Yazıma
“Sevgili Tuncay Bey” diye başlamayı çok isterdim ancak gönlümden kopan sadece
bundan ibaret.
Hepimiz
çoktandır sizden konuşuyoruz. Mitinglerinizle başladı isminizi anar olmamız Kanaltürk
ve Biz Kaç Kişiyiz’le devam etti. İçimizden bazılarımız (epey azımız) görünen
tüm olumlu çabalarınıza rağmen tedbirli yanaştı size, kimimiz sevdi, kimimizse
sevmenin ötesinde ümit bağladı. Bir grup daha vardı ki sizin aleyhinizde,
yaptıklarınızın tamamen bir şov olduğundan ve size güvenilmeyeceğinden
bahseden, işte bunlar şu an olayların haklı çıkardığı kesimi oluşturuyorlar.
Ancak haklı haksız tartışmalarını bir yana bırakırsak yaşanan son gelişmelerden
sonra gelinen ortak nokta hepimizin huzurunun kaçtığı.
Şimdi
huzurumuzu nasıl kaçırdığınıza gelince…
Sizinle
ilk tanışmam 22 Temmuz seçimlerinden hemen önce Ankara Tandoğan Meydanı’ndaki
bir mitingde olmuştu. Tanışma derken yanlış anlaşılmasın, bire bir bir
tanışmadan bahsetmiyorum. Vatan sevgimizi ve şehitlerimize olan saygımızı
göstermek için orada bulunan yüzlerce Ankaralıdan biriydim.. Miting harikaydı,
her şey çok güzel gidiyordu. Taa ki sizin bir lafınızı duyana kadar: “Varlığım
Türk varlığına emanet olsun!” Ve bunu Atatürk’ün bir sözünü aktarmak şeklinde
değil, kendi varlığınız için söylediniz. Bir an duraksadım, fazla iddialı bir
cümle değil miydi? Fazla iddialı söylemlerden çekinirim, çünkü o tür bir laf
ağzınızdan çıktıktan sonra sözünüzün sonuna kadar arkasında durmanız gerekir,
hem de çizginizden bir milim bile şaşmadan. İşte huzurumun ilk kaçışı orada
olmuştu. Tuncay Özkan, varlığını Türk varlığına emanet ediyor! Ne büyük lütuf
ve ne kadar haddini aşan bir söylem!
Ama
doğruyu söylemek gerekirse o an ki tavrım şu an yazdıklarım kadar kuvvetli
olmadı. Sadece şaşırdım ve bir samimiyetsizlik hissettim. Ancak son
değerlendirmemi yapmak üzere size süre gözlemlemeye karar verdim.
Geçen
süre zarfında verdiğim oyla, mitinglere katılımımla, Biz Kaç Kişiyiz’e üye
oluşumla ve az da olsa maddi desteğimle hep yapılanların yanındaydım. Öyle ya
bu vatan hepimizindi.
Bu
arada önemli olabileceğini düşündüğüm için kendimle ilgili kısa bir bilgi
vermek istiyorum. İşletme Fakültesi mezunuyum, yaklaşık 15 senedir değişik
firmaların Finans Departmanlarında çalışıyorum, yanı rakamlardan anlarım,
firmalar nasıl batar, nasıl kar/zarar yapar, bir işletme kurulmadan önce iş
planı nasıl yapılır bilirim. Bundan da önemlisi, eşimin işi sebebiyle bire bir
iflas olayını yaşamışlığım vardır. İnsanı nasıl zedeler, hayatlarını nasıl etkiler,
maalesef onu da tecrübe etmişimdir.
Evet,
haklısınız! Güzel amaçlarla iyi niyetlerle ise başlanır. İşler planlandığı gibi
gitmediğinde de iflas kapıya dayanır ve iş (bir yöntemle) sonlandırılır.
Dolayısıyla burada itirazım Kanaltürk’un satılması değil esasen. Beni
ilgilendiren varlığınızı emanet ettiğiniz (!) değerlere olan bağlılığınız ve bu
bağlılığın zayıflığını yansıtması açısından kanalı kime sattığınız?
Siyaset
yapmaktan, parti kuracağınızdan bahsediyorsunuz, aslında bu da beni hiç
ilgilendirmiyor.Zaten buna kimsenin de söz söylemeye hakkı yok, buyurun
siyasetinizi yapın.Ama lütfen meydanlara çıkıp bağırırken arkasında
duramayacağınız roller yüklenmeyin, boyunuzu fersah fersah aşan laflar etmeyin,
sakın ola ki kendinizi Atatürk’e benzetmeye çalışmayın! Atatürk’ü nasıl ki o
yobazlardan korumamız gerekiyorsa, kanımca sizin gibilerden de korumamız
gerekiyor. Çünkü siz ve sizin gibiler Atatürk’e çok daha fazla zarar
verebiliyorsunuz!
Kanal
satışıyla ilgili savunmanızda “Atatürk Sakarya’nın doğusuna çekildi diye savaşı
mı kaybetti ?”diye yazmışsınız. Bakın gene nasıl haddini fazlasıyla aşan bir
laf. Tuncay Bey, siz kim Atatürk kim? Kanal satışının sebeplerine bakarsak ve
bu sebepleri Atatürk’ün o dönem içinde olduğu koşullarla karşılaştırırsak Atatürk’ün
bırakın Sakarya’nın doğusuna çekilmeyi, tüm vatanı işgalcilere satıp arkasını
dönmeden kaçması gerekiyordu. Öyle ya zira o da borç içindeydi, tüm millet borç
içindeydi, borçtan ölse miydi? İnanın Atatürk’ün savunması sizden çok daha
uzun, samimi, doyurucu ve haklı sebeplerle dolu olurdu. Ama o Atatürk’tü ve ne
olursa olsun çizgisinden bir milim şaşmadı. Ve siz Atatürk değilsiniz.
Belki
kısa hatırlatmalar yapmak lazım bu aşamada. Osmanlı Devleti ilk dış borcunu
1854 Kırım Savaşı sırasında alıyor ve 1881’e kadar yanılmıyorsam 15 kez dış
borç almak suretiyle borçlanıyor. Artık 1881’de bu borçların hiç birisini
ödeyemez hale geldiğinde borç veren ülkeler duruma müdahale etmek gereğini
hissediyor. Genel Borçlar anlamına gelen Düyun-u Umumiye kuruluyor. Savaşa
girildiğinde durum bu. Savaşın finansmanını karşılamak ve bütçe açığını
gidermek içinse TBMM hükümete iç ve dış piyasadan borç alma yetkisini vermiş
olmasına rağmen hükümet borçlanmadan kaçınıyor. Nedeni ise mali bağımsızlığa
verilen önem.Uluslararası ilişkilerde bağımsızlığı engelleyecek en ufak bir
girişimde bulunulmaktan çekiniliyor! Ülke kurulduktan sonrada aynı çizgi devam
ettiriliyor. Hem de borç almak için, alamayınca vatanı satmak için, HER TÜRLÜ
geçerli sebepleri varken!
Bunları
neden yazıyorum... Çok basit, çünkü siz mitinglerde varlığınızı Türk varlığına
emanet ediyorsunuz! Atatürk’ün sözlerini kullanarak prim yapmaya
çalışıyorsunuz. Eğer bu kadarına cüret etmeseydiniz benim de size söyleyecek
bir sözüm olmazdı zaten.
Bu
arada sormadan edemeyeceğim. Kanaltürk bir araçtı diyorsunuz, yeni kanal
açacağım diyorsunuz? Yeni kanalı hangi kaynaklarla finanse etmeyi ve daha
önemlisi nasıl sürdürmeyi düşünüyorsunuz? Kanaltürk’ün başına gelen iflasın
yeni kanalın başına gelmeyeceğini nasıl garanti ediyorsunuz? Öyle ya aynı RTÜK,
aynı bankalar ödenmesi gereken maslar, borçlar gene işin içinde olacaklar.
Yoksa savunmanız şimdiden hazır mı?
Berna Köker Çelebi
About the author:
1971 Ankara doğumlu yazarımız, Hacettepe Üniversitesi Işletme Bolümü mezunu. 1990 yilindan beri spiritüel konularla ilgileniyor. 1996 yılında ilk aşamasını, 2001 yılında hocalığını aldığı Reiki eğitimine hala devam ediyor. Bu egitimin bir parçasi olarak da klasik Usui sitem Reiki eğitimleri veriyor.
Merhaba Berna Köker hanımefendi evveleböyle gerçek bir yazıdan dolayı sizlere çok ama çok teşekkür ederim elinize sağlık siz benim kızım yaşındasınız bukadar isabetli bukadar denk gelen yazı olmamıştır.Yazınızın baş tarafını okuyunca eyvah dedim bu malum kişiyi yine öven sözler geliyor dedim fakat sonu harika olmuş ismini taşıdığım o büyük insandan hep işleri düşünce veye acz içerisinde kalınca kendilerini kurtarmak için sarılırlar bu ipe ne yazıkki son zamanlarda ülkemizde böyle densizler nehikmetse çoğalmaya başladı herkesimde bunlardan va hatta sizlerin arasındada inşallah sizler gibi yürekliler çoğalırda bunlardan kurtuluruz.sizi tekrar tebrik eder şans ve sağlık hep sizlerle olsun hoşçakalın
sayın tuncay özkanın tv deki acıklamalarını bende izledim ve dinledim belki spiritualizmin bana kazandırdığı öte dinleyişle hiç samimi bulmadım. Sadece Tuncay bey değil o ve onların camiasında pek cok medya insanının konusmalarındaki samimiyetsizlik maalesef cok açıkça görülebiliyor. kalbi temiz ve insan sevgisi dolu ülke sevgisi ile dolu olupta halka ekranlardan doğruyu apaçık söyliyecek o kadar az medya mensubu kaldıki artık televizyon seyretmekten kaçıyorum. Yazınızı yazarken gösterdiğiniz hassas keskinlik için haddim olmıyarak tebrik ederim .
28.sayıda ilk okuduğum yazı seninki. Çünkü annemin hastalığı ve cefatı sürecine denk gelsede hiçbir zaman apolitik olmayı başaramamış biriyim. Koşullar gereği mitinglere katılamasamda kalben oradaydım. Ve uzaktan her türlü olşuma üye olarak destek vermeye çalıştım.
Bende hayal kırıklığı içindeyim... Ama en azından kendime güvenmeye devam ediyorum.
Ve diyorum ki; "Mademki ben varım. Bu toplumda benim gibi daha niceleri vardır. Ve bu ülke bu millet elbet aydınlığa kavuşacak, bu karanlık dönem son bulacaktır. Ama Tuncay Özkan'la ama bir başkasıyla... Bu böyle gitmez, gidemez!.. Bu kadar pislik herkesi boğar!!!"