Görüntülenme : 640  |
Sayfa 1 of 2 Yazarımız
Zeynep Oğuz, çok da bilinmeyen bir konuyu, devrimci Genç Sinemacıları anlatıyor
bu yazısında.
“Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok
güzeldi.”
Murat
Uyurkulak’ın Tol adlı olağanüstü romanın
bu ilk kelimeleri, kitabın kapağını açan okuyucuya tokat gibi vurduğu o anda,
son 40 yılımızın tarihinin üzerindeki örtüyü çekip almaya, tüm olan biteni
çırılçıplak haliyle ortalığa sermeye yetiyor. Yusuf’un Diyarbakır’a doğru
çıktığı tren yolculuğunda babasının 60’lardan başlayan hikâyesini anlattığı
mektupları okuyuşuyla sürüklenen Tol
romanını, belki de en uygun kelimelerle Yıldırım Türker anlatıyor:
“Tol'un
alt başlığı, ‘Bir İntikam Romanı’. İrkiltici bir uzlaşmazlığın, koyu mu koyu
bir yeisin romanı, aynı zamanda. Kuşaktan kuşağa devredilen bir lanetin izini
sürmek için yola düzülen bir adamın romanı. Kendine, tam da tükendiği, yolun
sonuna geldiği, silinip kaybolmak, ardında en ufak iz bırakmadan buharlaşmak
istediği bir anda armağan edilir, hiç tanımadığı babasının serüveni. Uzun bir
tren yolculuğu boyunca başka bir lanetlinin eline sıkıştırdığı defterlerden, o
acılı dönüşme-paralanma-kaybolma serüvenini takip eder.”
Kuruluş manifestolarında amaçlarının “Devrimci, halka dönük ve
bağımsız bir sinemanın yaratılması’ olduğunu bildiren Genç
Sinemacılar da, 1969 yılında ellerinde kameralarla Türkiye’de “sokağa
indiklerinde”, amaçları devrimin tanıklığını yapmak; grevleri, yürüyüşleri,
mitingleri kaydetmek, sonu devrime kadar gidecek olan tüm o gelişmeleri anbean
belgelemekti. Hareketin önemli isimlerinden Enis Rıza Sakızlı, yakın zamanda
kendisiyle yapılan bir söyleşide şöyle diyor:
“Genç Sinema Hareketinin en önemli
özelliği, kolektif ve sivil bir hareket olmasıydı. Kameranın sokağa indiği ve
gerçeğin esas alındığı bir hareketti. Film çekmek zor ve masraflıydı. Anadolu’ya
film yapmak ya da çektiğimiz filmleri izletmek için gittiğimizde insanlar kan
paralarını bize verirdi. Filmleri kendimiz yıkamayı öğrenir, börek tepsilerinde
film yıkardık. O dönem televizyon yeni kurulmuş, ancak televizyon haberciliği
gelişmemişti. Biz, Türkiye’de yaşanan her şeyi çekiyor, kısa filmler halinde
enformasyon yayıyorduk.”
O günlerde devrim bir ihtimaldi. Genç
Sinemacıların ellerindeki kameralar kadar da yakın ve gerçek bir ihtimal. Post-modern
deyip geçiverdiğimiz bugünlerde ise “devrim” gibi beylik kelimelerin de
modasının, modern zamanlara ait olan her şey gibi geçtiği söylenebilir tabi ki.
Bugün Enis Rıza Sakızlı, “biz devrimi belgelediğimizi düşünüyorduk” dediğinde,
buruk bir şekilde bu düşüncenin “naifliğine ve hayalciliğine” gülümsüyoruz.
“Hatırla
Sevgili” dizisi de ağırlıkla, Genç Sinemacıların tanıklık ettiği ve belgelediği
dönemleri konu alıyor ve sık sık da o dönemlerin önemli siyasi gelişmelerine
dair gazete kupürleri ve görüntülere yer veriyor. Dizide kullanılan görüntülerin
Genç Sinemacıların çektikleri olup olmadığını bilemeyiz, ama öyle olduklarını
farz etmek çıkış noktası açısından işimize yarayabilir. Bu noktada, şöyle bir
soruyu sorma olasılığı doğuyor: 60 sonlarından itibaren devrimi gerçekleşirken
belgelemek amacıyla çekilen bu görüntüler bugün hangi içerikte ve amaçla
kullanılıyor? “Muhtemel, pek muhtemel bir olasılık” iken, gençlik
hezeyanlarının naif hayalperestliği durumuna nasıl dönüştü ki devrim? Nasıl
alaya alınabilir hale geldi? Nasıl izlendikçe iç çekilen siyah beyaz
görüntülerin gözle görünmeyen nesnesi oldu?
1960’ların
sonunda Genç Sinemacıların zihinlerindeki “devrim ihtimali”; ellerinde
kameralarla “devrimci devrimci” koşuşturarak çektikleri filmlerin, 2000’li
yılların ilk çeyreğine birer “prime time” sakızı olarak girme ihtimalinden daha
gerçekti. Bugünse, “biz devrimi kaydediyorduk” diyen Enis Rıza ve arkadaşlarına
sempatiyle gülümsüyoruz. Pamuklu yastıklarımızı kucağımıza almış “Hatırla
Sevgili”’nin “devrimci çocuğu” Deniz’i, ya da belki de Genç Sinemacıların
çektiği “6. Filo’nun denize dökülmesi” sahnelerini izlerken nasıl buruk buruk
gülümsüyorsak öyle. “Kime/neye niyet, kime/neye kısmet” demek uygun olur mu?
<< Başa Dön < Önceki 1 2 Sonraki > Sona Git >> |