Bizimki kadar, “Orospu” kelimesine derin
anlamlar yüklemiş ve onu sosyal yaşamın en büyük korkusu, travması haline
getirmiş başka bir "batılı" toplum yoktur herhalde. Hoş, insanların
yatak odalarında nasıl yaşayacaklarını yasaklar ve tabularla düzenlemeye kalkan
başka batılı ülke de olmadığı için, bizim yerimiz apayrıdır. Ama konumuza
dönelim, "orospu travması"yla yaşayıp giden ve bu çözümlenemez
şekilde düğüm olmuş namus paranoyasını sosyal yaşamın tüm katmanlarına enjekte
etmiş kalabalıkların içinde çıkıp da cinsel özgürlüğü savunmanın hiç kolay
olmadığını tahmin ediyorum fakat bir dönem erkeklere mor iğneler batırmaya
kadar giden militan tarihinde Türk feminizmi, kendi kendini ayağından vurup
erkeklerin söylemlerine teslim olarak, kadınları yüzüstü bırakan ender feminist
hareketlerden biri olmuştur.
Belki farkında değilsiniz, Yeşilçam filmlerinden
edebiyata, televizyon dizilerinden gazete manşetlerine kadar, onlarca yıldır
çok ağır bir "orospu travması" içinde yaşıyoruz. En sevilen Türk
filmlerini hatırlayın; babasının zotrilayar dolarlık servetinin içinde yaşayan,
karizmatik, güçlü, olgun, prens gibi bir esasoğlan, güzeler güzeli esas kızı
kolundan tutup sarsar: "Nayır Nalan, nayır, yalancısın sen. Çoçuklarımın
annesi, evimin kadını olamazsın çünkü sen kötü kadınsın. Namuslu değilsin sen,
orospusun, sun, sun sun!"
Yirmi otuz yıl boyunca sinemamızı domine eden,
edebiyatı etkisi altına alan hatta bugün bile çözülememiş ve reyting rekorları
kıran dizilerde karşımıza çıkan bu diyaloglar elbette ki kafayı sıyırmış
terbiyesiz, edepsiz, şizofren senaristlerin uydurması değil, bilakis Türk
halkının ilgi odağının, yaşam biçiminin, dünya bakışının sonucudur.
Dolayısıyla, insanlarımızın dizlerini döve döve
seyredip, yapımcılarını, oyuncularını zengin ettiği sinema filmlerinin üzerine
kurulduğu, hala da tüm televizyon dizilerinde, dramalarda istisnasız işlenip
yoğurulan bu toplumsal korkumuza "orospu travması" ismini veriyorum.
Ve çok acıdır ki, 1980'lerde patlayıp bütün medyayı meşgul eden ve bugün dahi
devam eden şu ünlü feminist hareketimiz de, bizzat bu travmanın etkisi altında,
mundar olup gitmiştir.
“Biz namuslu kadınlarız”
Kendine feminist diyen ve kadınların
özgürlüklerini savunduğunu iddia eden bazı "teyze"lerin
televizyonlara çıkıp avaz avaz bağırdıkları günleri hatırlayın.
Etkisi altında oldukları orospu travması ve
beyinlerine kazınmış şu sapık bacak arası namus değerleriyle onları
"namussuz"lukla suçlayan insanların karşısında, yine o erkeklerin
tanımladığı namus kavramının sınırları içinde bir özgürlük istediklerinin
altını çizercesine, özgürlük istemenin namussuzluk olmadığını anlatırken
aslında kendi kendilerini vurdular ve feminizm hareketini rezil kepaze edip,
erkeklerin istediği gibi, sevişmeyen, cinselliği olmayan, evlilik dışı ilişkiye
girmeyen, arzuları, şehveti olmayan kutsal kadın kimliğini seve seve
kabullendiler. Ve haliyle, erkeklerin kadın vajinası üzerinden tanımlayıp
kadınları zincirlemek için kullandıkları "namus" kavramına yine karşı
koyamadılar. Yine kadınları bu esaretten kurtaramadılar.
"Bizler namuslu kadınlarız, erkekler gibi
eşit haklar, eşit işe eşit ücret istemek, erkekler gibi özgürce gezip tozmak,
akşamları korkmadan sokaklarda yürümek istiyoruz, akşam gezmeye çıkan,
arkadaşları ile eğlenceye çıkan kadın, namussuz değildir, orospu değildir,"
söylemi, dünyadaki en ezik, en yanlış, en saçma feminizm argümanıydı ki,
konuşmaya fırsat bulmuşken ve bütün
medya onlara ilgi gösterip mikrofon çevirmişken, "biz sizin namus
kavramınızı tanımıyoruz ve özel yaşamımıza, cinsel hayatımıza, yatak odamıza
müdahale etmeye cüret edecek densizi yakarız," söyleminin etrafında
toplanıp, bu mantıkla organize olması gereken feministler malesef bu fırsatı
kaçırdılar.