Mutsuz
hayatlar yaşıyoruz. İnsanlar, modern hayatın bizi çıldırttığını söylüyorlar.
Daha doğal bir hayatta yaşarsak, sağlıklı ve doğal ürünler kullanırsak,
yeterince egzersiz yaparsak, sosyal ilişkilerimizi düzenlersek, ruhsal bir
disiplinle uğraşıp kendimizle yeniden bağlantı kurabilirsek, farkındalığımızı
artırabilirsek, yeterince para sahibi olabilirsek ve karanlığı
aydınlatabilirsek mutlu olabileceğimize inanıyoruz. Deniyoruz da bunları.
Denemelerimiz ve çabamız arttıkça karanlık gücünü eskisinden daha da fazla
artırıyor. Eğer mutlu bir aldırmazlığın, bir tür uyuşmanın içindeysek bir
süreliğine mutlu bile sanabiliyoruz kendimizi ama sonuç değişmiyor: karanlık da
tıpkı temeldeki mutsuzluğumuz gibi orada duruyor.
Bizden
daha akıllı ve bilge olanların ya da olduğunu düşündüklerimizin peşine
düşüyoruz. Bizim bilmediğimiz bir sırra sahip olabileceklerine inanıyoruz.
Bizim unuttuğumuz ya da farkında olmadığımız bir sırra. Mutluluğun, sağlığın,
ruhsal olgunluğun ve aydınlığın sırrına... Bir süre bir mutluluk denizinde
yüzüyoruz bu insanların gözetimi altında. Nihayet ışığa ulaşmaya yaklaştığımıza
inanıyoruz. Dünyaya onların bize açtığı pencereden bakmaya başlıyoruz.
Hayatımızı bu yeni resime göre düzenliyor, yaşamımızdaki her şeyi,
ilişkilerimizi, işimizi ve duygulamızı bu yeni resmi dayanak noktası alarak
düzenliyoruz. Fakat yeterince yakınlaşırsak bu insanlara ve eğer gözlerimizdeki
perdeyi kaldırmayı başarabilirsek, bu insanların da en az bizim kadar mutsuz ve
karanlık içinde olduklarını görüyoruz.
Aşık
oluyoruz bazen. Yeni aşk, hormonal sistemimizi en üst kapasitede çalıştırırken
dünyayı daha olumlu, daha uyumlu, daha ılımlı ve daha ışıltılı bir gözle
görmeye başlıyoruz. Hayatımızda eksik olan şeyi, ruh eşimizi bulduğumuzu
düşünüyoruz. Sonunda kendimizi bütün, tam ve eksiksiz hissediyoruz.
Arkadaşlarımıza akıl veriyoruz, bir ilişkinin nasıl olması gerektiği konusunda.
Kendimizi şanslı hissediyor ve geleceğe, uzun süredir olmadığı kadar umutla
bakıyor ve uzun vadeli planlar kuruyoruz. Yine de zaman geçmeye başladığında
kendimizi sürekli tekrar ettiğimiz bir kısır döngünün içinde buluyoruz. Bir
zamanlar birlikte olmak için fedakarlıkta bulunduğumuz insanın yanında
boğuluyor gibi hissediyoruz kendimizi. Işık, yerini loş bir sıkıntıya
bırakıyor. Yeni bir felsefe geliştiriyoruz kendimize çoğu zaman. Bir zamanlar
bir olmak, birbirini bütünlemek olan bakış açımız, artık iki ayrı birey olarak
bir durumu paylaşmaya dönüyor. Birbirimize alan tanımanın öneminden
bahsediyoruz. Bizim uğraşlarımız, benim ve senin uğraşlarına dönüyor. Sonunda
doğru insan kim sorusunu sormaya başlıyoruz bir kez daha ve karanlığın içinde
yeni bir ışık aramaya koyuluyoruz.
Modern
hayatın gelişmeleri sayesinde daha uzun yaşamaya başladık. Hatta içinde
bulunduğumuz çağda yaklaşık olarak her yirmi yılda insanın ortalama ömrü 1.5 -
3 yıl kadar uzamaya başladı. Bilimdeki gelişmeler yakın bir zamanda
organlarımızın bile yenilenmesini sağlayabilecek. Yani biraz dişimizi sıkarsak
100 yaşımızı kolayca görebileceğiz. Yine de herkesin uzun yaşamak istediğini
ama kimsenin yaşlanmak istemediğini unutuyoruz.
Sosyal
güvenceye sahibiz artık ki çağlar boyunca hiçbir zaman sahip olmadığımız bir
şeydi bu güvence. Bu güvence sayesinde biliyoruz ki ölünceye kadar devletin
sunduğu olanaklarla hastanelerde bakılabilir, her ay bankaya yatan maaşımızla,
lüks bir hayatımız olmasa da karnımızı doyuracağımıza ve başımızın üzerinde bir
çatı olacağına emin olabiliriz. Peki ama niçin endişeli ve umutsuzuz? Bütün bu
gelişmemize karşın niçin dünya genelindeki her dört insandan biri ciddi akıl
hastalıklarının pençesinde boğuşuyor? Niçin dünyanın en modern ve en gelişmiş
ülkesi kabul edilen Amerika Birleşik Devletleri’nde günümüzde, neredeyse
nüfusun üçte biri intiharın eşiğinde yaşıyor? Niçin daha ilkokula giden
çocuklarımıza antidepresanlar veriyoruz? Niçin dünyayı yok edebilecek en büyük
tehlikelerden bir tanesi, nükleer silahların yarattığı tehlikeden bile daha büyük
bir tehlike olarak görülen akıl hastalıkları olabiliyor? Modern bilimimiz hem
akıl hem de beden sağlığımızı koruyacak bunca donanıma sahipken nasıl oluyor da
hem bedenlerimiz hem de ruhlarımız acı çekiyor? Nasıl oluyor da “sağlık” olarak
kabul edilen durum kendini sürükleyerek yataktan çıkarmak, günü stres içinde
geçirmek ve tam dinlenemediğimiz evlerimize dönmek olabiliyor?
Günümüzde
sağlıklı kabul edilen insan, enerjisiz ve mutsuz bir insandır. Modern toplum
olarak adlandırılan makine için sağlıklı olmak demek, sosyal olarak iş görür
olmak demektir. Mutluluk ise bir muammadan başka bir şey değildir. Bunun
üzerine modern hayatın bizi mutsuz ettiği yargısına varıp doğanın kucağına
kaçar bazılarımız. Burada bir anda sağlıklı beslenmeye, doğa ile uyum içinde
yaşamaya başlar. Çoğu zaman doğa ile uyum içinde yaşamak yokluk içinde
yaşamakla aynı anlama gelse de mutlu oluruz bir süre bu durumun içinde. Zorunlu
olarak şehire gelmemiz gerektiğinde insanların bu koşuşturmacaya nasıl tahammül
ettiklerine inanamayız. Yine de bir süre sonra doğal hayat içimizde bir
şeylerin yavaşlamasına neden olmaya başlar. Değişim yaratamadığımızı görürüz.
Uzak kaldığımızı... Varoluş amacımızı gerçekleştiremediğimizi... Mutluluk
olarak adlandırdığımız bir sakinlik içindeyizdir belki ama bu, gerçek bir
mutluluk değil yalnızca sakinliğimizi ve huzurumuzu engelleyen dış etkenlerin
en aza indirilmesinin sonucunda meydana gelen bir durumdur. Elbette hayatın
içinde zaman zaman beklenmedik etkiler oluşur. Bu etkiler durumumuzu
sorgulamamıza neden olur ve yeterince uyanıksak eğer bizde değişen bir şeyin
olmadığını, temelde her zamanki kadar mutsuz ve karanlık içinde olduğumuzu fark
ederiz.
Aydınlanma
peşinde koşmaya başlarız bazen mutluluğu bulacağımız inancıyla ama aydınlanma
çabasının kendisinin bile karanlıkların içinden geçerek olduğunu fark ederiz.
Geçmişin bilgeliğinin bizi mutlu edeceğini düşünürüz zaman zaman. Eskiden
insanların daha mutlu yaşadığına inanırız ama ardından eski bilgelerin
hayatlarını okur ve temeldeki karanlığın o zamanda da şimdi olduğu kadar yoğun
olduğunu fark ederiz. Yoksa Budha, rahat ve mutlu hayatını, canından çok
sevdiği karısını ve çocuğunu bırakıp da çıkmazdı ışığın ve aydınlanmanın
arayışına. Belki de bizim de böyle bir arayışa girmemiz gerekiyordur diye düşünür
ve kendimizi bilinmeyene atar bazılarımız. Bilinmeyen ürkütücü olsa da garip
bir çekiciliği vardır. Bir süre kendimizi karanlıktan uzak, aydınlığa ve
aydınlanmaya doğru hareket eder buluruz. Derken....
Tapınakta,
bir öğrencinin aydınlandığını duyarlar.
Diğer
öğrenciler aydınlanan öğrencinin çevresini sarar ve ona
sorular sormaya başlarlar.
“Aydınlandığını
duyduk,” der bir öğrenci. “Doğru mu?”
“Evet,”
der aydınlanan öğrenci.
“Peki
nasıl bir duygu? Ne hissediyorsun?”
“Her
zamanki kadar mutsuz,” diye yanıt verir aydınlanmış
öğrenci.
Ekonomik
ve siyasi sistemlerimizde kurtuluşu arayanlarımız vardır. Eğer daha iyi bir
siyasi ya da ekonomik sisteme sahip olursak, açlar doyarsa, herkes iş bulur ve
insani koşullarda çalışırsa dünya daha iyi bir yer olur ve ışık karanlığa hakim
gelebiilr diye inanırız. Siyasi yapıları inceler, kurtuluşun belli bir siyasi ya
da ekonomik yapıda olduğuna inanır ve onu desteklemeye başlarız. Elbette bizim
gibi düşünmeyen karşıtlar karanlık tarafta biz ise aydınlık tarafta durmaktayızdır.
Yine de 2008 yılındaki son global ekonomik krizde olduğu gibi görürüz ki,
siyasi ya da ekonomik yapılarımız, biz onların ne kadar güçlü ya da iyi
olduğuna emin olsak da yıkılıp bizi siyasi ve ekonomik bir bilinmeze, bir
karanlığa mahkum edebilirler. Karşı taraf haklı değildir merak etmeyin; çünkü
onlar da bizim kadar büyük bir karanlığın içinde yüzüp ışığı aramaktadırlar.
Yürümeyen
sistemlerimiz için çözümlerimiz ortadadır: Bugünden ders alıp yarın daha
iyisini yapmak. Buna karşın daha iyisini başarmak çabasıyla yaptımız bütün
girişimlerimiz “bugünün hatası” olarak ders alınacaklar listesine eklenir ve
bizi yeni bir karanlık ile başbaşa bırakırlar.
evet evet evet.. hiç bir şey bilmiyorum.ve tüm bu koşturmacaların bu teknolojinin bu konfor arayışının hepsi esasında bilinmeze duyulan korkumuz ve acizliğimizi görmezlikten gelmek.ne kadar görmezden gelsek de ne kadar arkamızı dönüp uyumaya çalışsak da acı ama gerçek..hiç bir şey bilmiyoruz.