Geçenlerde
bir belgesel kanalında takıldığım programı izlerken farkettim ki aslında
program, benim önümde seyrediyor. Yani şunu demek istiyorum; idrak sürem
anlatıcının anlatım süresinden daha uzun sürüyor. Sanki beynim kilitlenmiş,
hatta küflenmiş gibi... Peki bu durum belgeselin kurgusunun son derece hızlı
ilerlediğinden mi kaynaklanıyor? Korkarım ki neden bu değil!
Televizyon
küpü olmayan biri olarak bende başgösteren bu algı gecikmesi bir endişeyi de
ışık hızıyla beraberinde getiriyor. Sanırım ben, ulusal kanallardaki jargonu
benimseme noktasına gelmiş ‘potansiyel edilgen izleyici’ kavramına
yakınlaşmışım. Neyi kastediyorum? Beynimi kullanmamayı… Hadi konuyu açalım!
Öncelikle
izleyici tarafında talep gördüğü varsayılan programlara bir göz atalım.
Varsayılan diyorum çünkü araştırma şirketlerinin yaptığı izleyici araştırmaları
gerçeği ‘temsili’ olarak yansıtıyor. Rakamlarla bir bilgi verecek olursak
değerlendirmeler 2003 yılından bu yana sadece 21 il merkezinde ve bu illerin
20.000 nüfus üstü kent/ilçe merkezlerinde ikamet eden bazı hanelerin izleme
alışkanlıkları üzerinden yapılıyor. Hatta veriler detaylı bir hale dönüştükçe
gerçekler de o kadar flulaşıyor. İzleyicinin televizyon başındayken yaptığı
milimetrik hareketler bir yana, uzun süre aynı kanalı değiştirmeyen izleyicinin
denekliği bile sayılmayabiliyor. Yani evinize rating ölçüm cihazı taktırıp bir
belgesel kanalını tüm gün izlemek gibi bir şansınız olduğunu ve bunun
ölçülebildiğini tamamen unutmak gerek. Eylemsiz kalan bir izleyicinin ölçümü
sıfır niteliğinde. Kısacası mantık şu; ‘Hadi izleyici, daldan dala!’
Her
neyse amaç ölçümleri baltalamak değil, ölçülen izleyicilerin televizyon
karşısında neye dönüştüğünü saptayabilmek. Elimizde haber bültenleri, diziler,
yarışma programları, halkın katılımıyla gerçekleşen star mantığına dayalı
interaktif yarışmalar, tartışma/ magazin/söyleşi/kadın/eğlence/evlilik
programları olmak üzere rağbet gördüğü tespit edilen bazı başlıklar var.
Hepsini aynı kategoride değerlendirmek mümkün olmadığından tek tek ele almaya
başlayalım bakalım.
En
ucuz reklam fiyatlarının döndüğü sabah piyasasında durum şu; bir gün önceki
haber bültenlerinden buzdolabına konmuş haberlerin ısıtılarak tekrar izleyiciye
sunulmasıyla hazırlanmış gazete manşetleri çorbası. Hayır bu programları
izleyince insanda gazete okuma merakı da kalmıyor. Gerçi okuma merakı denilen
şeyin de elde avuçta ne kadar kaldığı tartışılır. Dolayısıyla bir şey
kaybetmedik. İşte uykuda geçirdiğimiz süre boyunca ‘değişik bir şey olmuş mu,
olmamış mı?’ sorusunun yanıtını verene değin izleniyorlar. Keza gece yarısı bir
deprem olmuş, savaş çıkmış veya mühim biri ölmüşse diyecek bir şey yok. Gerçi
gene haksızlık etmemek lazım. Saatler ilerledikçe bakın daha nelerle
karşılaşacağız.
Mesela
bu formatın peşinden davullu, zurnalı rengarenk bir stüdyoya döne döne giren,
dirseğine kadar bileziklerle döşenmiş hanımlarımızın programlarına sıra geldi.
Bizdeki gündüzün onlarda gece olduğu bir kıtadan yayın yapıyor olduğunu
düşündürtecek denli ağır makyajları, ağdalı Türkçe’leri, sevenleri ve
sevilenleriyle kocasını, çocuğunu, torununu yolcu edip ekran başına koşan
kadınların buluşmasına tanık oluyoruz. Altın günü konseptinden feyz alan bu
yapımlar şarkılı, türkülü, fırfırlı, dolmalı neler neler sunuyorlar. İzledikçe
kocasının dayağını unutan mı istersiniz, parasızlığına göbek atan mı?
Sanırsınız ki hep bu anı beklediler. Aslında onlar, birilerinin kendilerine
‘canım, cicim’ diye seslenmesine, şarkılar armağan etmesine, kamera camından
öpücükler göndermesine mutlu oldular. Milyonlarca kadınla birlikte
paylaştıkları bu rengarenk rüyaya bile inanacak ve hatta şükredecek durumdalar
belki de… Sahi, tüm arzuları bu kadarcık mıydı?