Görüntülenme : 674  |
derKi’mizin
sevgili yazarlarından Anjelika Akbar, ikinci oğlu Timur’u dünyaya getirmeden
önce yazdı.
Evet!
İkinci kez anne oluyorum, çok yakında! Belki de bu satırlar yayına girdiği gün
bile bebeğim doğmuş olabilir…
Sevgili oğlum Yürek de artık kardeş sahibi olacak. O şimdiden çok
heyecanlı ve mutlu! Ne mutlu bana, oğlum bu haberi çok büyük bir olgunluk ve
sevinçle karşıladı! Tek başlarına, yalnız büyüyen birçok çocuğa nazaran hiçbir
bencillik belirtisi bile yaşamadan, yeni aile ferdimize hemen kollarını açtı,
her detay ile kendisi de ilgileniyor: odasının rengi, mobilyası, puseti, her
gelen hediyeyi de heyecanla açıyor, bakıyor, hayal ediyor… Eşime ve bana bu
anlamda çok yardımcı oluyor!
Ben ise yeni durumumu ve yeni sorumluluklarımı gözden geçirmeye çalışıyor,
genişleyecek olan ailemizi, müziğimi, konser ve albümlerimi şimdiden güzel,
ahenkli bir biçimde planlamaya çalışıyorum.
Aynı zamanda yeni doğacak bebeğimin “müzik programını” şimdiden ayarlamaya
çalışıyorum. İlk oğlum 11 yaşına kadar klasik müzikle uyudu ve bu uygulamanın
onun müzik kulağını inanılmaz derecede geliştirdiğini kendim gördüm! Ayrıca da
hiç bilmediğini düşündüğüm klasik eserleri duyunca, o ses ile eşlik etmeye
başlıyor! Yani genetik olarak ve anne sütü ile birlikte oğluma akan müzik
şelalesi, aynı zamanda bilinçli bir ayarlama ile böyle güzel bir sonuç verdi!
Anne adaylarına özellikle tavsiye ediyorum, bebeğinizi klasik müzikle uyutun!
Hem zekaları gelişir, hem daha huzurlu olurlar, hem de bebekliğinden beri
müziğin güzel örnekleri ile estetik duyguları gelişir!
Yeni doğacak bebeğimin odasına şimdiden bir müzik setini ve çalacağım CD’leri
koyuyorum. Bunlar Mozart, Bach, Chopin, Beethoven, Çaykovski, Rachmaninof,
Skryabin gibi bestecilerinin en sakin, huzur veren eserlerdir. Ayrıca tabii ki
kendi albümlerimden sakin bestelerimin bir derlemesi de olacak aralarında.
Bebeğim nasıl bir dünyaya geliyor? Muhteşem gezegenimizin en parlak zamanına
denk gelmediğini düşünebiliriz, ama aslında bu konuda ben büyük bir umut
taşıyorum: öyle ilginç ve önemli zamanda yaşıyoruz ki, yüzyıllar, binyıllar
boyunca toplanmış sorunların, düğüm haline gelmiş anlaşmazlıkların çözülme
noktasında bulunuyoruz! Hem çok zor, hem çok mutlu, hem de hepimize çok büyük
sorumluluk yüklendiği bir dönemde yaşıyoruz. Eski ve yeni dünya insanlarının
bir arada, ama yabancı gibi yaşadıkları dönemde, bilincimiz ileri ve yukarı mı,
yoksa geri ve aşağıya mı dönük sorgulamamız gereken bir zaman diliminde köprü
üstünde duruyoruz hepimiz. 7 yaşındaki bir çocuk eski bilince sahip olup onun
ağırlığını yaşıyor olabilir; öte yandan 80 yaşındaki yaşlı bir insan yeni
bilincin mutluluğunu ve coşkusunu kalbinde taşır ve hayatına yansıtır…
“Ben kimim ? ” sorusunu belki antik çağlardan beri ilk kez kendilerine bu kadar
sık soran milyonlarca insan bulabiliriz bu zamanda: bazıları dini öğretiler
içinde kaybolup yeni bir yol arayışındadır; stres atmak için, panik ataklarını
dizginlemek için başvurduğu bir mercek; bazıları modaya uyuyor; bazıları de bu
sorgulama ve arayış olmadan zaten yaşayamayan birileri… Sebep ne olursa olsun,
insanlar bulundukları kısır döngülerinden acil bir çıkış yolu bulma
çabasındalar. Daha bilinçli ve manalı yaşamaya, çocuklarını da bu istikamette
yetiştirmeye çalışan insanlar hızla çoğalıyor. Eskiden gelen bir söz var: “ En
çok karanlık görünen zamanda bilin ki, en büyük aydınlık geliyor”!
Evet, ben de buna çok inanıyorum, şu anki zaman her açıdan karanlığın açığa
çıktığı dönemdir; o zaman aydınlık da yakında, onu hissedebiliyorum! Bunu
hissetmek, düşünmek, aklında canlandırmak çok önemli! İnanmadığımız bir şey
asla gerçekleşemez; her ne kadar mantık dışı gibi görünüyorsa da, eğer kalbim:
“Yakında büyük değişiklikler olacak, herkes büyük çabalardan sonra da olsa daha
mutlu olabilecek” diyorsa, ben kalbimin sesini dinlerim! Aynı zamanda da bu
coşkuyu başkaları ile de paylaşırım! İleriyi düşünmek onu inşa etmektir aynı zamanda.
Niye gri, rutin, karanlık, üzgün ve puslu bir gelecek düşünelim ki? Çoğumuzun
şu anki halimiz böyle olsa bile, bizi ileriye götürecek güçlü, dağ esintisi
gibi taze, enerjik ve mutlu düşüncelere ihtiyacımız var! Hem kendimiz, hem de
çocuklar ve torunlarımız için bunu yapmak zorundayız! İş çocuklara gelince,
fedakarlığımız en üst seviyelere ulaşabiliyor, ama şimdiye kadar bunu daha çok
fiziksel anlamda başarıyorduk. Şimdi aynı işlem düşünce seviyesine yaymamız
gerekiyor. Çocuklarımız için iyi düşünelim, umutsuz ve üzgün, dolaysıyla da
güçsüz olmak hakkımız yok! Tam kalbimizden, samimi ve temiz dualarımız,
düşüncelerimizle kuralım geleceğimizi! Bunu özellikle anneler ve kadınlar
yapmalı! Geleceğimizin tohumlarını ekmek bizim hepimizin elinde, bezgin bir
şekilde “nasılsa çıkmaz, hava kötü” diye düşünerek bu tohumları toprağa
atmazsak, işte o zaman çıkmaz! Evrende “Özgür İrade” kanunu var. Hepimizin
özgür iradesi bilinçli olarak “güzel bir geleceği” seçerse, tüm evren bize
yardım edecektir!
Çocuklarımıza da bu fikirleri yerleştirmemiz gerekiyor: bu tür düşünceler din,
inanç, gelenek ya da ülke ile sınırlı değildir. Dünya hepimizin gezegenidir, ve
onun iyiliğini, üzerinde yaşayanların iyiliğini istemek ve bunu için kendince
dua etmek, ya da sadece çok samimi düşünmek hiçbir inanca aykırı değil,
tersine, her öğretinin bize vermeye çalıştığı kanunlar içerisinde yer almakta.
Bebeğime Dünya’yı objektif (tarafsız) olarak tanıtmaya çalışacağım, ama her
zaman gördüğünün üzerine, ya da özüne bakması gerektiğini de öğretmeye
çalışacağım; büyük oğlum Yürek ile yaptığım gibi. Bizi ayakta tutan “Var Olma”
sevincini ona hissettirmeye çalışacağım; asıl aradığımız mutluluğun kendi
içimizde olduğunu ona öğreteceğim…
Bir de oturduğumuz dalı kesmemek gerektiğini… Bu konuda bir örnek vererek
yazımı bitirmek istiyorum. Yazmadan edemeyeceğim.
Birkaç gün önce, oğlumla birlikte İstanbul’un en lüks ve elit semtinde bulunan
bir sinemaya gittim. (Bu sinema aynı zamanda bir sosyal, spor ve alışveriş merkezinde
bulunuyor, ismini burada vermek istemedim). Film öncesi fuayeye yaklaşık 12
yaşları civarında 15-20 kişilik bir çocuk grubu geldi: ya yakın dost ya da
sınıf arkadaşları idiler. Büfeden herkes patlamış mısır aldı. Şimdiye kadar
yaptıkları sadece bağırarak konuşup, herkesi rahatsız etmekti, ama da bu
yaştaki çocuklar bir araya gelince, bir de yanlarında büyük yoksa, bu durum
kaçınılmaz. Ancak patlamış mısır “sahneye çıkınca” her şey değişti. Bu çocuklar
iki gruba bölündü; kızlar erkek çocuklarının açmış oldukları ağızlarına uzaktan
mısır atmaya çalışıp, yarış yapmaya başladılar!!! Tahmin ettiğiniz gibi,
kızların hiç biri bir “atış şampiyonu” olmadığı için çoğu mısır tanecikleri
yere düşürdüler… Bu kadar çocuğun elindeki paketlerdeki mısırlarının neredeyse
hepsi yere dökülünce israf manzarasını sizlere anlatamam. Yaklaşık 20 metre
karelik bölüm tamamen mısırlarla doldu!!! Merkezin görevlisi bir şeyler
anlatmaya çalıştı, ancak çocukların kaba cevapları karşısında etkisiz kaldı.
Kimse sözünü dinlemedi bile! Bu arada bahsettiğim çocuklar da tahminen o semtte
bulunan Türkiye’nin en pahalı, en havalı kolejlerinin öğrencileri: yani
ailelerinin de muhtemelen yüksek eğitim almış, belli standartlarda yaşayan,
topluma örnek olmaları gereken aileler olduğunu var sayıyorum…
Ben normalde bu durumlarda hemen müdahale eder, kendimce uyarı yapmaya
çalışırım. Bu sefer ilerlemiş hamileliğimin getirdiği koruma duygusu ile
mısırların akmış yağlarının yayıldığını görünce, kayabilirim endişesi ile o
çocukların yanına yaklaşamadım. Tüm film boyunca gözyaşlarımı silmekle
geçirdim… O kadar acı geldi ki bana bu manzara! Çıkışta güvenlik görevlilerine
gittim, nasıl olup da, böyle bir durumda etkisiz kalabildiklerini sordum. Cevap
olarak: “Bunlar defalarca yaşanıyor, çocuklar ailesiz geliyor, biz bazılarının
ailelerini ve telefonlarını biliyoruz. Aradığımız zaman da hakaret işitiyor,
suçlanıyoruz. Aileler, onların çocuklarının bu anlattıklarımızı yapmaz şeklinde
cevap verip, üzerimize tehditlerle geliyor, biz de sinmek zorunda kalıyoruz”
dediler…
İşte “oturduğumuz dalı kesmek” burada iki anlam taşıyor: Bu çocuklar hiçbir
şekilde bereketin, gıdanın, açlığın, bir yerde belki bir kerecik patlamış mısır
yeme hayalini taşıyan çocukların varlığının farkında değiller! Yaşadıkları
gezegenin üzerindeki kaynakların da sınırsız olmadığını ve yarın bu mısır
taneciği için gözyaşları dökebileceklerini… İkinci anlam ise, böyle davranan
ailelerin, kendi çocuklarına daha doğru bir eğitim vermek yerine, onların
yaptıkları ahlaksız hareketlerini örtbas ederek, karakterlerini bozuyor
olmalarıdır. Kendi soylarının geleceğini bu tip olaylarla, ahlak anlayışının
daha zayıf olması için zemin hazırlıyorlar.
Bir ümidim var, bu olayı yazımda okuyan aileler bu konuda çocukları daha çok
uyarır, kontrol eder ve yönlendirir!
Hepimize güzel bir gelecek, sağlıklı ve mutlu bir yaşam dilerim!
(Anjelika Akbar, yazısını yolladıktan kısa bir süre sonra ikinci oğlu Timur'u
dünyaya getirdi. Kendisine sonsuz mutluluklar dileriz.)
|