşme İyi veya Kötü Değildir…
Küreselleşmeyi en doğru biçimde yorumlamak için “internet”
üzerine düşünmek yararlı olabilir. İnternet iyi midir veya kötü müdür? Elbette
buna cevap vermek için internetin iyi bir amaca mı, yoksa kötü bir amaca mı
yönelik kullanıldığı önemlidir. İnsanın internet ile mutlu ve mutsuz olması,
zengin ve fakir olması mümkündür. Buna yön veren insan faktörüdür. O nedenle
esas sorulması gereken interneti kullanan insanın iyi veya kötü olduğudur.
Tıpkı küreselleşmede olduğu gibi…
İslam öncesi Arap dünyası, Hristiyanlığın öncesinde Roma
coğrafyası, kolonizasyon süreci ve din savaşları öncesinde Avrupa, Haçlı
seferleri öncesinde Avrupa ve Orta Doğu, Birinci ve İkinci dünya savaşları
öncesinde Avrupa ve şimdiki durum… Bunlar birçok noktada birbiri ile benzeşen
süreçler. Küreselleşmenin her bir atağı, yeni dinler doğurdu. Ayrıca milliyetçilik,
sosyalizm, liberalizm gibi kavramları yarattı. Küreselleşme her defasında bir
dinin veya din yerine konulmaya talip kavramların emperyalizmini de beraberinde
getirdi.
Almanya göçmeni Yahudi profesör Theodore Levitt (1925-2006)
Harvard Business School’da 1983’te “Pazarların Küreselleşmesi” başlıklı
makalesini Harvard Business Review’da yayınlayıncaya kadar bunların
küreselleşme olduğunu bilmiyorduk. Bu kavram ilk defa 90’larda ünlü olsa da,
daha 1932 yılında Karl Jaspers teknik ve ekonomik sorunların bütün planeti
ilgilendirecek biçimde geliştiğinin haberini vermişti.
Cok begendim cok gercekci hazırlanmış hiçbir abartı ve yanlı yaklaşım görmedim son yıllarda okudugum en başarılı makalelerden biri yazarı kutluyorum....ve kesinlikle herkes için okunmağa değer... (belki bundan sonrası için tahminde yada öngörüde bulunabilirdi... yinede eline saglık harika)