Görüntülenme : 593  |
Benim açımdan,
toplum bilimcilerin politika yorumları daha anlaşılır, kapsamlı ve net olur.
Güncel siyasal olayları veya geçmişte yaşanan politik dönüm noktalarını
değerlendirirlerken insan olgusunu ön plana çıkarırlar. Çünkü toplumu etkileyen
bir olayın sadece ideolojiler üzerinden yorumlanamayacağının farkındadırlar.
Örneğin, Türkiye’nin son 30 yılına damgasını vuran 12 Eylül darbesi
tartışılırken sosyologlar, daha çok olayların toplum üzerinde yarattığı
etkilerden söz eder; ideolojik çatışmaları ve darbenin olumsuz kalıntılarını,
toplum biliminin dinamikleriyle beraber değerlendirir. Emre Kongar, bu
perspektifime uyan ender sosyologlardan. Kongar, yaklaşık üç senedir, “Yorum
Farkı” adlı programda Mehmet Barlas’la beraber gündemi değerlendiriyor. Programın
adından da anlaşılacağı gibi bu “ikili”nin olaylara yaklaşımı birbirinden
oldukça farklı. Emre Kongar, muhalefet ettiği konuda daha keskin kelimeler
kullanıyor. Argümanını öne sürerken lafının kesilmesine dayanamıyor; hele ki
Barlas, “Bunlardan daha önemli şeyler var.” dediğinde, içinde kıyametler
kopuyor...
Geçenlerde,
Kongar’la yayın kurulunda yer aldığı Cumhuriyet gazetesindeki ofisinde bir
araya geldik. Giyimi her zamanki gibi özenliydi. Ben, görüşme öncesinde biraz
tedirgindim. Sorularıma nasıl tepki vereceğini düşünüp durmuştum. Emre Kongar,
sohbetimizin daha ilk dakikalarında bu tedirginliğimi üzerimden atmamı sağladı.
O kadar keyifli ve dolu dolu bir sohbet oldu ki, zamanın nasıl geçtiğini
anlamadım. Kongar’ın, özellikle mevcut iktidarın dış politika eğilimleri
hakkındaki görüşleri oldukça düşündürücü; dikkatle okumakta fayda var...
Başbakan Erdoğan’ın iki ay önceki ABD ziyareti için
“Kuzey Irak’a yapılması planlanan operasyonun icazetini almaya gitti.”
yorumları yapılmıştı. Erdoğan’ın ardından, kısa bir süre sonra Cumhurbaşkanı
Gül de Başkan Bush’la görüşmek için ABD’ye gitti. Sizce bu ziyaretin amacı
neydi?
Gül’ün ziyareti,
Erdoğan’ın ziyareti kadar hayati ve önemli değil. Çünkü Başbakan’ın ziyareti,
yapılacak operasyonla ilgili bilgi vermek, gerekli izinleri almak amacı
taşıyordu; kabaca ABD’den izin almak mahiyetindeydi. O, kritik bir ziyaretti;
nitekim gitti, geldi ve operasyon yapıldı. Gül’ün ziyareti ise daha çok
AKP’deki iç çekişmelerin bir sonucuydu; Türkiye açısından fonksiyonel ve operasyonel
sonuçları olmayan bir ziyaretti diyebiliriz. ABD’ye yapılan bu son gezi, yeni
gelişmeler sonucunda yapılmış bir ziyaret değil. Gül, Erdoğan’ın iki ay önce
Bush’a anlattığı gerçekleri, bir nevi tekrar onaylatmak anlamında da ABD’ye
gitmiş olabilir. Ben daha Kuzey Irak’a operasyon söz konusuyken; yani aylar
önce, olup bitecekleri aynen söylemiştim. Sınırlı bir hava ve kara harekâtı
olacağı zaten belliydi. Sonuçta, Erdoğan’ın da Bush’tan harekât için onay
almaya gittiği ortaya çıktı.
Abdullah Gül, “Karşılıksız bir görüşme oldu; yani ABD
bizden, Kuzey Irak’ta yaptığımız operasyonlar karşılığında bir şey beklemiyor.”
dedi. Sizce bu mümkün olabilir mi?
Gül’ün son
ziyareti, biraz aceleye getirilmiş, sadece şekil olsun diye yapılmış bir
ziyaret. Son görüşme ilginç bir görüşme. Belki biraz enerji konularında fikir
alışverişi yapılmıştır. Çünkü anımsayalım, Bush, Gül’le konuşurken Ortadoğu’ya
gitmek üzere bavullarını topluyordu. Görüşmenin ardından da apar topar,
sorulara bile yanıt vermeden ziyareti sonlandırdılar. Görüşmede, kamuoyuna
açıklanmayan gizli konuşmalar elbet yapılmıştır. Kapalı kapılar ardında, makro
düzeyde; yani ABD’nin Ortadoğu’daki varlığı ve bağımsız bir Kürt devletinin
konumu konusunda pazarlıklar yapılmış olabilir.
Gerçekten de Türkiye, bağımsız bir Kürt devletiyle
ilgili pazarlığa oturmuş mudur? Zaten, o bölgeden “Irak’ın kuzeyi” diye değil,
“Kuzey Irak” diye bahsediliyor...
AKP’nin her şeyi
kabul edeceğini düşünüyorum. Çünkü varlıklarını ABD’ye borçlular. Yani parti
olarak kurulmalarını, iktidara gelmelerini ve de iktidarda kalmalarını ABD’ye
borçlular. Ayrıca, ülke yönetimini ellerinde tutmalarının da ancak ABD
desteğiyle olacağını düşünüyorlar. Irak’ın kuzeyinde zaten bir oluşum var;
bunun bir adım ötesi devlet olmak. ABD de “Siz Kürt devletinin hamisi olun.”
diyor. Bu hamisi olmak nereye kadar gider? Kuzey Irak Kürt Devleti’nden tutun
da Güneydoğu Türkiye Kürt Devleti’ne kadar gider!..
Peki, Kuzey Irak’ta kurulacak bir devlete izin vermek,
AKP’nin bunca zamandır söylediği, “Böyle bir şeye asla müsaade etmeyiz.”
iddiasıyla çelişmiyor mu?
AKP’nin sizin
sorduğunuz anlamda, millî menfaatler konusunda çok hassas olduğunu
düşünmüyorum. AKP, hem PKK hem de bağımsız Kürt devleti kurulması olayına biraz
farklı bakıyor; yani daha çok İslamcı ve Amerikancı açıdan bakıyor. Bir küçük
hatırlatma yapalım; AKP, anti-Amerikan ve anti-emperyalist Erbakancılardan
kopan “genç İslamcıların” kurduğu bir parti. Dolayısıyla, eski ideolojilerini
de koruyarak ABD yandaşı bir parti hâline geldiler. Mucizevî bir şekilde,
partiyi kurduktan bir yıl sonra da iktidar oldular. AKP, radikal İslam, siyasal
İslam ideolojisini geleceğe yönelik büyük bir yatırım olarak görüyor. Millî
eğitim ellerinde, neler yaptıklarını görüyoruz; Kur’an kursları vs. Ayrıca
tarikatlara da destek veriyorlar. Ülkede siyaseti belirleyen temel güçleri ele
geçiriyorlar. Bunların en başında eğitim gelir. Çocukları, laik ve dünyayla
rekabet edebilir bir eğitimle değil, İslamcı, bağnaz bir eğitimle yetiştirmeye
çalışıyorlar.
İdeolojik olarak radikal İslam’ı hedefleyen bir
partiyle ABD’nin yakın ilişkiler kurması biraz garip değil mi?
Çok güzel bir
soru. Radikal İslam’dan ziyade siyasal İslam demek daha doğru. Çünkü ben,
terörle ilişkili bir İslam ideolojisi hedeflediklerini düşünmüyorum; zaten onu
da kastetmedim. Onların kafasında, İslami kurallara göre işleyen bir
“demokrasi” var. Tabii böyle bir demokrasi olamaz. Demokrasinin en önemli
özelliği, belli bir mezhebe, dine veya etnik gruba özgü olmaması, herkesi
kapsamasıdır. Ama bunlar, halkoyuyla İslami düzen olsun istiyorlar. Bu mümkün
tabii, o zaman demokrasi ortadan kalkar, çoğunluk diktatörlüğü olur. Onların
amaçladığı rejimin bu olduğunu düşünüyorum; mevcut iktidar da buna yol açıyor.
Sonuç olarak, AKP her türlü fedakârlığı yapmaya hazır diye düşünüyorum.
ABD’nin öne sürdüğü “ılımlı İslam” ideolojisinde,
model olarak Türkiye gösteriliyor. Türkiye’nin laikliğine ve demokrasisine çok
vurgu yapılıyor. Onur Öymen, “Laik bir ülkeden bahsederken din vurgusu
yaparsanız iş biraz tuhaflaşır.” demişti. Siz ne düşünüyorsunuz, bu da
inanılmaz bir çelişki değil mi?
Bu konuda bir kaç
faktör var. Birinci faktör, Bush yönetimi, kendi iç siyasetinde de demokrasi
olarak Avrupa’nın algıladığı üstün ahlaklı bir demokrasi inancına sahip değil.
ABD; laiklik, millî eşitlik ve muhalefet hakkından çok, çoğunluğun kararlarına
dayalı bir demokrasi anlayışına sahip. Yani Amerikalıların demokrasiden
anladığı sandık demokrasisi. İkincisi,
ABD, Soğuk Savaş döneminde, radikal İslam’ı komünizme karşı var gücüyle
destekledi. Türkiye’de de aynı şey oldu; imam hatip okullarının ortaya çıkması
vs. gibi. İmam hatip okullarını AKP açmadı, en çok Demirel açtı. Şimdi, AKP
bunları kullanıyor. ABD de radikal İslam’ın panzehri olarak şu an yüzü teröre
dönük olmayan İslam’ı kullanıyor. Türkiye de bu yapıya çok uygun; yani radikal
İslam’la mücadelede kilit noktada bulunuyor. İşte bu yüzden, AKP, ABD’nin
küreselleşmeci liderliğinin Türkiye’deki projesinin adıdır. Anlayacağınız, laik
bir ülkeden bahsederken din vurgusu yapılması, radikal İslam’la girişilen
mücadeleden ötürüdür.
Türban konusunda tartışmalar; “Şurası kamusal alan,
burası değil...” şeklinde devam ediyor. Bu tartışmalar hakkında ne söylersiniz?
Türkiye’de şeyh,
imam vs. çıkıp diyor ki, “Çalışan kadın günahkârdır, türban dinin gereğidir.”
Laiklik, bu baskıları önlemeye yardımcı olur. Bu da din ve mezhep kurallarının
kamu alanı dışında bırakılmasıyla gerçekleşir. Kamu alanı da yanlış
anlatılıyor. Parka da Çankaya’ya da kamu alanı deniyor. Hayır efendim, kamu
alanı bir fonksiyondur. Çankaya örneğini alırsak, Çankaya’da cumhurbaşkanının
vereceği resepsiyon kamu alanıdır. Ama Çankaya’da cumhurbaşkanının eşinin kabul
günü yapması kamu alanı değildir. Bu açıdan parklar kamu alanı değildir. Bunlar
Türkiye’de saptırılıyor.
YÖK başkanı üniversitelerin paralı olmasından
bahsetti. Siz ne düşünüyorsunuz?
YÖK başkanı olarak
atanan zat, Malezya’daki İslam Üniversitesinde hocalık yapmış. Ayrıca,
iktidarın çevresindeki gruptan biri. Göreve gelir gelmez söylediği şeyler,
genel yaklaşımının yanlışlığını ifade ediyor. Bir ara da üniversitede
yasakların kalkacağından bahsetmişti. Türban meselesini kastediyor. Ama onu
söyleyemiyor. Çünkü o bir suç. Anayasa Mahkemesinin yasakladığı, AİHM’nin de
tasdik ettiği bir yasak bu. Bu zat, kendi yetki alanında olmayan konu hakkında
tutumunu ifade ediyor; dolayısıyla da suç işliyor. Paralı üniversite
meselesinde, hem bilmeden konuşuyor hem de yanlış şeyler savunuyor. Dünyanın
pek çok yerinde parasız üniversite var. Türkiye’de eğer paralı üniversite
sistemine geçerseniz, yoksul kesimlerin üniversite eğitimi dışında kalmasına
yol açarsınız. Sonra da okumak için burs almak isteyen öğrenciler,
tarikatçıların eline düşer...
Başbakan Erdoğan, “Kürtçe eğitim konusunda Kürtlere
eğitim hakkı verirsek diğer azınlıklar da ister.” demişti. Siz ne
düşünüyorsunuz, Kürtçe anadil olarak öğretilmeli mi?
Kürtçe anadil
değildir. Anadil konusu, bir çeşit çarpıtma, saptırmadır. Tabii, çocuk
anasından hangi dili öğreniyorsa o, çocuğun ana dilidir. Mesele ana dil
meselesi değil, mesele resmî dil meselesidir. Kürtçe yasak olmalı mı, asla.
Kürtçe dersleri, devlet okullarında “devlet aracılığıyla” mı vermek lazım,
olabilir. Ayrıca gönüllü dershanelerde, Kürtçe eğitim verilmesi üzerinde de bir
yasak olmaması lazım. Burada anadil gibi maskelere bürünemeye gerek yok. Kürtçe
resmî dil olmaz; ama eğitimi serbest olabilir.
DTP, PKK’yı siyasi bir oluşum olarak nitelendirmişti.
Erdoğan da “O zaman size ne gerek var?” diye karşılık vermişti. DTP’nin bölge
halkının sözcülüğünü üstlenerek yaptığı siyasette bir çaylaklık seziyor
musunuz?
DTP, son
Diyarbakır bombasına kadar kendisini terörizmden soyutlayamamıştır. Ayrıca,
Kürt kökenli vatandaşların haklarının kökenleri öne sürülerek savunulması,
benim pek tasvip ettiğim bir şey değil; bu tamamen etnik politika. Bazı
partiler etnik kökene dayalı olarak siyaset yapabilir. Ama bunların rejimin
genel kurallarına son derece saygılı olması gerekir. DTP’nin her şeyden önce
terör gibi insanlık suçlarından kendisini tamamen arındırması gerekir. Bir
ülkenin bölünmesi, azınlık çabalarıyla olmaz; çoğunluk kararıyla olur. Hiçbir
Türk vatandaşı “Bu Kürtler defolup gitsin, kendi devletlerini kursun.” demedi.
PKK’nın yapmak istediği şey, bu kini ve ayrımcılığı toplumda yerleştirmek. Onun
için kitle bombası yapıyor. Buna karşı en etkili politika, Kürt kökenli Türk
vatandaşlarıyla terörist eylemleri birbirinden ayırmak ve ona göre muamele
yapmak.
Fazıl Say, Türkiye’deki siyasi ortama atıfta
bulunarak, ülkenin her geçen gün daha da muhafazakârlaştığını vurgulamış ve
ülkeyi terk etmekten bahsetmişti. Gerçekten de Türkiye’de egemen olan
atmosferden tedirgin olunmalı mı?
Fazıl Say’ın o
sözü, bir korkuyu ifade ediyor; gerçekten gitmeyi işaret etmiyor. Zaten Say
sonradan o sözünü, “Gitmeyeceğim, mücadele edeceğim.” şeklinde düzeltti. Aynı
konuşmada, “Laik Türkiye’ye inanlar azınlıkta kaldı.” diyor. Bu bir azınlık
psikolojisi; çoğunluk tarafından hakları zedelenen, hayat hakkı kalmayacağını
düşünen bir azınlığın psikolojisi... Ben bu psikolojinin egemen olduğunu ve
Say’ın çok da haksız olmadığını düşünüyorum. Siyasal düzeyde bakıyorsunuz,
sadece eşi türbanlı olanlar önemli görevlere atanmaya başladı. Eğer, bir
cemaatle bağlantın varsa ve esnafsan işlerin açılıyor. Yine bağlantın sayesinde
çocuğuna burs da buluyorsun. Anlayacağınız, ülkede müthiş bir örgütlenme ve
baskı var.
NTV’deki “Yorum Farkı” programında, gündemi
değerlendirirken Mehmet Barlas’la girdiğiniz diyaloglar ve tartışmalar oldukça
ilgi çekiyor. Barlas’la program yapma fikri nasıl doğdu?
NTV Genel Müdürü
Cem Aydın, cuma günleri kanalda gündemle ilgili kısa değerlendirmeler yapmamı
teklif etti. Sonra telefon açıp “Hocam, programı her gün yapalım.” dedi. Aydın
ve beraberindeki yöneticilerle yemeğe çıktık. Yemekte, Mehmet Barlas’la beni
aynı programda düşündüklerini belirttiler. Kabul ettim ve kısa bir deneme
çekimi sürecine başladık. Bu sene, Barlas’la beraber “Yorum Farkı” programının
üçüncü yılına girdik. Program müthiş bir başarı yakaladı; reytingleri oldukça
yüksek.
Programa nasıl hazırlanıyorsunuz? Öncesinde ve sonrasında
tartışmalar yaşıyor musunuz?
Hayır. Programın
bir takım prensiplerini ben belirledim, Mehmet de bunlara katıldı. Olay şu, biz
oraya saat 19.00’da gidiyoruz ve ana haber bültenini beraber izliyoruz. Sonra
da programa giriyoruz. Programa girmeden önce hemen hemen hiç konuşmuyoruz.
Programın bütün rengi ve izlenebilirliği Mehmet Barlas sayesinde oluyor. Çünkü
ben ne söyleyeceği bilinen bir bilim adamıyım; konuları, tamamen dümdüz bir
şekilde anlatıyorum. Mehmet Barlas, ikinci cumhuriyetçilere yakın kimliğiyle
kavramları saptırıyor ve gerçekleri çarpıtıyor. Ayrıca olmadık yorumlarda
bulunarak lafımı sulandırıyor. Benim AKP iktidarına karşı yaptığım eleştirilere
Mehmet’in dört tane savunması var: Bir, “Herkes yapıyor.” İki, “Eskiden de
yapılıyordu.” Üç, “Bundan daha önemli konular var.” Dört, konudan alakasız beni
sinirlendirecek bir şey söylüyor. Bunları programda da söyledim, ne zaman ciddi
bir çözümleme yapsam derhâl kavramları saptırıyor.
Emre Kongar’la
olan sohbetimiz, elbette ki bu sayfalara sığamayacak kadar uzundu. Akşamki TV
programına yetişmek zorunda olmasına rağmen elinden geldiğince fazla vakit
ayırdı. Usta kalem, TV’den göründüğü gibi oldukça nazik ve bilgili biri.
Nezaketini ve bilgi birikimini de gençlere aktarabilmek için elinden geleni
yapıyor. Uluç’a ve bana, son kitabını, adımıza özel imzalayarak veriyor. Okumak
için sabırsızlanıyoruz ve üstadın yanından ayrılıyoruz...
(İlk Yayın: Esquire)
|