Görüntülenme : 1385  |
Sayfa 1 of 3
Geçen sayımızdaki
sohbetimizde hastalıklar konusunda kalmışız. Ben kaldığımız yerden başlamak
istiyorum. Çünkü kafama takılan bir nokta var tam netleşmemiş olan. Thumos'ta
çözüm bulduğumuz hastalıkların dezavantajı olarak nüfüsun giderek artmasını
söylüyorsun. Bu noktada hastalıklara çözüm bulmamak mı lazım? Gerçi etkili bir
nüfus kontrolünün de altını çizmişsin, yani herkesin tek çocuk sahibi olmasından,
fakat bunu uygulamak imkansıza yakın ki devlet adamları çıkıp 3 çocuk yapın
ısrarındalar. Bu noktada hastalıklara çare bulmamak daha mantıklı bir çözüm mü?
Daha doğrusu doğanın elinde kalan tek çözüm hastalıklar mı?
Aslında bu bir değil iki soru oldu Hasan. Genel bir yöntem izleyip ben de son
soruyu yanıtlayım önce. Doğanın elinde kalan son yöntem elbette hastalıklar
değil. Yine elbette doğa sanki insana saldırıyormuş gibi bir anlam çıkabilir bu
söylediklerimizden ki doğa bu anlamda insana saldırmıyor. Yalnızca biz onunla
olan uyumumuzu yitirdikçe ve onu bencilce sömürdükçe "doğa
hastalanıyor" bu hastalanmanın sonucunda doğanın bir parçası olan
bizler de hastalanıyoruz. Doğa, dişi bir varlık ve şu anda kanser olmuş
durumda. Akciğerlerinde sıkıntı var, aynı zamanda rahiminde de ciddi tahribat
var (özellikle Ortadoğu'daki petrol çalışmalarının bir sonucu olarak). Bu
durumda doğanın bakıma ve bizim ilgimize ihtiyacı var. Tıpkı bize yıllarca
bakmış olan bir annemize, ihtiyaç duyduğunda bizim yardım etmemiz gibi senin
anlayacağın. Hastalıklara çözüp bulmamalı mıyız sorusuna gelince, ilk olarak
gerçekten hastalıklara ihtiyacımız olup olmadığı sorusuyla yanıt vermek
isterim. Gerçekten hastalıklara ihtiyacımız var mı?
Var mı?
Hastalık, kelimenin gerçek anlamında doğanın yolundan uzaklaştığımızda, ya da
kendi doğamızdan uzaklaştığımızda yaşadığımız bir şey. Çağlar boyunca bilge
kültürler hastalıkların temel sebebinin bu olduğunu bildiler ve hastalığı
bilgeleşmenin bir yolu olarak kullandılar. Hastalık bazen şaman olması gereken
bir insan buna direndiğinde açığa çıktı, bazen aşırı saldırgan olan bir insana
saldırganlığını kontrol etmesi için geldi, bazen de ruhsal çalışmalara başka
bir şekilde girmeyecek bir insana kendini iyileştirmek kimliğinde geldi.
Örneğin benim tanıdığım bazı ileri düzey ustalar çocukluklarında ölümcül
hastalıkların pençesinde olmuşlar ve ruhsal çalışmalarına başladıklarında bu
hastalıklarından kurtulmuşlar. Fakat günümüzde, belki de ilk defa, her koyunun
kendi bacağından asılmadığı bir durum yarattık. Artık kitlesel olarak
verdiğimiz zararların, kitlesel olarak doğanın yolundan ayrılmamızın bir sonucu
olarak hastalıklara yakalanmaya başlıyoruz. Kanser vakalarındaki inanılmaz
artışın farkındasındır sanırım. Hepimiz bu tehlike ile karşı karşıyayız şu
anda. Eğer doğanın yolundan gitsek ve içinde yaşadığımız bu dişi varlık ile
uyum içinde olsak hastalıklara gerek kalmazdı. Bu durumda bu gün
iyileştirdiğimiz ya da tedavisini bulduğumuz her hastalığa karşı yeni ve çok
daha güçlü bir hastalık yaratılıyor. Kimse içinde bulunduğu akışla savaşarak
onu yenemez. Rüzgarla savaşarak uçamazsın, onunla kanatlarını doldurarak
uçabilirsin. Bu nedenle şu an yarattığımız yıkımı durdurmak için hastalıklara
çözüm bulmak değil, doğa ile uyumumuzu yeniden kazanmak zorundayız. Senin
anlayacağın Hasan, altı delinmiş bir teknedeyiz ve tekneye bir saniyede 3 litre
su doluyor ve biz elimizde bir litrelik bir kova ile su boşaltmaya çalışıyoruz.
Sence de önce deliği tamir etmenin bir yolunu bulmak daha iyi olmaz mıydı?
Okurumuz Meral Söyler hastalıkların kaynakları ve iyileşme konusunda
konuşabilir misiniz diye sormuş. Bireysel olarak düşünüldüğünde hastalıklar
konusuna değindin, peki kitleselden öte biz kendimiz veya bir yakınımız
hastalandığında, nasıl davranmamız lazım, geleneksel bilgilerin ötesinde? Yani
düşünsel travmamızı mı temizleyelim hastalıktan kurtulmaz için? Kısaca
teknedeki deliği tamir etmenin yolu nedir?
Hasancım ben hem öğrencim hem de arkadaşlarım olan bazı doktorlarla ortak
çalışmalar yürütüyorum. Bazen teşhis ya da tedavi konusunda benim de fikrimi
alıyorlar. Üzerinde çalışılan konular kanser gibi çok ağır durumlar; çoğu zaman
da son aşamaya ulaşmış durumlar. Bu tür durumlarda bazen şunları görüyoruz.
Hastanın iyileşmesi için, örneğin eşinden ayrılması gerekiyor ya da bazı
sorumluluklarını bırakması gerekiyor. Çoğu durumda hastalığın yalnızca bir
strateji olarak geliştirildiği o kadar apaçık ortada oluyor ki... Bu insanlara
şunları söylemelerini tavsiye ediyorum: Bu taktiği geçmişte bir yerlerde
kendinizi korumak için kullanmanızın geçerli sebepleri vardı; ama artık
iyileşmek isteyen ve bunun için harekete geçmiş bir insansınız. Artık bu
taktiğe ihtiyacınız yok; artık hastalığa ihtiyacınız yok. Şimdi
iyileşebilirsiniz. Hasta eğer bunu gerçekten anlarsa iyileşme büyük bir
hızla gerçekleşmeye başlıyor. Fakat bu durumu aşamazsa kemoterapi ya da şifalı
otlar bir işe yaramıyor. Her hastalığın kendi dinamikleri var. Bazıları aile ve
yakınlarla ilişkili olabileceği gibi, bazıları ölmüş olan atalarımızla bile
ilişkili olabiliyor. Bu nedenle ilk olarak hastalığın kaynağını çok iyi
saptamak gerekiyor. Fakat çoğu zaman geçerli olan durum şu: gerçek tedavi
yalnızca bedene ve ruha kendini iyileştirebileceği hatırlatıldığında
gerçekleşiyor. Ama sakın yanlış anlaşılmasın, bu sözlerimle tıbbı tedaviye
ihtiyaç olmadığını söylemiyorum. Bizim, birer hasta yakını olarak ne
yapabileceğimize gelince, elbette herkes için geçerli tek bir altın kural yok.
Yalnızca şunu iyi bilmek lazım, iyileşmenin ne kadarını kendimiz için ne
kadarını gerçekten hasta olan yakınımız için istiyoruz. Çünkü ölmesi gereken
insanların yalnızca yakınları onlarla vedalaşmaya hazır olmadıkları için bir
seneden fazla koma durumunda yaşatıldıklarına da şahit oldum. Bu durumda
ölümden sonrası için gerekli geçiş aşamalarını yaşayacak enerjileri kalmıyor
insanların. Yani böyle bir durum, sevdiğimizi söylediğimiz insanlara zarar
veriyor. Ölme zamanı gelmişse eğer vedalaşmak en doğrusu. Elbette bunu söylemek
yapmaktan çok daha kolay.
Az önce dünyanın rahmi hasta dedin ve petrol çalışmalarını bunun nedeni
olarak gösterdin. Dünyanın rahmi derken kastettiğin Orta Doğu mu ve petrol
çalışmaları nasıl hasta ediyor dünyamızı?
Dünya, tıpkı bir insanın bedenine benziyor. Dişi bir varlık. Eski Taocular,
özellikle de Lung Men Pai yani Ejderha Kapısı Okulu dünyanın coğrafi olarak
neresinin insan bedeninde nereye karşılık geldiğini bulmuş durumda. Ortadoğu
yaklaşık olarak dünyanın alt enerji merkezinde bir yerlere karşılık geliyor.
Örneğin ünlü Bermuda Şeytan Üçgeni de bizim Yaşam ve Ölüm Kapısı dediğimiz ve
böbreklerimizin arasında yer alan Ming Men enerji merkezine karşılık
geliyor. Petrol çalışmaları ve dünyanın kaynaklarının bu şekilde tüketilmesi
tıpkı bir insanın bedenindeki elementlerin ve enerjinin sömürülmesi gibi. Biz
eğer insan bedeninde hangi organların sömürüldüğünü bilirsek, 5 Element
kuramına göre bunun sonuçlarının neler olacağını tahmin edebiliyoruz. Aynı
durum dünya için de geçerli yalnızca çok daha büyük ölçekli meseleler söz konusu.
Bu nedenle hepimiz bu sene borsalarda neler olacağını, doğal felaketleri ve
bunun gibi şeyleri kestirebiliyorduk. Ya da ülkemizde parti kapatma olasılığını
da biliyorduk ve ben bunu bir sene önce pek çok insana söyledim. Bazılarının
bana güldüğünü itiraf etmem lazım.
Nasıl biliyorduk? Taocular mı biliyordu, yoksa senin uzmanlığın olan pinkod
çalışmalarıyla mı biliyordun? Açar mısın bunu?
Biz Taocular pragmatist insanlarızdır. Yani fanatiklik yapmadan işimize gelen
şeyi alır ve kendi sistemimize katarak kullanmaya başlarız. Bu nedenle bir
Budist çalışma olan Shaolin öğretilerindeki Demir Gömlek ve Kas/Tendon Klasiği
gibi yöntemler Budistler tarafından karalandığında, Taocularla Budistler rakip
gibi görünmelerine rağmen o çağlarda Taocular bu çalışmaları almış ve daha
da geliştirmişlerdir. Bu anlamda benim Pin Kod yöntemim de içinde pek çok
Taocu unsurun, Beş Elementin ve başka bilgilerin bulunduğu bir yöntem. Yani
orijinal pin kod değil, eklerle zenginleştirilmiş bir hali. Bu nedenle bu tür
tahminlerde pin kod da dahil olmak üzere pek çok şey kullanıyorum.
Peki Türkiye, dünya bedeninin neresinde ve ülkemizin geleceğine dair
görüşlerin neler?
Türkiye'nin bedenin neresinde olduğunu söylemeyeceğim. Bunun bir takım
nedenleri var ama geleceğe ilişkin bazı şeyler söyleyebilirim. Bunları
söylerken öncelikle bir açıklama daha yapmalıyım. Taocular çağlar boyunca daima
siyasetten ve dünya meselelerinden uzak durmuşlardır. Onlar çok daha büyük
yasalara dikkat ederler; çünkü bilirler ki ülkeler ve çağlar insanların daha
küçük yasaları tarafından değil daha büyük yasalar tarafından yönetilirler.
Dünyadaki yönetimler yalnızca daha büyük sahnede devam eden yönetim
savaşlarının bir gölgesinden başka bir şey değildir. Bu nedenle Taocular her
zaman kendilerinden tavsiye isteyen yöneticilere daha büyük yasa uyarınca bir
takım tavsiyelerde bulunmuşlar ama kendileri asla siyasete bulaşmamışlardır. Bu
nedenle benim bu söyleyeceklerim de siyaset olmayacak. Yalnızca daha büyük
yasadan kendi anlayabildiğim kadarıyla gözlemlediğim şeylerin bir
kısmını anlatacağım.
Sevgili Hasan, bu noktadan itibaren söyleyeceklerim birbirleri ile ilişkili bir
dokunun parçaları. O nedenle eğer yalnızca parça anlatılır da parçaların
toplamı olan doku anlaşılmazsa doğru yaklaşımlar geliştirilemez. Senin
alayacağın çok zor bir konu. Eğer konuyu yeterince iyi anlatamazsam
okuyucularımız bilsinler ki bunun nedeni uzun bir açıklamaya ihtiyaç
olması.
Öncelikle, Türkiye kendi ilk küçük yaşını doldurdu. Şu anda tüm kombinasyonları
Cumhuriyet'in kurulduğu dönem ile aynı kombinasyonlarda. Bu da bize Türkiye'nin
bir yenilenme döneminden geçeceğini anlatıyor. Bu yenilenmenin bu yıl
itibariyle başlayacağını biliyorduk. Biraz sonra eğer bana bu yenilenme
konusunu sormak istersen sana o konuda da bir şeyler söyleyebilirim. Geçen
sene Türkiye'yi bir parça incelediğimde varolan siyasi partinin kendini sistem
içinden çıkarmak isteyeceğini düşünmeme neden olacak şeyler gördüm. Yani her ne
kadar bu bir kapatma davası olsa da sanki parti zaten kendisi sistem içinden
çıkmak istiyor gibi bir izlenim yarattı bende. Neyse bak siyasete
girmeyeceğim derken siyasete giriyorum. O zaman başka şeyler söyleyeyim. Dünya
genelinde 3-4 yıl kadar sürecek olan bir ekonomik çalkantı yaşanabilir gibi
görünüyor. Yine bu yıl ülkemizde ve bazı ülkelerde depremler olabileceğini
sanıyorum. Ama bu beklenen İstanbul depremi mi bunu incelemedim samimi olmak
gerekirse.
Yine yönetimde ilginç bir durum var. Yeni bir liderin ortaya çıkması ihtimali
söz konusu. Ama bütün bunların yönünü Türkiye'nin özgür iradesi belirleyecek ve
bu özgür iradenin temelinde ise Atatürk'ün inanılmaz bir öngörü ve zeka ile
yaratmaya çalıştığı bir durum belirleyici olabilir. Bu durum da ülkeye bir
Polis özelliği katmak ve bir idea yani bir fikir, bir amaç verme çabasıydı.
Polis derken "Şehir" anlamındaki Polis mi?
Evet, Polis kelimesini eski Yunan'da kullanıldığı anlamda Şehir ya da Devlet
olarak kullanıyorum. Ama şehir ya da devlet dendiğinde tam anlamını
karşılamıyor. Polis bir idealdir aslında. Vatandaşların kendilerini ait
hissettikleri, bu sayede cesaret buldukları, bu sayede kendilerini güvende
hissettikleri bir anne ve baba. Bu olmadığında ülkenin insanları kimsesiz
çocuklara benzer. Türkiye'de benim karşılaştığım insanların büyük bir kısmı Taoculuk'ta
Toprak elementine karşılık gelen sağlık sıkıntıları yaşıyor. Bu da kendi
kökleriyle bağlantısını koparmak ve bir anlamda kimsesiz bir çocuk olmak gibi
bir durum.
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 Sonraki > Sona Git >> |