Görüntülenme : 763  |
Simla
Taş’ın kaleminden, gençler ve onlara sunulan iş olanaklarına dair bir yazı.
Mart
kapıdan baktırır kazma kürek yaktırır derler, her ne kadar bu söz küresel
ısınma ile birlikte geçerliliğini kaybetmeye başlasa da ( bu durum tabiî ki hiç
hoş değil) geçtiğimiz bu Mart ayı, benim için bu sözü doğrular nitelikte geçti.
Yani, bir gün çok soğuk bir havamdaydım, bir gün ise oldukça sıcak.
Anlaşılacağı üzere Mart ayı benim ruhsal havamı da etkiledi. Nasıl mı?
Kendimden yola çıkarak size 2 örnek sunacağım;
Birincisi,
Son
zamanlarda yazı yazmak dışında röportaj da yapmaya başladım derKi için. Baktım
ki yaptığım röportajlar çok beğeniliyor, bende bu işi devam ettireyim dedim.
Ama şansızlık mıdır bilmem, önce röportaj yapmak istediğim ünlü kişinin çok
yoğun olduğu için röportaj vermeme kararı aldığını öğrendim. Tabiî ki, bu çok
normal bir durum. Ama ben ilk defa reddedildiğim için hevesim kırılmadı desem
yalan söylemiş olurum. Ama bu tür durumlara alışmam gerekir, öncelikle kendime
bunu aşıladım ama son bir kere daha şansımı denemeden de edemedim ve o çok ünlü
kişi ile derkinin daha sonraki sayıları için röportaj yapabileceğimi dair söz
aldım. Bu durum beni biraz daha rahatlattı ve tekrar eski hevesime kavuşarak
yeni bir röportaj adayı aradım kendime. “Olur, yaparız, neden olmasın” cevabını
alınca da tamamdır bu iş dedim. Ama daha sonra bu sanatçımız da çok yoğun bir
Mart ayı geçirdiğinden dolayı özür dileyerek sözünü bu ay için tutamayacağını
söyledi. Oysaki bütün hazırlıklarımı yapmıştım. Ama ne diyebilirdim ki? Herkes
kendince haklı… Bende böylece iyice alışmış oldum bu yenik duruma. Ama
düşününce şunu fark ettim ki, ben öyle bir Mart ayı geçiriyorum ki, neye elimi
uzatsam istediğim sonucu alamıyorum. Bir gün oldukça güçlü-neşeli, güneşli bir havamdayım,
bir gün ise hüzünlü-kapalı, oldukça sert-fırtınalı-yağmurlu bir havamdayım.
Tıpkı Mart ayı gibi… O yüzden bir an önce yaz gelsin istiyorum, bulutların
arasından sıyrılıp güneşi ruhuma çekebilmek için. Hem yaz aylarında hiç
sıkılmam ben, ya iyi bir tatil yaparım ya da meşgul olabileceğim bir iş
bulurum. En azından şimdiye kadar hep öyle oldu. İnsan bir kere çalışmaya
başladı mı bir daha vazgeçemiyor çalışmaktan. Evet, anlaşılacağı üzere ikinci
örneğime sıra geldi; ama bu sefer ki daha ciddi bir konu. Çünkü tüm gençliğin
sorunu yani işsizlik.
İkincisi,
Yakın
zamanda gençlerin işsizlik durumu ile ilgili gazetede okuduğum bir araştırma
oldukça ilgimi çekti. Prometheus Danışmanlık şirketi tarafından özel, devlet ve
yurt dışında üniversitelerden 2007 yılında mezun olan ve İstanbul’da iş arayan,
27 yaşın altında olan ve okul sonrası hiç deneyimi olmayan 300 kız ve 300
erkekle görüşülerek iş arama profilleri ve beklentileri üzerine yapılmış bir
araştırma bu. Gençlerin iş aramaya başlama kararında aile baskısının yüksek
olduğu araştırmada görülmüş. Peki, bu her iki taraf için de ne kadar doğru bir
davranış? Evet, ailelerin en büyük arzusudur; çocuklarının ekonomik özgürlüğünü
kazanması ve rahat bir yaşam sürmesi. Böyle olunca çocukların mutlu olacağına
da inanılır. Ama maalesef, öyle düşünüldüğü gibi olmuyor. Zaten, hedefleri olan
ya da geleceğinden korkan dolayısıyla bir şeyleri garanti altına alabilme düşüncesiyle,
kendi arzuları ile üniversitede okuyor. Tabi, aile zoruyla üniversite okuyan
gençler de var, ama ben burada onları kastetmiyorum. Çünkü baskı her şekilde
itici gelir gençlere… Kendilerinden istenileni baskı ile yapmaya kalksalar
bile, ailenin istediği sonucu genellikle veremezler. Dolayısıyla baskı ile
okuyan gençlerin yine baskı ile iş aramaya başlamaları gayet doğal. Peki ya diğer
gençler… Onlar sadece, okuldan mezun olunca bir boşluğa düşüyorlar ve bence bu
boşluktan kurtulmak için de baskıdan ziyade yardıma yani kendi emelleri,
yetenekleri doğrultusunda bir yol gösterilmeye ihtiyaçları var. Yedi yaşından
beri görevleri, amaçları hep okumak olmuş. Ama okul bitince çoğu genç “peki,
ben şimdi ne yapacağım?”sorusuyla baş başa kalıyor. Bunun üzerine bir de
ailenin kendi istekleri-hayalleri doğrultusunda yönlendirme çabalarıyla
karşılaşıyorlar. Ve ailenin aslında iyi niyet ya da yardımcı olma yaklaşımı
gence baskı izlenimi vermektedir. Nitekim burada yönlendirilmenin maksadı değil
kimin hayaline-isteğine ışık tuttuğu önemli. Çevremdeki gençlere bakıyorum da,
çoğunluğu işinden ya da okulda okuduğu bölümden memnun değil. Memnun olanların
sayılı olması ne kadar üzücü bir durum. Geleceği garanti altına alınsın
düşüncesiyle çocuğunu harp okullarına yönlendirenler, meslek okullarına teşvik
edenler ya da eskiden olduğu gibi çocuğu doktor, mühendis, avukat olsun diye bu
geleneği sürdüren ısrarcı aileler… Bütün aileler böyle değil tabi… Ama ben ne
yazıktır ki, birkaç gündür arkadaşlarımın bu dertlerini paylaşıyorum. Facebook,
yararlı mı yoksa zararlı bir internet sitesi bilmiyorum ama bildiğim en güzel
yanı çok eski ve görüşemediğim arkadaşlarıma beni kavuşturmuş olması. Onlarla
yaptığım konuşmalarda hep şunu fark ettim; yaptıkları işi ya da aldıkları
eğitim nedeniyle yapmak mecburiyetinde hissettikleri mesleği sevmiyorlar. Ve
belli etmemeye çalışsalar bile içten içe ya ailelerine ya da çevrelerindeki
diğer yönlendirici şahıslara bu anlamda kızgınlar. Aslında onları dinledikleri
ve kendi duygu-düşüncelerini önemsemedikleri için en çokta kendilerine kızgınlar…
Bu konuda aileden önce tabiî ki eğitim sistemi sorgulanmalı. Ama ben bildim
bileli bunu sorguluyoruz ve yararlı bir gelişme de halen göremedik. Umutla
beklemeye devam ediyoruz. Bizden geçti, bundan sonrakiler daha mutlu olsun,
böylece topluma daha yararlı olabilsinler diye… Ayrıca yapılan araştırmada
gençlerin iş arayışında “ne iş olsa yaparım” veya “işsiz kalmaktansa bir işe
gireyim” yaklaşımını taşımadıkları görülmüş. Bence bu sonuçta gayet doğal.
Üniversiteden mezun olan genç hayata yeni atılacaktır. İşsizlik olduğunu bilir
ama asıl kendisi işsiz konumuna gelince bunun ne olduğunu anlayacaktır. Dediğim
gibi, gençler genellikle üniversiteden mezun olunca bir boşluğa düşüyor. Çok
alışılmış olan okul yılları artık geride kalmıştır ve önlerinde oldukça
sorumluluk yüklenecekleri bir yaşam onları beklemektedir. Ama her şeye rağmen
de bir umut vardır. O yüzden öncelik olarak ne iş olsa yaparım demezler ya da
ailelerine kulak asmazlar, önce bekleyip umutlarının boşa çıkıp çıkmayacağını
görmek isterler. Yapmayı arzu ettikleri meslek ile ilgili iş ilanlarına
başvurular ama görürler ki hep tecrübe vs. isteniyor. Sonra da zaten yavaş
yavaş ne iş olsa yaparım durumuna ister istemez herkes sürükleniyor. Yaşamak
için para şart. Kendini mesleki açıdan geliştirebilmen için çok iyi kurslar
vardır üstelik… Ama maddi anlamda ailesine daha fazla yaslanmayı içine
sindiremez çoğu genç. Dolayısıyla tezgâhtarlık olsun komi olsun bir yerde
başlangıç yapılır. Çalışma hayatının ilk adımı atılmıştır artık. Sonrası mı?
Bir üniversite mezunu için tam bir hayal kırıklığı… Gerçi bu işe zaten geçici
olarak girilmiştir; daha iyi bir iş bulana kadar en azından para kazanmak
maksadıyla… Ama saklamaya çalışsa bile bir üniversite mezunu olarak ezildiğini
hisseder genç. Bu sefer arkadaşlarımı değil, kendi tecrübemi örnek vereceğim size;
üniversiteden yeni mezun olduğum dönemde iş bulamadığım için daha doğrusu iş
başvurularıma yanıt alamadığım için, daha iyi bir iş bulana kadar kafede
çalışmam için bir teklif almıştım. Neden olmasın ki demiştim, ne de olsa
çalışmaya bir yerden başlamak gerekirdi. Ama bu işin de bir eğitimi olacaktı ve
böylece Bağdat Caddesi’nde çok meşhur olan bir kafede eğitim almaya başladım.
Zevkli olacağına inanmıştım, sonuç itibariyle de öyle oldu. Ama en başta
kendimi oradaki çalışan elemanlara sevdirmek zorunda kalacağımı hiç
düşünmemiştim. Benim için insanlarla arkadaş olmak, işin en keyifli-kolay yanı
sanırdım. Meğer caffe latte yapımından daha zor bir işmiş. Çünkü öncelikle bana
bu kahve yapımını adamakıllı olarak öğretmesi için kendimi kabul ettirmek
zorunda olduğum bu işin ustası arkadaşlar vardı. Bütün iş yerleri için takım
çalışması çok önemlidir. Ama ben üniversite mezunu olduğum için bu takıma
girmekte zorlandım. Çünkü ben diğer arkadaşlara göre eğitimliydim ve üstelik
azınlık bile değildim, tek üniversite mezunu olduğum için dışlandım. Tanışma
esnasında onlara üniversite mezunu olduğumu söylediğimde bana yaklaşımları ya
“ne işin var burada, kafayı mı yedin” oldu ya da “öyle mi bende aslında
şarkıcıyım” şeklinde oldu. Tabiî ki, neye uğradığımı şaşırdım. Bir de Türk
kahvesi bile yapmayı bilmeyen ben bir üniversite mezunu olarak, onlar için tam
bir alay konusu olmuştum, siz düşünün artık bendeki psikolojiyi… Neyse ki, kısa sürede azimliliğimle bu sorunu aştım ve
onların arkadaşı olmayı başardım. Ama her biri o kadar mücadeleciydi ki, lise
mezunu olmak için çalışıp sınava girecek olanlar, benim gibi olmak için çalışanlar…
Ben onlara kötü bir örnek miydim acaba? “Boşverin, boşuna çabalamayın, ben
üniversite mezunu oldum da noldu, bakın aynı yerdeyiz” der gibi. Aldığım
eğitimden sonra asıl çalışacağım kafeye geçtim, orda da aynı şeyleri yaşadım
açıkçası ve bu hizmet sektöründe patronların çalışanlarına tavırlarını da
beğenmediğim için (ast-üst ilişkisinin abartılmasından her zaman rahatsız
olmuşumdur) kafede çalışma deneyimim sandığımdan kısa sürdü. Ama çocukluk
arkadaşlarımla toplandığımızda öğrendim ki, her birinin benzer deneyimleri olmuş…
Hatta kardeşim bile ilk iş deneyimini bir kafede yaşadı ama o hobilerine,
arkadaşlarına zaman ayıramadığı için ayrıldı. Daha lise mezunu, üniversite
mezunu olunca görürüm ben onu, hobi diye bir şey kalırsa artık ; ) Ne acı ki,
eğitim sistemimizde hep ders çalışmak, sınavlara hazırlanmak var. Spora,
müziğe, resme vs. ayrılan zaman çok az. Gerçi özel okullarda bu durum farklılaşmaya
başladı, bu çok güzel ama devlet okullarında okuyanların günahı ne! Keşke
herkes hobisi olan, mutlu olabileceği, sevdiği işi yapabilse… Eğitim sistemi
ile ilgili sorgulanması gereken çok şey var galiba… Yapılan araştırmada ortaya
çıkan bir sonuçta; imaj, ücret ve kariyer odaklı iş arayışı içersinde bulunan
yeni bir kuşak ile karşı karşıya kalındığı… Bu duruma da çok şaşırmamak gerekir.
Bir kere kariyer odaklı iş arayışı her üniversite mezunu genç için çok normal
bir durum. Ücrete ve imaja gelince, ülke içinde yaşadığımız bitmek bilmeyen
ekonomik krizler, iş yeri iflasları, işçi alımının durdurulması hatta işten çıkarılma,
ödemesi geciken faturalar, hele bir de bakmakla yükümlü olduğunuz aile fertleri
varsa o zaman imajı olan sağlam bir yere kapak atmayı istemek kaçınılmaz
oluyor. Bir de gençlerin yüzde 70’i İstanbul’da çalışmayı tercih ediyormuş.
Zaten sadece İstanbul’a okumak için gelenler değil, doğudan batıya her gün iş
bulma ümidiyle birçok insan geliyor. Televizyonlardan, medyadan görüldüğü üzere
de en hareketli, işlek yer olarak çoğunlukla gösterişli hayatı dikkate alınan
İstanbul, böylece yerleşmede ve çalışmada en uygun şehir olarak görüldüğünden
başı çekiyor. Göç, ayrıca ele alınması gereken çok kapsamlı bir konu ama
işsizlik ile de yakın ilgisi olan bir sorun. Türkiye’nin doğusunda gerekli alt
yapı çalışmaları yapılmadıkça, göçü engelleyici tedbirler alınmadığı sürece
yani doğudaki eğitim şartları, olanakları düzeltilmedikçe, yeterli iş için
istihdam alanları sağlanmadıkça insanların İstanbul’a ya da batıya göç
etmelerini anlamamak, doğudaki sorunları görmezlikten gelmek olur. Araştırmaya
dönecek olursak, gençlerin seçici işsiz veya tembel işsizliği olarak tanımlanan
grupta yer aldığı ortaya çıkmış. Bu sonuçlara göre gençlerin durumunu tembel
işsizliği olarak açıklamak doğru olur mu bilmiyorum ama seçici işsizliğin
ülkemizde devam edeceği kesin… Tabiî ki, benim yapılan bu araştırmaya yönelik
kendi izlenimlerimden, yaşadıklarımdan ve aldığım çeşitli sosyolojik ve
psikolojik eğitimlerden yola çıkarak yaptığım bu yorumlar; zenginlerden çok
genel itibariyle günümüzde sayısı gitgide azalan, kendini halen orta sınıf
olarak gören ama aslında günümüzün şartlarında bu durumdan kendisi de emin
olamayan karamsar gençlerimizi ve bu uğurda maddi ve manevi hayat mücadelesi
veren ailelerini dikkate alarak yapmış olduğum kendimce araştırmalarımın bir
sonucu.
Günümüzde
orta sınıf olarak kalmak için zorlanan birçok aile var artık; yaşanılan
ekonomik krizler ile birlikte siyasi sorunlar da her geçen gün daha da artıyor.
Keşke başörtüsü kadar eğitim sorunları da dikkate alınabilse…
Ben
hiç aile baskısıyla karşılaşmadım; istediğim bölümlerde okudum, kendi arzumla
istediğim, doğru olduğuna inandığım işlerde çalıştım. Ama henüz mutluluğu
yakalayamadım. Peki, mutluluk şart mı? Kimse mutsuz olmayı istemez. Çevremdeki
mutsuz gençlerden ve kendi tecrübelerimden ve de yakın zamanda okuduğum bu
araştırmadan yola çıkarak sadece gençlerin işsizliğine ve bunun nedenlerine
ucundan biraz değinmek istedim. Ayrıca bu sayıda röportaj yapamadım ama önemli
bir konuya değindiğimi düşünüyorum. Gençler olarak daha yaşayacağımız,
göreceğimiz çok tecrübelerimiz olacak. Umarım, her şeye rağmen geleceğimiz,
yeni nesillerin geleceği karanlık değil aydınlık, karamsarlıklarla değil
umutla, güzelliklerle ve başarılarla dolu yani bol güneşli olur… ;)
Kaynakça:
www.hurriyet.com / 20 Mart 2008 Prometheus Danışmanlık şirketi tarafından
yapılan “Gençler ve İşsizlik” konulu araştırma.
|