tepealtsafak.jpg
tepealtisyan.jpg
Cem-i Muhabbet - 2
Yazar Hasan Sonsuz Çeliktaş   
 

Görüntülenme : 1385    


Geçen sayımızdaki sohbetimizde hastalıklar konusunda kalmışız. Ben kaldığımız yerden başlamak istiyorum. Çünkü kafama takılan bir nokta var tam netleşmemiş olan. Thumos'ta çözüm bulduğumuz hastalıkların dezavantajı olarak nüfüsun giderek artmasını söylüyorsun. Bu noktada hastalıklara çözüm bulmamak mı lazım? Gerçi etkili bir nüfus kontrolünün de altını çizmişsin, yani herkesin tek çocuk sahibi olmasından, fakat bunu uygulamak imkansıza yakın ki devlet adamları çıkıp 3 çocuk yapın ısrarındalar. Bu noktada hastalıklara çare bulmamak daha mantıklı bir çözüm mü? Daha doğrusu doğanın elinde kalan tek çözüm hastalıklar mı?
 
Aslında bu bir değil iki soru oldu Hasan. Genel bir yöntem izleyip ben de son soruyu yanıtlayım önce. Doğanın elinde kalan son yöntem elbette hastalıklar değil. Yine elbette doğa sanki insana saldırıyormuş gibi bir anlam çıkabilir bu söylediklerimizden ki doğa bu anlamda insana saldırmıyor. Yalnızca biz onunla olan uyumumuzu yitirdikçe ve onu bencilce sömürdükçe "doğa hastalanıyor" bu hastalanmanın sonucunda doğanın bir parçası olan bizler de hastalanıyoruz. Doğa, dişi bir varlık ve şu anda kanser olmuş durumda. Akciğerlerinde sıkıntı var, aynı zamanda rahiminde de ciddi tahribat var (özellikle Ortadoğu'daki petrol çalışmalarının bir sonucu olarak). Bu durumda doğanın bakıma ve bizim ilgimize ihtiyacı var. Tıpkı bize yıllarca bakmış olan bir annemize, ihtiyaç duyduğunda bizim yardım etmemiz gibi senin anlayacağın. Hastalıklara çözüp bulmamalı mıyız sorusuna gelince, ilk olarak gerçekten hastalıklara ihtiyacımız olup olmadığı sorusuyla yanıt vermek isterim. Gerçekten hastalıklara ihtiyacımız var mı?
 
 
Var mı?
 
Hastalık, kelimenin gerçek anlamında doğanın yolundan uzaklaştığımızda, ya da kendi doğamızdan uzaklaştığımızda yaşadığımız bir şey. Çağlar boyunca bilge kültürler hastalıkların temel sebebinin bu olduğunu bildiler ve hastalığı bilgeleşmenin bir yolu olarak kullandılar. Hastalık bazen şaman olması gereken bir insan buna direndiğinde açığa çıktı, bazen aşırı saldırgan olan bir insana saldırganlığını kontrol etmesi için geldi, bazen de ruhsal çalışmalara başka bir şekilde girmeyecek bir insana kendini iyileştirmek kimliğinde geldi. Örneğin benim tanıdığım bazı ileri düzey ustalar çocukluklarında ölümcül hastalıkların pençesinde olmuşlar ve ruhsal çalışmalarına başladıklarında bu hastalıklarından kurtulmuşlar. Fakat günümüzde, belki de ilk defa, her koyunun kendi bacağından asılmadığı bir durum yarattık. Artık kitlesel olarak verdiğimiz zararların, kitlesel olarak doğanın yolundan ayrılmamızın bir sonucu olarak hastalıklara yakalanmaya başlıyoruz. Kanser vakalarındaki inanılmaz artışın farkındasındır sanırım. Hepimiz bu tehlike ile karşı karşıyayız şu anda. Eğer doğanın yolundan gitsek ve içinde yaşadığımız bu dişi varlık ile uyum içinde olsak hastalıklara gerek kalmazdı. Bu durumda bu gün iyileştirdiğimiz ya da tedavisini bulduğumuz her hastalığa karşı yeni ve çok daha güçlü bir hastalık yaratılıyor. Kimse içinde bulunduğu akışla savaşarak onu yenemez. Rüzgarla savaşarak uçamazsın, onunla kanatlarını doldurarak uçabilirsin. Bu nedenle şu an yarattığımız yıkımı durdurmak için hastalıklara çözüm bulmak değil, doğa ile uyumumuzu yeniden kazanmak zorundayız. Senin anlayacağın Hasan, altı delinmiş bir teknedeyiz ve tekneye bir saniyede 3 litre su doluyor ve biz elimizde bir litrelik bir kova ile su boşaltmaya çalışıyoruz. Sence de önce deliği tamir etmenin bir yolunu bulmak daha iyi olmaz mıydı?
 
 
Okurumuz Meral Söyler hastalıkların kaynakları ve iyileşme konusunda konuşabilir misiniz diye sormuş. Bireysel olarak düşünüldüğünde hastalıklar konusuna değindin, peki kitleselden öte biz kendimiz veya bir yakınımız hastalandığında, nasıl davranmamız lazım, geleneksel bilgilerin ötesinde? Yani düşünsel travmamızı mı temizleyelim hastalıktan kurtulmaz için? Kısaca teknedeki deliği tamir etmenin yolu nedir?
 
Hasancım ben hem öğrencim hem de arkadaşlarım olan bazı doktorlarla ortak çalışmalar yürütüyorum. Bazen teşhis ya da tedavi konusunda benim de fikrimi alıyorlar. Üzerinde çalışılan konular kanser gibi çok ağır durumlar; çoğu zaman da son aşamaya ulaşmış durumlar. Bu tür durumlarda bazen şunları görüyoruz. Hastanın iyileşmesi için, örneğin eşinden ayrılması gerekiyor ya da bazı  sorumluluklarını bırakması gerekiyor. Çoğu durumda hastalığın yalnızca bir strateji olarak geliştirildiği o kadar apaçık ortada oluyor ki... Bu insanlara şunları söylemelerini tavsiye ediyorum: Bu taktiği geçmişte bir yerlerde kendinizi korumak için kullanmanızın geçerli sebepleri vardı; ama artık iyileşmek isteyen ve bunun için harekete geçmiş bir insansınız. Artık bu taktiğe ihtiyacınız yok; artık hastalığa ihtiyacınız yok. Şimdi iyileşebilirsiniz. Hasta eğer bunu gerçekten anlarsa iyileşme büyük bir hızla gerçekleşmeye başlıyor. Fakat bu durumu aşamazsa kemoterapi ya da şifalı otlar bir işe yaramıyor. Her hastalığın kendi dinamikleri var. Bazıları aile ve yakınlarla ilişkili olabileceği gibi, bazıları ölmüş olan atalarımızla bile ilişkili olabiliyor. Bu nedenle ilk olarak hastalığın kaynağını çok iyi saptamak gerekiyor. Fakat çoğu zaman geçerli olan durum şu: gerçek tedavi yalnızca bedene ve ruha kendini iyileştirebileceği hatırlatıldığında gerçekleşiyor. Ama sakın yanlış anlaşılmasın, bu sözlerimle tıbbı tedaviye ihtiyaç olmadığını söylemiyorum. Bizim, birer hasta yakını olarak ne yapabileceğimize gelince, elbette herkes için geçerli tek bir altın kural yok. Yalnızca şunu iyi bilmek lazım, iyileşmenin ne kadarını kendimiz için ne kadarını gerçekten hasta olan yakınımız için istiyoruz. Çünkü ölmesi gereken insanların yalnızca yakınları onlarla vedalaşmaya hazır olmadıkları için bir seneden fazla koma durumunda yaşatıldıklarına da şahit oldum. Bu durumda ölümden sonrası için gerekli geçiş aşamalarını yaşayacak enerjileri kalmıyor insanların. Yani böyle bir durum, sevdiğimizi söylediğimiz insanlara zarar veriyor. Ölme zamanı gelmişse eğer vedalaşmak en doğrusu. Elbette bunu söylemek yapmaktan çok daha kolay. 
 
 
Az önce dünyanın rahmi hasta dedin ve petrol çalışmalarını bunun nedeni olarak gösterdin. Dünyanın rahmi derken kastettiğin Orta Doğu mu ve petrol çalışmaları nasıl hasta ediyor dünyamızı?
 
Dünya, tıpkı bir insanın bedenine benziyor. Dişi bir varlık. Eski Taocular, özellikle de Lung Men Pai yani Ejderha Kapısı Okulu dünyanın coğrafi olarak neresinin insan bedeninde nereye karşılık geldiğini bulmuş durumda. Ortadoğu yaklaşık olarak dünyanın alt enerji merkezinde bir yerlere karşılık geliyor. Örneğin ünlü Bermuda Şeytan Üçgeni de bizim Yaşam ve Ölüm Kapısı dediğimiz ve böbreklerimizin arasında yer alan Ming Men enerji merkezine karşılık geliyor. Petrol çalışmaları ve dünyanın kaynaklarının bu şekilde tüketilmesi tıpkı bir insanın bedenindeki elementlerin ve enerjinin sömürülmesi gibi. Biz eğer insan bedeninde hangi organların sömürüldüğünü bilirsek, 5 Element kuramına göre bunun sonuçlarının neler olacağını tahmin edebiliyoruz. Aynı durum dünya için de geçerli yalnızca çok daha büyük ölçekli meseleler söz konusu. Bu nedenle hepimiz bu sene borsalarda neler olacağını, doğal felaketleri ve bunun gibi şeyleri kestirebiliyorduk. Ya da ülkemizde parti kapatma olasılığını da biliyorduk ve ben bunu bir sene önce pek çok insana söyledim. Bazılarının bana güldüğünü itiraf etmem lazım.
 
Nasıl biliyorduk? Taocular mı biliyordu, yoksa senin uzmanlığın olan pinkod çalışmalarıyla mı biliyordun? Açar mısın bunu?
 
Biz Taocular pragmatist insanlarızdır. Yani fanatiklik yapmadan işimize gelen şeyi alır ve kendi sistemimize katarak kullanmaya başlarız. Bu nedenle bir Budist çalışma olan Shaolin öğretilerindeki Demir Gömlek ve Kas/Tendon Klasiği gibi yöntemler Budistler tarafından karalandığında, Taocularla Budistler rakip gibi görünmelerine rağmen o çağlarda Taocular bu çalışmaları almış ve daha da geliştirmişlerdir. Bu anlamda benim Pin Kod yöntemim de içinde pek çok Taocu unsurun, Beş Elementin ve başka bilgilerin bulunduğu bir yöntem. Yani orijinal pin kod değil, eklerle zenginleştirilmiş bir hali. Bu nedenle bu tür tahminlerde pin kod da dahil olmak üzere pek çok şey kullanıyorum.
 
 
Peki Türkiye, dünya bedeninin neresinde ve ülkemizin geleceğine dair görüşlerin neler?
 
Türkiye'nin bedenin neresinde olduğunu söylemeyeceğim. Bunun bir takım nedenleri var ama geleceğe ilişkin bazı şeyler söyleyebilirim. Bunları söylerken öncelikle bir açıklama daha yapmalıyım. Taocular çağlar boyunca daima siyasetten ve dünya meselelerinden uzak durmuşlardır. Onlar çok daha büyük yasalara dikkat ederler; çünkü bilirler ki ülkeler ve çağlar insanların daha küçük yasaları tarafından değil daha büyük yasalar tarafından yönetilirler. Dünyadaki yönetimler yalnızca daha büyük sahnede devam eden yönetim savaşlarının bir gölgesinden başka bir şey değildir. Bu nedenle Taocular her zaman kendilerinden tavsiye isteyen yöneticilere daha büyük yasa uyarınca bir takım tavsiyelerde bulunmuşlar ama kendileri asla siyasete bulaşmamışlardır. Bu nedenle benim bu söyleyeceklerim de siyaset olmayacak. Yalnızca daha büyük yasadan kendi anlayabildiğim kadarıyla gözlemlediğim şeylerin bir  kısmını anlatacağım.
Sevgili Hasan, bu noktadan itibaren söyleyeceklerim birbirleri ile ilişkili bir dokunun parçaları. O nedenle eğer yalnızca parça anlatılır da parçaların toplamı olan doku anlaşılmazsa doğru yaklaşımlar geliştirilemez. Senin alayacağın çok zor bir konu. Eğer konuyu yeterince iyi anlatamazsam okuyucularımız bilsinler ki bunun nedeni uzun bir açıklamaya ihtiyaç olması. 
Öncelikle, Türkiye kendi ilk küçük yaşını doldurdu. Şu anda tüm kombinasyonları Cumhuriyet'in kurulduğu dönem ile aynı kombinasyonlarda. Bu da bize Türkiye'nin bir yenilenme döneminden geçeceğini anlatıyor. Bu yenilenmenin bu yıl itibariyle başlayacağını biliyorduk. Biraz sonra eğer bana bu yenilenme konusunu sormak istersen sana o konuda da bir şeyler söyleyebilirim. Geçen sene Türkiye'yi bir parça incelediğimde varolan siyasi partinin kendini sistem içinden çıkarmak isteyeceğini düşünmeme neden olacak şeyler gördüm. Yani her ne kadar bu bir kapatma davası olsa da sanki parti zaten kendisi sistem içinden çıkmak istiyor gibi bir izlenim yarattı bende. Neyse bak siyasete girmeyeceğim derken siyasete giriyorum. O zaman başka şeyler söyleyeyim. Dünya genelinde 3-4 yıl kadar sürecek olan bir ekonomik çalkantı yaşanabilir gibi görünüyor. Yine bu yıl ülkemizde ve bazı ülkelerde depremler olabileceğini sanıyorum. Ama bu beklenen İstanbul depremi mi bunu incelemedim samimi olmak gerekirse. 
Yine yönetimde ilginç bir durum var. Yeni bir liderin ortaya çıkması ihtimali söz konusu. Ama bütün bunların yönünü Türkiye'nin özgür iradesi belirleyecek ve bu özgür iradenin temelinde ise Atatürk'ün inanılmaz bir öngörü ve zeka ile yaratmaya çalıştığı bir durum belirleyici olabilir. Bu durum da ülkeye bir Polis özelliği katmak ve bir idea yani bir fikir, bir amaç verme çabasıydı.
 
 
Polis derken "Şehir" anlamındaki Polis mi?
 
Evet, Polis kelimesini eski Yunan'da kullanıldığı anlamda Şehir ya da Devlet olarak kullanıyorum. Ama şehir ya da devlet dendiğinde tam anlamını karşılamıyor. Polis bir idealdir aslında. Vatandaşların kendilerini ait hissettikleri, bu sayede cesaret buldukları, bu sayede kendilerini güvende hissettikleri bir anne ve baba. Bu olmadığında ülkenin insanları kimsesiz çocuklara benzer. Türkiye'de benim karşılaştığım insanların büyük bir kısmı Taoculuk'ta Toprak elementine karşılık gelen sağlık sıkıntıları yaşıyor. Bu da kendi kökleriyle bağlantısını koparmak ve bir anlamda kimsesiz bir çocuk olmak gibi bir durum.
 



Okur Yorumları  
 

 

Gönderilen yeni yorum yok

Yorumunuzu ekleyin



mXcomment 1.0.8 © 2007-2009 - visualclinic.fr
License Creative Commons - Some rights reserved
yan3konuerk.jpg

yan3konucip.jpg

yan3kuresel.jpg

derKi arama

Google
Web derki.com

Son Yorumlar

Issız ADA'm
benzer gözlerle seyretmişiz filmi......
...

Arıyorum... Babam Yok!
İkinci kere okumama rağmen, ilk defa...
...

Birey Olmak
Yeni platform hayırlı olsun...
...

Arıyorum... Babam Yok!
Reha yazini, samimiyetini, duygularini...
...

Tanrı Nedir?
internet explorer'da sırasıyla görünüm,...
...

 
© derKi.com Tüm hakları saklıdır.