Görüntülenme : 1339  |
Sayfa 1 of 5
Hayatımdaki en
özel insanı, annemi 26.Aralık.2007’de kaybettim. Bu yazıyla kimseyi üzmek
amacında değilim. Sadece, bilmediğimiz bir hastalığa karşı canımızı dişimize
takarak verdiğimiz mücadelede; en büyük ilacı ‘MORAL’ dendiğinden moralimizi
yüksek tutmaya çalışarak geçirdiğimiz zorlu süreçte yaşadıklarımızı paylaşmak
istiyorum. Belki birilerine aktaracağım tecrübelerin yararı olur… Ayrıca beni
dünyaya getirmekle kalmayıp hem anne hem de babalık görevini tek başına
üstlenmiş bu mübarek insanı biraz yâd etmek istiyorum.
Dinimizde yas yok,
bende yasta değilim zaten. Biz yazılarla yaşamı paylaşıyoruz. Madem şimdilerde
acıyı ve hüznü yaşıyorum; bu defa buna dair duygularımı paylaşmaya ve annemin
yaşam öyküsünü aktarmaya çalışacağım… Belki nasıl kanser olunduğu hayat
hikâyesinde saklıdır. Mutsuzluk, sevgisizlik, haksızlık, üzüntü, hakir görülme…
bütün bunlardan bir kaçış bir teselli için sığınılan sigara!.. Otuz yıl içti,
dile kolay… O yaktı, ben söylendim…
Annem Nuran Kostak’ın hayat hikayesi;
Annemin kızlık soyadı,
şu meşhur Türk Sanat Musikisi şarkısı ‘Karam’da sıkça tekrarlanan ‘Kostak’. Şık
giyinen yakışıklı anlamına geliyor. Dedesi Kostak Recep, bu tanıma tıpatıp uyduğundan
lakâbının hakkını veren biriymiş. Hanları ve atlı arabaları varmış. Soyadı
kanunu çıktığında genellikle lâkaplar alındığından onlarda haliyle Kostak’ı
almışlar.
Annem 26 Mayıs
1937 tarihinde Bandırma’da Mehmet ve Zübeyde Kostak çiftinin ikinci çocukları
olarak dünyaya gelmiş. Kendisinden beş yaş büyük Şukran isimli bir ablası
vardı. Teyzemiz çocukken oynamaya gittiği bir inşaatta yüksekten düşüp
kaburgalarını kırmış. Çocuk olduğu için rahat durmadığından alçıya konulamamış
ve bu yüzden sakat kalmıştı. Dedemiz Mehmet Kostak, genç yaşta (sanırım 32…)
tifo gibi o zamanın amansız bir hastalığından vefat etmiş. Anneannemiz iki
çocukla dul kalmış. Tekrar evlenmeyi hiç düşünmemiş. Miras kalan iki ufak evi
bölerek oda oda kiraya verip birde aileden intikal dört adet zeytinliği kendisi
bizzat işleyerek ve elişi yapıp satarak kıt kanaatte olsa geçinmeye gayret
etmiş.
Annemiz ortaokulu
bitirdiğinde, o zamanlar Bandırma’da lise dengi okul olmadığından eve kadar
gelen öğretmenleri “Zübeyde Hanım, Nuran çok çalışkan ve akıllı bir öğrenci ne
olur onu Bursa veya Balıkesir’e öğretmen okuluna yollayın” diye rica etmişler.
Anneannem; “Ben dul bir kadınım, iki tane evladı zorluklarla büyütüyorum. Kadın
başıma birde kızımı gurbete gönderip diyar diyar peşinde gezemem!..” demiş ve göndermemiş
annemizi.
Erkenden serpilip
güzel bir genç kız olmuş. Dünürler akın akın gelmeye başlamışlar haliyle. O
zaman öyle görüşme anlaşma flört zamanı değil. Evlenmek için tek seçenek görücü
usulü. Diğer kızlar “Şu Nuran bir evlense de görücüler artık birazda bize
gelseler…” diye yakınır olmuşlar.
Nasıl evlendiğine
gelince… dedemiz Hacı Ali Faik Aksekili, denizden ve karadan nakliye filoları
olan bir işadamı. Akseki Nakliyat Anbarı sahibi ve Bandırma’yla da iş yapıyor.
Annemlerin yan ev komşusu dedemizle iş münasebeti olan ünlü bir tüccar. Dedem,
babamın kendi bulacağı kızdan hayır gelmeyeceğinin, aileye sokulamayacağının
bilincinde başını biran evvel bağlamak istemiş. İhsan Altuncu Bey’e; “Tanıdığın
şöyle eli yüzü düzgün, helâl süt emmiş, ehli namus birisi var mı?.. demiş. Onun
da aklına hemen, herkesin akın akın dünür gittiği komşusu Zübeyde Hanım’ın
küçük kızı Nuran gelmiş.
Babaannem ve dedem
çok muhterem insanlardı. Onların babam gibi haylaz, süzme bal (!) bir oğulları
olacağı kimin aklına gelir... Evlâtlarının şımarık, mesuliyetsiz aklı on karış
havada biri olduğu bilindiğinden, çevrelerinden gidip kız isteyecek yüzleri yok. Piyango anneme vurmuş. Bizimkiler herhalde
başlarına talih kuşu (!) kondu zannetmişler. Dedemler görmüş beğenmiş ve istemişler.
Söz kesilmiş ve bilâhare nişan takılmış. Ama bu aşamalarda damat hiç yok
ortalıkta!.. Annemlere gösterilen sadece küçücük bir vesikalık resim.
Birbirlerini ancak nikâha bir hafta kala görmüşler.
Anneannem çok
seneler sonra dedeme; “Hacı bey, sen kendini gösterdin bize oğlunu sattın”
demişti. İnsan bin yıl düşünse bir babanın oğluyla; hem ruhen hem de fiziken bu
kadar taban tabana zıt olabileceğini tahmin edemez…
Annemle babam
nikah öncesi bir araya geldiğinde ortaya büyük bir tezat çıkmış. Annem erken
serpilmiş enine boyuna, ay parçası gibi. Babamsa o kadar itinaya kuş sütüyle,
beslenmeye kırkküsür kilo. Tam manasıyla tüy siklet!.. Teyzemiz bu enişte
adayını hiç beğenememiş, kardeşine lâyık görmemiş ve çok ağlamış. Fakat etraftan
ikaz etmiş; “Sen sakatsın evlenemeyeceksin diye kıskandın zannederler. Aman
kızım ağlama” demişler. Onun üzerine gözünün yaşını silip bağrına taş basıp
susmuş teyzemiz.
Neyse her iki
tarafta; “Erkekler geç tamamlar gelişme sürecini zamanla aradaki fark herhalde
kapanır” demişler. Zamanla farkın daha da açılacağını bilmeksizin…
Nikâh ve düğün
resimlerini; ya annemi oturtup babam ayakta, ya da ayağının altına takoz koyup
önünü çiçeklerle kamufle ederek çektirmişler.
Annemle babamın
nikâh ve düğün törenleri İstanbul’da olmuş. Dedem davetliler için Bandırma-İstanbul
arasında sefer yapan gemiyi tümüyle kapatmış. Bandırma’da yıllarca konuşulan
dillere destan bir biçimde evlenmişler. Her şey dört dörtlük yapılmış, olağanüstü
takılar takılmış. Ancak, sudan bir sebeple babam annemizi ilk geceden kırıp
ağlatmayı başarmış!.. Teliyle duvağıyla namusuyla gelin olan annem, karşı tarafın
kendisiyle rızası olmadan aile zoruyla evlendirildiğini ve kendisine içten içe
kinlenip garez olduğunu nasıl bilsin!..
Üç sene boyunca bu
mesut çiftin (!) çocukları olmamış… Bu arada babamız Diyarbakır’a askere gitmiş
ama sıkılıp bunalıp sık sık kaçıp İstanbul’a gelmiş. Hatta -rezalete bakın!..- üç
kere silahını uçakta unutmuş. Dedemiz her defasında; ne yapıp edip kayıp tüfeği
buldurup, oğlunu yaka paça birliğine teslim etmiş. Babasız büyüyen, erkekler hakkında
pek fikir sahibi olmayan annem bu olup bitenleri şaşkınlıkla izlemiş...
Babamız askerdeyken
ablam doğmuş. Sapsarı saçlı, mavi gözlü yumuk yumuk acaip güzel bir bebek. Evde
bayram ilân edilmiş. El kadar bebeğin kundağına koskoca pırlanta maşallah broş
iliştirilmiş!.. Dedeyle babaanne uzun yıllardır çocuk hasretiyle yanıp
tutuştuklarından bu güzel bebeğe derhal el koymuşlar. Hem de acıkıp süt emmek
için ağladığında bile anneme vermeyecek kadar!.. Kadıncağız sonradan “Sütlerimden
dolayı sancılı vaziyetteyim. Ne olur çocuğumu verin emzireyim” dedikçe “Hayır”
dedi babaanneniz. Üzüntüden lohusa yatağında kurdeşen oldum” derdi.
Zahide bebekten 23
ay sonra ben teşrif etmişim. Ama ikinci çocuk mutlaka erkek beklendiğinden hem
kız hem de esmer doğunca hayli bozulmuşlar. Şükürler olsun, böylece benim
bakımımı ve terbiyemi anneme bırakmışlar. Anneciğim; “Ablana el dahi sürdürtmediler.
Ben evlât zevkini sende tattım” derdi. Annemle olan çok sıkı ve özel bağımın
temelleri çocukluğuma dayanıyor…
İlerleyen yıllarda
zaman zaman ters düşsek de didişsek de birbirimizle köprüleri hiç atmadık.
Annemle tartıştığımızın ertesinde hep sarılıp öpüp gönlünü almaya
çalışmışımdır. Yalnız her defasında haklı olarak bana; “Habire öperek bana sevgini
göstereceğine istediklerimi yap!..” demiştir.
<< Başa Dön < Önceki 1 2 3 4 5 Sonraki > Sona Git >> |