Görüntülenme : 1492  |
O zamanlar henüz kalbimi, bu tür sezgilerimi
anlamlandıracak kadar susturmayı öğrenememiştim. Bu nedenle de sık sık
sezgilerimden gelen bilgiyi aklımla ve duygularımla bozuyordum. Ben de pek çok
insan gibi, sezgileri anlayabilmek için kalbimi ve duygularımı dinlemem
gerektiğini sanıyordum. Oysa sezgilerin en büyük düşmanının kalbim ve
duygularım olduğunu zamanla öğrenecektim. (Thumos-
Cem Şen s.177)
Cem Şen’in
Thumos’undaki bu satırlar, ömrüm boyunca farkında olmadan yaptığım bir
hareketin, farkına varmamı sağladı. Bu farkındalık da ömrümün kalan kısmında,
neyin bana rehber olacağını daha net kavramamı sağladı ve ben de sizlerle bunu
paylaşmak istiyorum: Benim en hakiki rehberimi…
Ben hiçbir zaman
aklıyla hareket eden birisi olmadım. Daha doğrusu aklımı hep kullandım, ama bir
karar alacağım zaman aklımı değil, daha çok içimdeki ses olarak düşündüğüm
fısıltıyı takip etmeyi tercih ettim. Fakat çuvalladığım da olmadı değil hani.
Bana ne yapmalıyım diye soranlara ise, içinden ne geliyorsa onu yap yanıtını
verdim. Ama burada temel bir ayrım varmış, ki Thumos’tan sonra farkına
varıyorum; içinizdeki ses her zaman sizi en doğru yola yönlendiren ses
değilmiş. Duygular işin içine girdiğinde sesler karışabiliyor ve sizi yanlış
yönlere sevk edebiliyorlarmış… Kafanız mı karıştı biraz. Eh ben teorik
konuşmaları oldum olası sevmem, bu yüzden size daha somut bir örnekle
açıklayayım.
Ben 30 yaşına
kadar yalnız bir yaşam sürdüm. Dışardan bakıldığında sen mi yalnızsın
denilebilir elbette. Çünkü hem ailevi, hem de arkadaşsal çevre olarak gayet kalabalık
ve şenliklidir hayatım. Benimkisi çevremdekilerden öte, kendi içimde varolan
yalnızlık hissi. Bir sürü arkadaşım olsa bile, hani hep birlikte olunan kanka
modeli bir ayrılmaz dostum olmadı hiç. Sosyal yönüm çok kuvvetli olduğu için
çok da hareketli bir hayatım oldu, ama bir sürü insanın masasına otursam ve
hepsiyle de güzel anlaşsam bile, kendi masama geldiğimde tek başıma hissederdim
kendimi. Kızlarla olan ilişkilerimde de bu duyguyla hareket ettiğim için, kız
arkadaşlarım hep “senin içinde bir duvar var ve bir türlü onu aşmamıza izin
vermiyorsun.” şikayetinde bulunurlardı. Bu yüzden de çok güzel ilişkilerim
olmasına rağmen, ikili ilişkilerin tadına tam anlamıyla varamadım. Hele konu
evlenmeye geldiğinde, bu işi nasıl becerebileceğim hakkında fikrim yoktu pek.
Sadece hayatımı paylaşabileceğim bir insanla karşılaşmak yönünde yoğun bir
talebim vardı.
Eşimle
karşılaştığımda, daha onu gördüğüm onuncu saniyede, onun hep talep ettiğim kişi
olduğunu biliyordum. Bunda ne aklımın, ne kalbimin bir rolü vardı. Çünkü onu
tanımıyordum hiç ve ilk görüşte aşk gibi bir durum da söz konusu değildi.
Sadece onu gördüm ve biliyordum. Onunla sonradan yürümeye başlamamız ve devam
etmemizde de hep o “biliş” vardı. Onunla ilişkimiz akli veya kalbi nedenlerden
öte bir şeydi. Evet, aşıktım ama burada aşktan farklı bir duygu hakimdi…
Zaman içerisinde
evlilikle birleştirdik bağımızı ve benim yalnızlığımın zorlanma noktaları baş
gösterdi. İkili ilişkilere pek alışık olmadığım için, bu birlikteliğin
getirdikleri de beni sıkıyordu. Her türlü sorunda ilk tepkimi kaçmak yönünde
veriyordum ve kalbim “hadi kalk gidelim buralardan, dilediğimizce yaşayalım”
diyordu. Ama içimdeki “o ses” bana sürekli “Otur oturduğun yerde, tam da olmayı
istediğin yerdesin, nasılsa anlayacaksın.” diyordu ve ben de bir şekilde bunun
doğruluğunu biliyordum. Tercih yapmam gereken noktalarla yüzleştiğimde ise
kalbim “hadi yahu, basalım gidelim buralardan, ferah ferah yaşayalım” derken,
ben bir şekilde içimdeki “o ses”e kulak verdim ve kaçmamayı, kalmayı seçtim.
İyi ki de “o ses”i dinlemişim, bu yazıyı yazmama neden olan düşünme sürecinde
bunu çok daha iyi anladım. Çeşitli vesilelerle, kaçıp gitseydim
karşılaşabileceğim durumlar ile yüzleştim ve her seferinde de olduğum yer için
şükrettim. En son noktada ise kendime teşekkür ettim, içimdeki “o ses”i
dinlediğim ve kendimi duygularıma kaptırmadığım için. Çünkü “o ses” beni
gerçekten olmak istediğim yere yönlendirmiş ve getirmişti. Ben de seçimlerimi
onun doğrultusunda yaparak, buna katkıda bulunmuştum. (Yanlış anlaşılmasın,
burada evliliği övmek gibi bir niyetim yok. Bazılarının da yapması gereken
seçim, ayrılmak olabilir.)
Thumos’tan sonra
da “o ses”in ne olduğunu öğrendim: Sezgilerimizdi. Bizler için en değerli yol
gösterici; duygularımız değil, sezgilerimizdi. Bizim yapmamız gereken ise
duygularımızla sezgilerimizi ayırt edebilme gücümüzü geliştirmek, bunun içinse
kendimizi dinleme yetimizi güçlendirmekti. İşte bunları kavradığım noktada,
beni hayatım boyunca yönlendirecek rehberimle tanışmış oldum…
“Eğer kalbini dinlersen gelen
bilgi sezgilerinin değil, arzularının ve duygularının bilgisi olur. Penisinin
gösterdiği yöne giden herifler gibi sen de duygularının ve arzularının
gösterdiği yöne gidersin. Doğru sezgi, duygulardan arınmıştır. Seni duygusal
olarak tatmin etmek gibi bir görevi yoktur. İşte bu nedenle doğru değişim için
kalbini susturmalısın.”(Thumos- Cem Şen s.165)
|