Avrupa
Futbol Şampiyonası bitti. Türkiye yarı finalde elendi. Bu sonuç herkesi tatmin
etti. Türkler mutlu, çünkü Türkiye tarihinde ilk defa yarı finale yükseldi.
Türkiye’yi sevenler de böylece mutlu oldu. Türkiye’yi sevmeyenler de mutlu,
çünkü Türkiye finale çıkamadı…
Aslında futbol Türkiye ve AB’nin
eşit olduğu tek zemin. Avrupa Şampiyonası’nda elemeler de, finaller de katılım
müzakerelerine benzemiyor. Örneğin maçın saati belli, süresi belli, kurallar
belli. Kimse Türkiye’ye “sen bunları yapmazsan ikinci yarıya çıkamazsın”
diyemiyor veya “penaltı için ön şart öncesindeki şart için şartlı tarihi almak
için diğer şartların yerine getirilmesi gereken tarih” veremiyor. (Bu arada
elbette Türkiye finallerde hiç penaltı kazanmadı).
Şampiyonanın ardından akılda kalan
Türkiye ile ilgili bazı dikkat çekici notları toparlayalım. İlk sırada şunlar
var:
İlk olarak; Türkiye Avusturya ve
İsviçre’deki maçlarda stilini ve geleneklerini ortaya koydu. Türk liglerinde ve
dünyada birçok daha iyi oyuncu olmasına rağmen, tuhaf bir tercihle bu kadroyu
kurdu. Nitekim bu durum Türkiye’nin siyaset, ekonomi, sanat ve kültür hayatı
için de geçerlidir.
Ardından; Bu tuhaf kadro garip bir
görev dağılımı ile oynatıldı. Savunma oyuncusu hücumda, hücum oyuncusu
savunmada görevlendirildi. Sağ kanat sola, sol kanat sağa kaydırıldı.
Türkiye’yi tanıyanlar ve takip edenler, böylesi bir halin Türkiye’de her zaman
geçerli olduğunu bilirler.
Bundan başka; Türkiye maçlarda
4–4–2, 4–2–4, 3–5–2 veya 5–4–1 gibi bir taktik de kullanmadı. Bunun nedeni bu
taktiklerin zor olması değildi. Sadece canı istemedi. Her zaman söylenir;
Türkiye’nin kendine özgü şartları vardır. Türkiye diğer ülkelere pek benzemez.
Bu defa da doğru çıktı.
Turnuva boyunca Türk takımının
-genel olarak- üçte biri sakat ve üçte biri cezalıydı. Gerçekten de Türkiye’de
her zaman üçte birlik bir kesim her zaman cezalıdır. Bu üçte birlik kesim
süreçlere göre değişir, ama oran her zaman bu kadardır. Üçte birlik bir diğer
kesim ise her zaman iyileşmeyi ve güçlenmeyi bekler. Bu dilim de süreçlere göre
değişir, ama oran aşağı yukarı hiç değişmez.
Ayrıca; Türkiye yarı finale kadar
toplam dokuz dakika önde olduğu maçları her zaman geriden gelerek ve son
saniyelerde kazandı. Çünkü bütün bunlar yapıldığında skorda geriye düşmemek
imkânsızdı. Verimsiz kaynak kullanımı, dengesiz ama yine Türkiye hiçbir zaman
pes etmediği için -en azından Truva’dan bu yana- yine de maçları kazandı. Son
saniyelerde kazandığı maçların ardından son saniyelerde yediği bir golle elendi.
Ama herkes biliyor ki, Türk takımı
maçları sahadaki oyuncuların başımızdaki teknik direktörü ve yöneticileri boş
verin, haydi ileriye, gol atalım” dediği anlarda kazandı. Her galibiyetten
sonra bütün Türkiye sokaklara döküldü. Eğlenceler sırasında ölenler oldu. Her
Türkün hayatı “düğünler ve cenazeler süreci” olduğu için, bunda da şaşıracak
fazla bir şey yoktu.
Bu arada Türkiye’nin kazandığı
maçlar Azerbaycan’da, Balkanlar’da, Avrupa’da, Orta Doğu’da ve Amerika’da da
kutlandı. Türkiye’nin geriden gelip maç kazanması, son dakika golleri Türk
basınında -dönemsel şartların da getirdiği bir anlayış ile- “Allah’ın işi” ve
“şans” olarak yorumlandı. Rengi kırmızı-beyazdan turkuvaza dönüştürülen ve
Ayyıldızın yerine forma numarası formaların “modernite” diye sunulduğu bir
ortamda daha fazlası umulamazdı. Almanlar elbette Türkiye’yi son dakika golü
ile yenebilirdi. Çünkü Almanya “turnuva takımıydı”. Türkiye ise “zaten buraya
kadar şansı ile gelmişti. Almanya yenerse “normal” idi de, Türkiye yener ise
“şans” idi…
Türkiye’de hiçbir maçın ardından
rakip hakkında din veya millet zeminli bir yorum yapılmadı. Hiçbir maçın
ardından kimseye bir saldırı da olmadı. Keşke Dresden’de Türklere saldıran
Vandallar da yapmasaydı.
Türkiye’de asıl şaşırtıcı olan ise,
daha önce medyatik şov için hiçbir fırsatı kaçırmayan “sivil (!) toplum (!)
kuruluşlarının (!) bu defa “hepimiz Hırvatız”, “hepimiz İsviçreliyiz” veya
“hepimiz Çekiz” diye gösteri yapmamasıydı. Belki de şampiyona boyunca bütün
Avrupalıların bayraklarını taşıdıklarını görünce şaşırdılar. Onlar için
yapılabilecek fazla bir şey yok.
Bu arada biliyor musunuz; Ben
kutlamalarda hiç AB bayrağı görmedim!
Son olarak Avrupa Şampiyonası’ndan
öğrendiklerimizi özetleyelim.
1- Futbol ülkelerin gerçeklerine
ayna tutar.
2- Futbol doksan dakika değildir,
doksan artı üç dakikadır.
3- Sonucu ilk yarı veya ikinci yarı
değil, son saniyeler belirler.
Kıvanç Galip Över
About the author:
Yazarımızın biyografisi elimizde mevcut olmadığından yayınlayamıyoruz.